BİR EYLEMDEN KALANLAR

BİR EYLEMDEN KALANLAR
Mustafa hoca ile yola çıktık. Yalnız yola gidecek halim yok. Çok kötüyüm. Dizlerimde derman kalmamış gibi… Ruhum bedenimi taşımıyor. Garip bir durum. Ruh hangi haldeyse, beden o halde… Ruha rağmen bedenin sağlıklı ve dinç olması mümkün değil. İşin can yakıcı tarafı, haber alamamak… On dokuz şehit olduğuna dair haberler var ve bunların kimler olduğu bilinmiyor. Haber kaynakları suskun, haber kanalları tıkalı… Zihnim bir taraftan İsrail’deki esirlere ve oradaki arkadaşım Nuri beye gidiyor, diğer tarafta Nuri beyin hanımına… Tam bir sarkaç halinde… Hislerim zihnimi esir almış durumda. Ara sıra aklım burnunu gösterecek oluyor zihni çalkantılarımın içinde. Diyor ki bana, büyük ihtimalle Nuri bey orada senden daha rahat… Bu düşünceye sarılıyorum, denize düşenin yılana sarılmasındaki misal… Lakin ancak birkaç saniye sürüyor.
Mustafa Hoca’nın arabasıyla gidiyoruz ve arabayı o kullanıyor. İyi ki o kullanıyor. Araba kullanacak takatim yok. Şoför reflekslerim kayıp. Aslında tüm reflekslerim kayıp. Yola gidecek kimse bulamamak ne kadar kötü bir duyguymuş. İçinde bulunduğum ruh halinin ne kadarı bundan kaynaklanıyor ölçemiyorum. Mustafa Hoca’da gitmeseydi, gidebilir miydim Ankara’ya, emin değilim. Acil bir karar ve hızlı bir hareketti. Hazırlık ve plan yapma imkanı yoktu. Mustafa Hoca rapor aldı, tüm hazırlığı bu kadardı ve bundan dolayı konvoydan yarım saat veya bir saat geç hareket ettik. Aman bir yoldaş olsun da birkaç saat bile gecikmeye razıyım.
Yola bakıyorum, gelip geçen araçlara, ağaçlara, şehirlerden geçerken insanlara, herşey her zamanki gibi normal akışında. Fakat bizim içinde bulunduğumuz ruh hali, sarmaladı zihnimizi, boğazımızı sıkıyor. Hayır boğazımızı değil, doğrudan ruhumuzu sıkıyor. Ara ara birşeyler konuşuyoruz Mustafa Hoca ile ama uzun sürmüyor ve tekrar suskunluk… K.Maraş-Ankara arası mesafe ortalama olarak dokuz saat sürüyor. Suskunlukla tahammül edilebilecek mesafe değil. Konvoy önde ve onlarla ara sıra haberleşiyoruz. Konvoya yetişmemiz gerekiyor aslında fakat yetişme konusunda pek fazla istekli değiliz. Sanki matemimizi yalnız yaşamak arzusundayız. Hayatım boyunca matemi kalabalıklar içinde yaşayamadım zaten. Yalnız yaşamalıyım. Yalnız daha fazla dayanabiliyorum sanki. Fakat yoldayız ve yalnız olma imkanım yok. Zaten yola yalnız gitme imkanına sahip değilim. Ah Mustafa Hoca ah… “Tamam, geliyorum” dedin ya… Kıymetin bir arttı yanımda, anlatamam.
Yol uzun… Yol boyunca yaşadığım hali anlatmaya bu gün bile mecalim yok. Yolda yaşadığımız iki hadise, biraz rahatlattı ve hafifletti. Yola çıktıktan sonraki bir-iki saat içindeydi galiba, telefon çaldı. Telefonun ekranını açtığımda tanımadığım bir numara… Hiç konuşmaya mecalim yok. Açıp açmamakta tereddüt bile ettim. Her ne sebeple bilmem, açtım. Telefondaki ses, Sefa beyin sesi… Konudan haberdar olan herkesin sesi, ölü sesi gibi… Neler konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Sadece şu cümlesi hala hatırımda: “Yenge hanım, Nuri Hocayı televizyonda görmüş, başkaları da görmüş”. Gerçi bu cümleyi de şablon olarak tam hatırlamıyorum ama bu mealde bir şeydi. Galiba saldırıdan sonraki görüntülerde görmüşler. Bu haber ile kendime geldim. Bedenime can yürüdü. Bu haberi aldığımda öğleden sonra ikindiye doğruydu ve o saate kadar Nuri beyin hanımı ile görüşmemiştim. Arayamadım… Kalbimin dayanacağından emin olamadım bir türlü. Aramam gerektiğini biliyorum, bu veriyi aklım temin ediyor. Ama hislerim aramama mani. Oysa yenge hanımın en fazla ihtiyacı olduğu zamandı. Destek olmamız lazım. Yapabildiğim şey, K.Maraş’taki arkadaşları arayıp hanımlarının yenge hanımı ziyarete gitmesini söyleyebilmek oldu. Yenge hanıma psikolojik destek bile verememek çok zor bir haldi ve izahı da yoktu. Fakat kendimde o enerjiyi bulamadım. Ta ki Sefa bey arayıp da o bilgiyi verinceye kadar. Ancak ondan sonra aradım.
K.Maraş’tan giden iki hanımın birinin refiki olan Mahmut bey, bizim konvoydaydı. Ben Gazze’ye gidenlerin içindeki hanımefendilerin kimin hanımı olduğunu bilmiyordum. Mahmut beyin hanımı olduğunu yoldaki telefon görüşmelerinden öğrendim. Konvoya bir defa yetiştiğimizde biz yemek molası vermiştik fakat onlar molayı bitirmiş ve tam hareket ediyorlardı. Onlar gittiler, biz Mustafa Hoca ile mola verdik. Bu karşılaşmada Mahmut beyin hanımının Gazze konvoyunda olduğu bilgisine ulaşamamıştım. Konvoya ikinci defa yetiştiğimizde Mahmut beyin hanımının da Gazze konvoyunda olduğunu öğrenmiştik. Konvoyumuzdaki arkadaşların hallerine ve hassaten de Mahmut beyin durumuna baktım. Rahatlardı. Benden daha rahat görünüyorlardı. Kimin ruh ve zihin dünyasında neler yaşandığını bilme imkanı yok ki… Dışardan iyi görünüyorlardı. Bu halleri beni ikinci defa rahatlattı. Ne var ki, Ankara’ya bir saat ancak kalmıştı.
Ankara’ya gitme sebebimiz, İsrail büyükelçiliğini kuşatmaktı. Zaten kuşatılmıştı ve biz de kuşatmaya katılmaya ve devam ettirmeye gidiyorduk. Eyleme gidiyorduk. Kendimi yokluyordum, eyleme gidecek halim var mı diye. Eylem yapmak bir tarafa, hayatımın nadir “eylemsizlik hallerinden” birini yaşıyordum. İnsani fonksiyonlarımı yerine getirecek bir eylemlilik halim bile yoktu. Bu halde gidip eylem yapmak ne mümkün… Üstelik giderken, kaç gün kalacağımıza dair hiçbir fikrimiz yoktu ve ucu açık gidiyorduk. Gerekirse günlerce büyükelçiliği kuşatacak ve çevresinden ayrılmayacaktık. Ama bu halde… Akılla konuya bakıldığına çok tuhaf görünüyordu. Enerjim sömürülmüştü ve neredeyse ayakta durmak için yardıma ihtiyacım vardı. Fakat eylem yapmaya gidiyorduk. Tek ümidim, büyükelçilik binasını gördüğümde sınırsız bir enerjiyle dolacağımdı. Mecalim kalmamıştı ama bunun önemli sebeplerinden birisi de bir şeyler yapamamaktı. Büyükelçilik binasını gördüğümde hele de bir elçilik çalışanı yahudi görürsem, dünyanın en dinç adamı olacağıma dair teorik bir kabule sahiptim. Bu ümitle gidiyordum.
Zihnim ara sıra memleketteki arkadaşlara uğruyor ve yola gidecek birilerinin bulunmaması ruhuma diken gibi batıyor. Arkadaşların böyle bir yola gidemeyeceklerini biliyorum. Memurlar ve ucu açık bir seyahate gidemezler. Fakat ruh bazen mazeret dinlemezmiş. Aklım arkadaşlar adına müthiş bir mazeret yığınağı yapıyor fakat ruhum bir çırpıda dağ gibi mazeret yığınağını darmadağın ediveriyor. Istırabımı esas artıran husus ise, Gazze konvoyuna katılanların benim için aynı duyguları yaşıyor olma ihtimali. Aman Allah’ım… Aklım şimdi bu ihtimale neden takılıyor ki? Aslında bedenimle beraber aklımın da mecali yok. Fakat bu tür denklemleri kurmaktan geri kalmıyor. Sen arkadaşların için bu duyguları yaşıyorsun ama şimdi Nuri Hoca da İsrail zindanlarında işkence görürken aynı duyguyu daha ağır şekilde yaşıyor olmalı. Akıl insanın dostu mu düşmanı mı kestiremiyorum. Aslında aklın en büyük özelliklerinden birisi, mazeret bulmak, bulamazsa üretmektir. Burada neden tersine çalışıyor? Bu sorunun cevabını günler sonra buldum. Hadise bitti, Nuri Hoca ve diğerleri memleketlerine geldi ve ruhumuzdaki ağırlık kaktı. Sakince düşününce anladım ki, o ihtimali arayıp bulup zihni faaliyetlerime bir noktadan dahil eden merkez, akıl değil vicdan. “Bak sen öyle hissediyorsun ama bir de bu var, unutma” diye zihnimi tek yanlı çalışmaktan alıkoyan merkez, vicdan.
*
Ankara’ya vardığımızda saat 22.30 civarıydı. Biraz dirilmiştim. Artık eylem yapacak takatim vardı. Çankaya’da büyükçe bir caddedeydi kalabalık. Kalabalığın ön tarafına doğru bakınca polis barikatını görünüyordu. Bir hırsla kalabalığı aşarak barikata kadar ulaştık. Barikatın önünde sivil giyimli kişilere, (eylemci olup olmadığını anlamadığımız) “O kafirin evi burası mı?” diye sordum. Beş on saniye sonra sivil polis olduğunu anladığım adamlardan birisi, “burada kimse kalmadı, hepsi gitti” diye cevapladı sorumu… O arada sol taraftan birisi, “avukat bey hoş geldin” dedi. Hayretle sol tarafıma baktım, sivil polislerden biri. Memlekette adliyede görev yaptığından dolayı tanıdığım ve beni tanıyan bir sivil polis. Bir anda tuhaf oldum. Polislerle tanışık olmak istemediğim yer, orası. Zira eyleme gittik ve eylemi engellemesi halinde polis de dinlemeyeceğim ki. Fakat polisten tanıdık birinin olması, eyleme mani. Bu nokta çok ilginç… Kin duymadan eylem yapamıyorsunuz, tanıdığınız, tanıştığınız, aşina olduğunuz, avami tabirle tuz ekmek olduğunuz kişilere de kin duyamıyorsunuz. Bu hususu orada bulunduğumuz yaklaşık 35 saat içinde defalarca gördüm.
Ne yapmamız lazımdı. Polis barikatını yarıp, elçiliğin rezidansına girmemiz, adamı bulup rehin almamız gerekiyordu galiba. Aslında sağlıklı düşünme imkanım olmadığını biliyordum. Aslında bunu bilmek ilginçti. Sağlıklı düşünemediğini bilecek kadar sağlıklı düşünmek, aslında sağlıklı düşünmek değil mi? Bu soruya evet cevabı verilebilir gibi görünüyor ama cevap hayır. Zira dehşet bir duygu seli zihnime hücum ediyor. Aklım yerinde ama ağır bir hissi baskı altında… Rezidansta kaç kişi varsa rehin alıp, İsrail’in rehinleri bırakana kadar tutmak gerektiğine tüm kalbimle inanıyorum. Fakat buna polisin müsaade etmeyeceğini de aklımla biliyorum. İsyan duygusu ile müesses nizamın karşı karşıya gelmesi böyle oluyormuş demek ki. Diplomatik kurallar, milletlerarası dengeler filan gözüme görünmüyor. Bu nokta da meşruiyetin kaynağını da görür gibi oldum. Rezidansın önündeki polis barikatına bakıyorum, hiçbir anlam ifade etmiyor. Yapmamız gereken iş, barikatı da yıkmak, rezidansı da yıkmak. Aklım bunun böyle olmadığını söylüyor fakat duygularım hiçbirşeyi umursamıyor. Orada anlıyorum ki, insandaki meşruiyet kaynağı, akıl değil duygu, yani kalb… Bu nokta çok enteresan… Aslında aksini biliriz. Meşruiyet kaynağı, akıldır. Zira idrak ve izah merkezi akıldır. İzahsız meşruiyet mi olur muş? Ne var ki, fikri hayatın sığ yaşandığı ülkemde, derinlere inen tahlil faaliyetleri yapılmıyor. Meşruiyetin kaynağının duygu, kalb, iman olduğunu anlamak için müesses nizam ile karşı karşıya gelmek gerekiyormuş.
Polis barikatına sıfır noktasında bir hasır serilmiş ve üzerinde iki-üç genç oturuyor. Yaşları 17-18 civarında… Orada neden oturduklarını anlamamıştım. Biraz sonra bir miktar yeni polis geldi. Çift kat barikatı üç kat haline getirmeye başladılar. Barikatın başından başlayarak sonuna kadar üçüncü hattı polisle doldurmaya başladılar. Gençlerin oturduğu yere gelince, barikat ile gençler arasında mesafe olmadığı için geçemediler. Amir veya komser birisi gençlere hitaben, “gençler biraz ileri alabilir misiniz?” diye soru cümlesi kurdu ama muhtevasında emir olan bir cümleydi. Barikata arkası dönük şekilde oturan gençlerden birisi, arkasını dönmeden sadece başını çevirdi ve aşağıdan yukarı doğru bakarak, “siz geri gidin” dedi, kendinden emin ve tok bir sesle. Yaşadığım en harikulade sahnelerden biri buydu. Allah’ım o nasıl bir tavırdı. Tasvir etmekte zorluk çekiyorum. Bir tane oğlum var ve onu fevkalade seviyorum. Ama o gencin tavrını görünce, oğlum kadar sevdim bir anda. İsyan edası muhteşem… Ne kadar ağır baskılar altında kalmış olmalıyız ki, en küçük isyan edası, en asil itaatten milyonlarca daha güzel geliyor. Bir anda gence sarılmak geldi içinden. Fakat atmosfer müsait değil. Fakat sarılmak ve bağrıma basmak istiyorum, göğsümde eritmek ve kendime ait bir parça haline getirmek iştiyakı içinde yanıyorum. Gencin o tavrını gören polis şefi, tekrar etti, ricasını. Eylemci kalabalıktan birisi, polis şefinin ikinci ricası üzerine gençlere hitaben, “biraz geri çıkın gençler” dedi. Karşıdan gelen tepkiyi umursamamıştım ama eylemcilerden birisi bunu söyleyince iç dünyamda kıyamet koptu. Gençlerle aramdaki mesafe zaten iki-üç metre… Gençlere, “yerinizde kalın, kımıldamayın” dedim ve hasırın yanına varıp ayakkabılarımı çıkararak yanlarına ben de oturdum. Bunun üzerine arkadaşlar da geldi, hasırın üzeri bir anda doldu. Bir dakika geçmemişti ki, barikatın önüne yeni hasırlar ve battaniyeler serilmeye başlandı. Beş dakika sonra barikata paralel şekilde asfalt yol baştan sona sergilerle kaplandı ve sergilerin üzeri eylemci doldu. Polisler barikatın üçüncü hattını barikatın arkasında kurdu. Allah’ım, direnmek ne muhteşem bir duygu. Polis ısrar etmedi. Bu manada ciddi bir direnişe gerek kalmadı fakat ısrar etseydi ciddi bir direnişin olması ihtimali de vardı. Fakat akıllı davrandı ve ısrar etmedi. Buna rağmen, direnişin ne kadar dayanılmaz bir duygu olduğunu yaşayarak gördüm. Bir anda dirildim. Yolda ki halimden eser kalmadı. Zaten Nuri beyin yaşadığını haber almış olmaktan kaynaklanan bir rahatlık vardı ama gece saat 12.00 yi geçen bir zamanda, yeterince yorulmuştuk. Küçücük bir direniş bedenimi enerji ile doldurdu. Müthiş bir ruh hali içine girmiştim ve günlerce ve hatta aylarca orada eylem yapabilirdim artık.
Yıllardır Filistin’de, Afganistan’da, Çeçenistan’da ve benzeri yerlerde insanların nasıl uzun zamanlar boyunca büyük askeri güçlere direnebildiğini merak ediyordum. Bu merakımı giderecek bir cevap bulamamıştım. Bu nokta önemliydi zira mücadelenin uzun süre devam edebilmesi için psikolojik kaynakların lüzumunu biliyordum. Fakat bunu nasıl gerçekleştirdiklerini anlamamıştım. O gençlerin bir tavrıyla başlayan küçücük direnişin ruh ve zihin dünyamda meydana getirdiği değişimi görünce, o coğrafyalardaki direnişin yıllarca sürebilmesinin ruhi mekanizmasını çözdüm. Direniş ruhun gıdasıymış. Ruh, hürriyet özlemini direniş ile gideriyor ve direnişle enerjisini tüketmiyor aksine enerji üretiyormuş. Cihat ve mukavemetin bulunduğu coğrafyalara sürekli insan akışı sağlamak, insanların oraları görmesini temin etmek, o ruhun kalplerine sirayetini gerçekleştirmek lazım. İnsanı dipdiri yapıyor.
Daha başka şeyler de var anlatacak ama benim yapmaya çalıştığım iş, katılmadığım Gazze deniz seferinden parsa toplamak değil. Ruh ve zihin dünyamdaki bazı savruluşların, bazı manaların, bazı patinajların sırrını çözdüm. Bunların bazılarını paylaşmak istedim o kadar. Paylaşma sebebim, bazı fikirlerin, bazı tespitlerin ve bazı insan hallerinin ruhi kaynaklarının izahına katkıda bulunmak.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BİR EYLEMDEN KALANLAR” hakkında 1 yorum

  1. BU GÜZEL DUYGULARIN, DUYARLILIĞIN VE GAYRETİNİZDEN DOLAYI TEŞEKKÜRLER.HERKESLER ŞUNU ÇOK İYİ BİLMELİ Kİ O KORSANLARIN DEVLETİ ASLA OLAMAZ. ÇÜNKÜ DEVLET KURABİLECEK BİR KARAKTERE, ÖZELLİKLE DE CESARETE SAHİP DEĞİLLER.BUNU ÇOK YAKINDAN GÖRÜP ŞAHİT OLDUM. ONLARI BÜYÜK GÖSTERENLER ONLARIN BORAZAN KILIKLI DALKAVUKLARIDIR. SELAM VE DUA İLE……

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir