BİR TEDAİNİN PEŞİNDE

BİR TEDAİNİN PEŞİNDE
Gazze deniz seferine katılan K.Maraş’lı beş yiğidin iştirak ettiği bir program yapıldı. Nuri YILDIZ, Erol TANSEL, Murat SARITÜRK, Mübeyyen KIZIL ve Hatice KARASAKIZ.
Nuri YILDIZ’ın yönettiği programda, yolcuların her biri, “o gemide neden bulunuyordunuz, sefere neden iştirak ettiniz?” sorusuna cevap veriyorlardı. Hatice hanımın verdiği cevap, alaka celbedici türdendi. Cevap şu; “Benim, nikah mihrim, Filistin’e gitmekti”.
Dinleyiciler tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. Kimler ne düşündü bilmem ama bende uyanan tedai bambaşka oldu. İşte bu tedainin peşinden dolaştığım ruhi ve zihni labirentlerimden süzülenler.
On sekiz yıl önceki nikahında evlendiği beyefendiden “mihir” olarak “Filistin seyahati” isteyen Hatice Hanımın bu talebi, ne kadar ütopik görünüyor değil mi? Yaklaşık bir asırdır işgal altında bulunana Filistin coğrafyasına seyahat etmek, hele de bir hanım için gerçekten ütopik görünüyor. Bu yiğit hanımefendi “mihir” olarak “Filistin seyahati” talep ederken, Filistin’e gidebileceğine dair hangi duygular içindedir bilinmez. Hakikaten ümidi var mı onu da bilmiyorum. Fakat on sekiz yıl önce böyle bir seyahatin mümkün olabileceğini sanırım ona kimse söyleyememiştir.
Neyi anlatmaya çalışıyorum? Dedim ya, bir tedainin peşinde gidiyorum. Nizami bir yazı değil bu… Tedai her nereye savurursa oralarda dolaşıyorum.
İslam’da ütopya yok. Ütopya, batı felsefesinin ürettiği bir kavram. Aklın ulaşamadığı ufuk ötesi bir hadise tahayyülü… Ütopya sanırım en kaba tarifiyle bu. Evet, İslam’da ütopya yok. Zira İslam, insanın önüne öyle ufuklar koymuştur ki, felsefi anlayışın hiçbir dalı ulaşamaz. Ütopyaları bile İslam’ın insanların önüne koyduğu ufka ulaşması mümkün değildir. Miraç, insanların değil, peygamberlerin bile ufkunun ötesindedir. O ufuk, sadece o güzergahta seyahat eden Kainatın Efendisi Sallallahu Aleyhi Vesellemin ufkudur. Miraç ufkunun birçok özelliği vardır mutlaka ama bir boyutunu hemen söyleyelim de nasıl yakıcı bir hadisede bahsettiğimiz anlaşılsın. Miraç, mekan ufkunun da aşıldığı hadisedir. Mekan, Allah’ın yaratma fiilinin zuhur mahallidir. Mekan ufkunun ötesi, muhtemelen yaratma fiilinin öncesidir.
Müslümanların önüne böyle bir ufuk serilmiş olacak fakat Müslümanlar sığ, küçük ve basit düşüncelerden kurtulamayacaklar… Olacak iş değil… Hatice Hanımefendinin ufku belki de Filistin seyahatinin mümkün olacağı noktasına kadar uzanmamıştı. Ama “mehir” olarak bu seyahati talep etmesi, bu talebinde samimi olması ve talebini ısrarlı ve kararlı şekilde sürdürmesi, o arzusunun gerçekleşmesi için kafi geldi. İşte İslam’ın insana kazandırması gereken ufuk budur. Çünkü İslam’ın insana sunduğu ufkun müntehasında, “sonsuz kudret sahibi olan Allah” bulunmaktadır. O’nun için imkansız diye bir şey yoktur. Öyleyse Müslüman ufkunda Allah’ın izniyle imkansız diye bir şey bulunmaz. O’nun dilemesi, O’nun emretmesi, O’nun rıza göstermesi, O’nun arzu etmesi, herşeyin mümkün olması için kafi. Öyleyse, O’nun rızasını celbetmekten başka yapılması gereken hiçbir amel yok…
Ne anlatmaya çalıştığımı aslında bilmiyorum. Bir tedainin peşinde sürükleniyorum. Koca koca fikir adamlarının “olmaz”, “imkansız”, “asla gerçekleşmez” vesaire gibi garip tavırlar takınabildiği günümüz dünyasında, bir hanımefendinin samimi talebinin gerçekleşmesindeki fevkalade hadiseler zinciri ibretamiz değil midir? Hulus-i kalple talep, samimi ısrar, mütemadi gayret ve sabit istikamet… Bir işin olması için gerekli şartlar galiba bunlar. Aslında şunu anlatmak istiyorum: “Olmaz” diye bir şey yok. Sadece layık olmak veya haketmek var. “Bu iş yapılamaz” diyen bir kişi, farkında olsun veya olmasın, o işi haketmediğini, o işe layık olmadığını itiraf ediyor. Meselenin vahim tarafı, kendisi layık olmadığı gibi belki layık olabilecek insanların da önünü kesiyor. Zira “o iş olmaz” tavrı, çevresindeki insanların da ümidini ve gayretini yok ediyor. Kendi ufkunu nihai ufukmuş gibi insanların önüne koyuyor ve akli ve fikri gelişmeleri engelliyor. Ne büyük bir facia… Bir işi engellemiş olsa o işin yapılmamış olmasından sorumlu olur. Fakat öyle işler vardır ki, ufuk açıcıdır. Bu türden bir işi engellemek, ufkun genişlemesine mani oluyor. Ufkun genişlemesine mani olmak, ufuk genişlediğinde yapılabilecek sayısız işin gerçekleşmesine mani olmaktır. İşte facia burada meydana çıkıyor.
Aslında anlatmak istediğimi anlatamıyorum. Tedainin peşinde biraz serazat dolaştığımdan olmalı. Ne desem, demek istediğimi ifade edemiyorum. Bir ukdenin peşinden gitmek daha zor muhakkak. Ama bir tedainin peşinden gitmek de kolay değilmiş. Hatice Hanımefendinin yaşadığı hadiseye nüfuz edemiyorum. Tanımıyorum zira… Hadiseyi anlamaya çalışırken eksiklikleri muhayyel olarak tamamlayıyorum. Ortaya çıkan kompozisyonun bir tarafı bana ait hale geliyor yani muhayyilemin eseri oluyor. Durum böyle olunca, konu, hayatın pratiğinden çıkıp teorik alana dökülüyor. Oysa ben hayatın pratiğinin peşini bırakmaya niyetli değilim. Peşine takıldığım tedai, hayatın ta orta yerinden doğdu. İçine düştüğüm bu dilemma, anlatmak istediğimi anlatmama mani oluyor. Çerçeveleyemiyorum bir türlü…
Mesele, zannediyorum şu; yeryüzünün en gelişmiş aklına sahip olmak ile insanlığın en samimi imanına malik olmak… Hem samimi bir talep ve yöneliş içinde olmak hem de kılı kırk yararcasına derin bir idrak sahibi olabilmek… Hatice Hanımefendinin soruya verdiği cevaptan anlaşıldığı üzere, bu özelliklerden birisine sahip olmak bile netice almaya kafi gelmekte. Hakikaten her iki özellikten birisine malik olmak bile neticeye ulaşmaya kafi gelebiliyor. Ne var ki, her ikisinin de varolması gerektiği bir bedahet. Tabi ki her insanın mizacı ile mütenasip olarak…
Teorik olarak herşey güzel de, pratikte bu özelliklerin her ikisine de sahip olunmadığında ne yapılmalıdır? Bu soru günümüzün sorusudur ve herkesin bu soruyla kendi hacmince mutlaka muhatap olması şarttır. El cevap… Edepli olunmalıdır. Edebin şah ölçüsü nedir? Haddi aşmamak… Haddi aşanlar, ufku aşmıyorlar, ufku daraltıyorlar. Haddini aşanlar, insanları kendi ufuklarına hapsediyorlar. Yukarıda bahsini ettiğimiz, “imkansız”, “saçmalık”, “olmaz öyle şey” gibi beylik ifadeleri sık kullananlar, kendi dar ufuklarını insanlara deli gömleği gibi giydiren “haddini bilmezler”dir.
Bir tedainin peşinde sürüklenmek, insana garip duygular yaşatıyor. Makale formatında ifade edilemeyecek konuları anlatma imkanı bulunabiliyor. Duygu ve düşünce dünyasında serazat seyahat, bazı hususların ifadesini kolaylaştırıyor. Doğrusu yer yer ifade zorluğu çekildiği de olmuyor değil.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir