BOĞAZİÇİ SANDIĞIMIZ KADAR ÇAĞDAŞ VE AYDINLIK MI?

BOĞAZİÇİ SANDIĞIMIZ KADAR ÇAĞDAŞ VE AYDINLIK MI? (EMİNE ÖZKÖSE)
Ürkek adımlarla attım ilk adımlarımı üniversiteye. Tedirgin ve kaygılıydım. Kampüs kapısından girerken görevlinin gözüne baktım. Bekledim ki beni uyarsın. Ne bilirdim Boğaziçi’nde başörtüsü yasağının fiilen uygulanmadığını. Daha önce Anadolu’da küçük bir üniversitenin girişinde yaşadıklarımdan sonra kazanmış bile olsam üniversiteye elimi kolumu sallayarak giremeyeceğimi düşünüyordum. Evet, iki yıl önce bir araştırma için bulunduğum şehirdeki üniversiteye gitmiştim. Kampüsteki binaların neredeyse 1-2 km uzağındaki giriş kapısında durmuştu minibüs. Güvenlik görevlisi açılan kapıdan başını uzatmış ve “Kıyafetinizi düzeltin hanfendi!” demişti. Ne demek istediğini gayet net anlamıştım. Daha önce arkadaşlarımdan kuralları öğrenmiştim, başıma neler geleceğini de biliyordum. Ve “Ne varmış kıyafetimde!” diyemeyecek kadar sindirilmiştim. Okuduğum lisede de başımı açmak mecburiyetindeydim ama hiç böyle bir uyarı almamıştım. Üniversite beni olduğum gibi kabul etmeyen bir kaleydi o günden bu yana. Başörtüleri filtreleyen çepere sahip bir hücreydi. Ancak daima bu düzenin değişeceği inancıyla üniversiteye hazırlanmıştım.
Boğaziçi Üniversitesi’ne ilk kez Bebek sahilindeki kapısından girdim. Babam yanımdaydı. Kabin içerisinde oturan görevliye baktım. Yerinden kalkmıyordu. Beni görmüştü ve ben “Kıyafetinizi düzeltin hanfendi!” demesi için ona zaman tanıdım. Fakat görevli hala olduğu yerde duruyordu. Böyle girebilir miydim acaba? Yolun kenarında başörtüsünü çıkarmak çok utanç verici olurdu. Yine de kendimi hazırlamıştım. Güçlü olmalıydım, hele de babam yanımdayken. Güvenlik görevlisi hala yerindeydi. Eşsiz Bebek manzarasına bakıyordu, beni görmezlikten gelerek. Bu defa ben bir umutla yaklaştım yanına. “Başörtülü girebiliyor muyuz?” diye sordum. “Genelde giriyorlar, şapka filan takanlar da var.” cevabı üzerine derin bir nefes aldım. Babamla bakıştık, sevinmiştik ikimiz de. En azından kampüs içerisinde başörtülü olabilecektim. Görevliden yol tarifi alıp, ömrümün en uzun yokuşunu çıkmaya başladık. O bitmez tükenmez yokuşu çıkmak değil de beni en çok yokuşu çıktığımda göreceğim manzaranın mahiyetini düşünmek yoruyordu.
Başörtüsüyle ilgili tüm tedirginliklerim kampüse girene kadarmış. Yokuş bitip de meşhur güney meydana varınca yersiz kaygılarımın tümünden arınmıştım. Yasak yoktu. O an Boğaziçi gözümde özgürlükler ülkesi oluvermişti. Psikolojik olarak kendimi zor şartlara hazırlamıştım. Lakin sandığımın aksine Boğaziçi benden kampüs içerisinde bir başkası olmamı beklemiyordu ve ben kendimi olduğum gibi ifade etme, görünmek istediğim gibi görünebilme özgürlüğüne sahiptim. Sonradan yavaş yavaş öğrenecektim ki bazı arkadaşlarım sırf başörtülü okuyabilmek için tercih etmişlerdi bu okulu, istemedikleri bir bölümde okumak pahasına. Yine sonradan öğrenecektim, iki yıl önce yeni rektörün gelir gelmez uygulamaya çalıştığı yasak nasıl da bir gün içerisinde öğrencilerin eylemleriyle son bulmuştu. Birkaç yıl önce böyle bir özgürlük bulunmaz bir nimetti ve uzaktan bakınca üniversiteler başörtülülerin zihninde paranoyakça korkular meydana getirebiliyordu. Şükür ki bugün diğer üniversitelerde de bu anlamsız yasağın kökü kurumak üzere.
Tüm bunları “Yasak bitti, artık özgürüz!” demek için yazmıyorum. Tam aksine. Bu özgürlüklerin hala ne kadar yetersiz olduğundan bahsetmek için yazıyorum. Biliyorum ki bugün 28 Şubat sürecinde coplanarak okuldan atılan, ikna odalarında küstahça “Başını aç!” telkinlerine maruz kalan, belki çok severek okuduğu okulunu bu yasak yüzünden bırakmak zorunda kalan, perukla, şapkayla elinden geldiğince her şeye rağmen okula devam eden başörtülü genç kızların yaşadıkları sıkıntının zerresini bugün yaşamıyoruz. Ancak bu hala “makbul vatandaş” çizgisinde olduğumuz anlamına da gelmiyor maalesef. Bugün bize verilen bu özgürlüğün rehavetine kapılıp bununla yetinirsek, şimdiye kadar başörtüsü özgürlüğü için mücadele etmiş insanların çektiği onca sıkıntı boşa gitmez mi?
Anlatmak istediğim kimsenin size bir şey dediği yokken, herhangi bir kısıtlamaya maruz kalmazken çıkıp da zamansız ve anlamsız bir ‘mücahit’ tavrına girmek değil elbette ki. Fakat nereden nereye gelindiğini unutmamak gerekir. Evet, Boğaziçi’nde evvelden beri başörtüsü yasağı yok. Ancak bu her hocanın başörtüsüne yaklaşımının aynı olduğu anlamına da gelmiyor. Geçen dönem başörtülü derse almadığını öğrendiğim bir hocanın dersi seçmeli bir dersti, ben ve başörtülü diğer arkadaşlarım bir başka hocanın dersini seçtik. Çözüm bu mu olmalıydı? Bu dönem aynı hocanın başörtülüleri dersine almaya başladığını duyduğum halde, tercih etmeyi düşünmedim. Çünkü size ders anlatan hocanın inancınıza ve tercihlerinize içtenlikle saygı duyduğunu bilmek o kadar önemli ki! Zaten saygı görmekten başka ne bekliyoruz ki! Başörtülü olarak kimseden üstün ya da aşağıda olmadığımızın farkındayız. Yeter ki bize eşitlikten, özgürlükten dem vuran hocalarımız da hepimize aynı mesafeden baksın.
Bahar döneminin başında bundan iki-üç hafta kadar evvel yaşananlar başörtüsü konusunda okul olarak gelinen son noktayı gösteriyor. Fransızca hocalarından Aslı Tarkan müstakbel öğrencilerine attığı mailde öğrencilerini sınıf listesindeki fotoğraflarıyla görmek istediğini söylüyor. Gerekçe olarak Fransızcaya giriş mahiyetindeki bu derste fiziksel tanımlamaları yapmakta zorluk çekebileceklerini belirtiyor. Mailde hiçbir şekilde başörtüsü geçmiyor olmasına rağmen tamamı okunduğunda mailin başörtülüleri kastettiği anlaşılabiliyor. Mailini “Çağdaş ve aydınlık fikirli gençlerle keyifli derslerde buluşmak üzere” diyerek bitiren hocaya iki gün içinde yağan tepkilerin ise haddi hesabı yok. Aslı Tarkan daha sonra geri adım atan bir mail yazmasına rağmen “yasakçı” damgasını yemiş durumda. Aslına bakarsanız bu hocanın şimdiye kadar hiçbir öğrenciye ayrım yapmadığını ve sınıfındaki başörtülülere de hiçbir şekilde kötü muamele etmediğini dersine girmiş olan öğrencilerden duyabilirsiniz. Öyle tahmin ediyorum ki Aslı Tarkan da böyle bir tartışmanın içine düşmüş olmaktan rahatsızlık duyuyordur. Peki, neden böyle ayrımcı bir mail attı diye sorarsanız cevabı şu olabilir: Özgürlüklere saygı duymayı içselleştiremeyenlerin Boğaziçi gibi bir yerde yapabildiği şey tahammül etmektir. Herkesin belli bir tahammül eşiği vardır. Aslı hoca tahammül eşiğinin son noktasına gelmiş olmalı ki böyle ayrımcı bir mail atma kabalığında bulundu.
Evet dediğim gibi Boğaziçi’nde başörtüsü yasağı yok. Ancak herkes başörtüsüne aynı zaviyeden bakmıyor. Benim hissettiğim iki yaklaşım var şimdiye kadar: Size içtenlikle saygı duyanlar ve size sadece tahammül edenler. Onlara bu tahammül etme hakkını verense pratikte sağlanan başörtüsü özgürlüğüne hala resmiyette kavuşulamamış olması. Birilerinin size tahammül etmek zorunda kalmasının sizin üzerinizde yarattığı etki kötü olmasına kötüdür. Peki ya o insanın çektiği sıkıntı az mı?! Tahammül etmek hiç de kolay değildir. Tahammül, yapmacıklığı doğurur. Birbirine tahammül düşüncesiyle yaklaşan iki kişi hislerinde ve tavırlarında samimiyet barındırabilir mi?
Aslı Tarkan gibi hepimizin temennisi, şüphesiz ki, Boğaziçi’nde daha aydınlık daha çağdaş eğitim-öğretim dönemleri geçirmek. İnsanlar birbirine tahammül değil de saygı çerçevesinde baktığı zaman, işte o an Boğaziçi çok daha ‘çağdaş’ ve ‘aydınlık’ olmaz mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir