BİR YOLCUNUN EVEREST’İ (EMİNE ÖZKÖSE)

BİR YOLCUNUN EVEREST’İ (EMİNE ÖZKÖSE)

Sabahın erken saatleri. Şehirlerarası bir otobüs firmasının yolcu bekleme salonundayım. Her yere son anda yetişen ben, söz konusu yolculuksa bir saat evvelinden terminale gelip otobüsümü beklemeye koyuluyorum. Arkalarda boş bir yer bulup oturduktan kısa süre sonra kahvaltı yapmadığım geliyor aklıma. Bir poğaça ve bir bardak çay açlığımı gidermeye yetiyor. Saate bakıyorum. Daha çok vakit var. Neyse ki yolcu bekleme salonunda nasıl vakit geçirileceğini iyi biliyorum. Yılların verdiği bir tür alışkanlık. Bu terminale ilk gelişim ama kendimi hiç de yabancı hissetmiyorum. Hangi şehre gidersem gideyim yolcu bekleme salonları hep birbirine benziyor ne de olsa. Belki de bana öyle geliyor artık. Benimseme duygum farkları algılamamı engelliyor.
Düşünüyorum da yolcu bekleme salonlarını benimsemek pek de iyi bir şey değil aslında. Bir bakıma dünya hayatına benzetiyorum buraları. Çok benimsemek, alışmak, kabullenmek insanı olmadık yanılgılara sürükleyebilir çünkü. Otobüsünün geldiğini fark etmeyebilirsin mesela! Geçiciliğin farkında olmak, hatta biraz yerini yadırgamak gerek sanki. Sonra zihnimde kıyaslıyorum ve çok temel farklar da buluyorum. Burada herkes bineceği otobüsü, nereye gideceğini seçebiliyor. Herkes gideceği yere göre hazırlığını yapmış, biletlerinde yazan saati bekliyor pür dikkat. Dünya hayatında ise bu iradenin zerresi yok, farkındalık ise çok cüzi. ‘Yolcu bekleme salonunda nasıl vakit geçirileceğini iyi biliyorum’ demiştim ama dünya hayatında nasıl vakit geçirileceğini pek de iyi bilmiyorum doğrusu.
Bunları düşünürken girip çıkanları, oturup bekleyenleri seyrediyorum bir yandan. Otobüsü gelenler ayaklanıyor hemen. Saati yaklaşanlar tedirgin, gelen her otobüsü kendininki sanıyor. Benim gibi çok bekleyecek olanlar daha rahat görünüyor. Bazıları açmış kitap okuyor, bazıları yanındakiyle muhabbete dalmış. Kimini sevenleri uğurluyor, kimiyse yapayalnız ayrılıyor şehirden. Kimileri dönüp dönüp tekrar sarılıyorlar birbirlerine, gözyaşlarını tutmaya çalışarak. Ayrılığı başkalarında da görsem iliklerime kadar hissediyorum o an. Yalnız başına yola çıkmanın vedaların en buruğu olmadığını düşünüyorum. En azından bir tek kendini alıp gidiyorsun, ardında bekleyenin, seni uğurlayanın umutlarını yüklenmeden.
Bu esnada bir ses şunları söylüyor: “Günaydınlar efendim! Bugün hobisini mesleğe dönüştüren şapka tasarımcısı sanatçı ‘filanca’yı konuk ediyoruz.” Sağ çaprazımdaki yüksekçe bir yere monte edilmiş plazma televizyona çeviriyorum başımı. Dünya hayatının oyuncaklarından biri buraya da vakit geçirme aracı olarak yerleştirilmiş. Canım sıkılıyor. Hobisini mesleğe dönüştüren bir ‘şapkacı’(pardon ‘şapka tasarımcısı’ demeliydim galiba) şu an ilgimi en az çeken şey. Bari sesini biraz kıssalar diyorum içimden. Öte yandan da iç sesim kendi kendime dersler veriyor. “İnsanların değil meslekleriyle, hobileriyle bile dalga geçilmez. Hele ki hobisini mesleğe dönüştürenlerle hiç dalga geçilmez!” İç sesim bana ders mi veriyor, benimle alay kampanyasına mı başlıyor anlamıyorum.
Kafasındaki kocaman tüylü şapkasıyla ‘şapka tasarımcısı’ hanım stüdyoya teşrif ediyorlar. Alay ettiğime pişman olmuyorum. Başımı çeviriyorum. Saate bakıyorum. Yarım saatten fazla zaman var otobüsümün gelmesine. Oyalanıyorum kendi kendime.
“Öncelikle ben kendimi ‘şapkacı’ olarak tanımlıyorum. Çünkü benim işim tasarlamaktan da öte. Şapka yapımının her aşamasıyla bizzat ilgileniyorum…” Bu sözlerle tekrar televizyona çeviriyorum gözlerimi. İçimden bir ses kahkahalar atıyor. Yahu kadın da kendisine ‘şapkacı’ diyormuş zaten! Yolcu bekleme salonlarındaki hüzünlü ayrılık havası dağılıveriyor. Yüzümde muzip bir gülümsemeyle televizyona yöneliyorum. Seyretmeye kararlıyım. Vakit geçer böylelikle.
Sıcak(!) bir sohbet başlıyor. Uzun sarı saçlı, güzel sunucu sorularını bir ‘şapka tasarımcısı’ değil bir ‘şapkacı’ olan konuğuna yöneltiyor sırasıyla. Bambaşka bir kültürün bambaşka bir aksesuarını anlatıyor genç şapkacımız. “Bizde şapka kültürü gelişmediğinden şapka kullanmanın önemi anlaşılmıyor. İnsanlarımız nerede nasıl şapka giyeceğini bilemiyor!” diye dert yanmaktan da geri durmuyor ve özel günler için tasarladığı şapkalardan örnekler gösteriyor. Benim kanaatim oradaki hiçbir şapka gündelik hayatta kullanılacak gibi değil zaten. En azından ben ve şurada hep birlikte otobüslerimizi beklediğimiz yolcu bekleme salonu sakinlerinin hiçbirinde bu tarz bir eğilim saptamıyorum. Bırakın gündelik yaşamı, bizim gibiler için özel günlerde bile kullanmanın medeni cesaret isteyeceği cıvıl cıvıl devasa şapkaları iştahla, şehvetle anlatıyor şapkacı hanım. Güzel sunucu kızımız dayanamıyor ve deniyor birkaç tanesini.
İç sesim yine ders verme peşinde: “Sanata saygı duy lütfen!” Doğru söylüyor. Sanat, saygı duyulmayı gerektirir. Nitekim bu esnada şapkaların, babaanneden toruna bir hatıra veyahut bir emanet gibi geçtiğinden bahsediliyor. Genç şapkacımızın bu yaşta kuşaktan kuşağa geçtiğine şahit olduğu(!) eserlerinin olması karşısında takdir ve tebrik hisleriyle doluyorum!
Sohbetin ilerleyen kısımlarında yüz şekillerine göre şapkaların olduğunu öğreniyorum. Sunucunun her sorusuna “Tabi, belirli standartlar vardır…” diye başlayan şapkacı hanım bununla ilgili soruya da yine aynı cümle kalıbıyla başlıyor. “Tabi, belirli standartlar vardır…” Böylelikle ben ve buradaki yolcuların şapkacı hanımın zihnindeki belirli standartlara uymadığımızı anlıyorum. Yine de muzip yanım rahat durmuyor. Şapkacının anlattığı şekilde karşımda oturan oval yüzlü teyzeye, yüksek ve boynunu basık göstermeyecek bir şapka takıyorum hayalen. Aha! İşte oldu. Şöyle tüyleri sağ omzunun arka kısmına kadar değecek, taşlı mı taşlı, rengârenk (tabi zıtların uyumunu koruyan!) belirli standartlara uygun bir şapka!
Bu oyunu seviyorum. Aynı yöntemle çay ve poğaça aldığım büfedeki amcaya, beklemekten sıkılmış salonun etrafında koşuşturan minik çocuğa, onu ısrarla yanında tutmaya çalışan annesine, bir köşede açmış kitabını okuyan gözlüklü genç kıza, birbirlerine nereye gideceklerini sormak vesilesiyle o an tanışmış ama kısa sürede koyu bir sohbete dalmış iki kadına, az önce gelen otobüsün yolcularını çağıran firma çalışanına, herkese ama herkese bir şapka uyduruyorum. Şapkacı hanımın kriterlerine de uyar mı bilmem ama bu oyundan müthiş zevk alıyorum.
Ben bu oyunla meşgulken sohbetin en can alıcı sorusu geliyor. “Bir şapkacının Everest’i nedir?” diye soruyor alımlı sunucu heyecanla. Şapkacı hanımın cevabı çok da mühim değil. Sorunun kendisi cevabından çok dikkatimi çekiyor. Bir şapkacının Everest’i! Sahi nedir, ne olabilir bir şapkacının Everest’i? Bir şapkacı nasıl bir şapka yapar ve bu şapkayı hangi standartta biri kullanırsa şapkacı ulaşabileceği son noktaya gelmiş olur? Bir süper star olabilir mesela şapkacımıza Everest’ini yaşatacak olan. Belki bir first lady veyahut dünyaca ünlü bir model. Hangisi şapkacıyı keser bilemiyorum.
Şapka kullanan insan tipleri geliyor aklıma. Anadolu insanının kullandığı sekiz köşeli kasketleri hatırlıyorum. Fötr şapka kullananlar, Osmanlı dönemindeki fesler, sarıklar… Sonra şapka kullanmayan insanlar da geliyor aklıma. Şapka kanununa uymadığı için idam edilen İskilipli Atıf Hocalar, “Bu sarık başımla beraber çıkar!” diyen Said Nursiler, onlardan on yıllar sonra üniversitelere şapkayla girmek mecburiyetinde kalan genç kızlar… Daha sonra şapka kullanamayanlar geliyor aklıma. Kadıköy sahilinde mızıka çalan küçük kız örneğin, soğuktan nasıl da kulakları kızarmıştı. Geçen gün yolda göz göze geldiğim kâğıt toplayıcısı, bir beresi olsa bu kış gününde tüm gün sokaklarda olmanın eziyetini daha az çekecek belki de. Ve daha nice şapka kullananlar, kullanmayanlar ve kullanamayanlar geçiyor aklımın köşesinden. Anlıyorum ki şapkacı hanımla Everestlerimiz arasında uçurumlar var.
Firma çalışanının otobüse buyur eden sesiyle daldığım dünyadan çıkıyorum. Eşyalarımı alelacele toparlayıp otobüsüme doğru ilerlerken ‘Everestler’ ve ‘belirli standartlar’ arasındaki mesafeleri düşünüyorum. Uçurumların ayırdığı mesafeleri. Kendi içimdeki uçurumları, Everestleri… Ruhumun tüm engebelerini düşünüyorum. Çantalarımı yerleştirip biletimin üstünde numarası yazan koltuğa oturuyorum ve yolculuğum başlıyor. “İşte!” diyorum, “İşte bir yolcunun Everest’i burası. Yolcu bekleme salonunda bekleyen bir yolcunun Everest’i, bu koltuğa oturması ve yolculuğunun başlama anıdır. Peki, peki ya dünya hayatında bekleyen yolcuların Everest’i? Aramakla bulunur mu? Lakin bulanlar arayanlar değil midir? İnsan, bu dünya hayatında daim Everest’ini arayan şaşkın bir yolcu değil de nedir?”
“Hakikat aramakla bulunmaz, lakin bulanlar arayanlardır.” Mevlana

EMİNE ÖZKÖSE

emineozkose@hotmail.com

BİR YOLCUNUN EVEREST’İ (EMİNE ÖZKÖSE)” hakkında 1 yorum

  1. çok hoş bir yolculuk öncesi duygulara doğru bizleri yolcu ettiniz. çok hoş bir yazı olmuş teşkkürler… yazılarınızın devamını bekliyoruz….

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir