“BU, VAHİY Mİ, SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ MÜ?”

“BU, VAHİY Mİ, SİZİN GÖRÜŞÜNÜZ MÜ?”
Risalet, Uluhiyet bahsinden sonraki ikinci mevzuudur ve İslam’ın ikinci “inşai kaynağı”dır. Kaldı ki, Uluhiyet ile ilgili bilgiyi de (vahyi de) Risalet’ten alırız, Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin ağzından çıkan kelamın hangisinin “vahiy”, hangisinin “hadis-i şerif” olduğunu beyan eden de yine kendileridir. O’ndan başka kimseye vahiy inmediği, inmeyeceği için, mübarek dudaklarından dökülen kelamın hangisinin vahiy olduğunu tespit etme imkanı, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyanları dışında hiçbir insana bahşedilmemiştir. Vahiy, “Hatem’ül Enbiya” devrinde sadece O’na indiğinden dolayı, beyanlarının hangilerinin vahiy olduğu hususunu tespit için, mukayese etmek, tetkik etmek bizim (yani tüm insanlığın) iktidarımızda değildir. Müslümanlar, vahiyi de hadis-i şerifleri de tek şahsiyetten, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden öğrenmişler, iman etmişlerdir. Bu cihetten bakıldığında bize Allah’ı (yani Uluhiyet bahsini) öğreten de Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizdir.
Varlık telakkisi (ontoloji) ile bilgi telakkisi (epistemoloji) İslam’da diğer din ve dünya görüşlerinden farklılık arzeder. Varlık telakkisindeki (ontolojik) silsile, Uluhiyet, Risalet, Ümmet hattını takip eder, bilgi telakkisindeki (epistemolojideki) silsile ise, Risalet’ten başlar, Uluhiyete çıkar, oradan tekrar Risalet’e iner ve ümmete dağılır. Birinci silsilede “ikinci” sırada, ikinci silsilede ise birinci sıradadır. Bilgi telakkisinde birinci sıraya alınmadığı takdirde, Risalet (haşa) lüzumsuz hale gelir. Zira Risalet olmadan Uluhiyet bahsinde doğru bilgi, kanaat, fikir, iman elde edilebileceği iddia edilmiş olur, oysa bu ihtimal muhaldir.
Hakkında milyonlarca ciltlik kitap telif edilebilecek bir bahis olan Risalet doğru anlaşılamadığı takdirde İslam’ın tüm mana yekunu çöker. Yukarıda kısaca temas edilen Risalet bahsi, büyük bir hassasiyet yığınağı yapacağımız bir mevzudur, bu kadar mühim bir bahisteki küçük bir hassasiyetsizlik İslam’ı imha etmeye kadar gidecek bir mecra açar.
*
Müslümanların “Risalet Tasavvuru” ile ilgili problemleri olduğu görülüyor. Sahabe ile Risalet arasındaki münasebetten bahsederken, sahabenin, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin beyanı karşısında, “Bu vahiy mi yoksa sizin görüşünüz mü?” diye sorduğu, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın, “Benim görüşüm” diye cevap vermesi halinde de, kendi görüşünü beyan ettiği söyleniyor. Risalet tasavvurunu imha edecek çaptaki bu yanlış anlayış, her nedense (ki sebebi tarafımızca malum) son yıllarda fazla yaygınlaşmış durumda. Meselenin tetkiki, vuzuha kavuşturulması, doğru merkeze oturtulması zaruret…
Öncelikle şunu söyleyelim, bu yaklaşımda birkaç “cinayet” birden işleniyor, öncelikle Risalet tasavvurumuz imha ediliyor sonra da sahabeye iftira ediliyor, netice olarak da ortaya çıkan İslam, bambaşka bir şey haline geliyor.
“Senin görüşün mü?” diye sordukları ŞAHSİYETİN kelamının ıstılahtaki ve İslam mana mimarisindeki karşılığı, “Hadis-i Şerif”tir. “Senin görüşün ise benim görüşüm de şöyledir” diye ortaya atılmak ise, Hadis-i Şerife rağmen, tabiatıyla ona denk söz söyleme iddiasıdır. Hadis-i Şerife “denk” söz söyleme iddiası, Risalet iddiasına yakın bir tavır değil midir? Bu yaklaşımı dillendirenlerin böyle bir niyetleri ve kastları olmadığını biliyoruz, Allah muhafaza, böyle bir ithamda bulunuyor değiliz lakin meselenin oraya doğru gittiği anlaşılmıyor mu? Böyle bir tavır, Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye ile ilgili hassasiyet zafiyeti oluşturmuyor mu? Böyle bir netice İslam’ın ikinci “inşai kaynağını” ortadan kaldırmıyor mu? Bunu söyleyen adama bir Hadis-i Şerif söylediğinizde, “O peygamberimizin şahsi görüşü, ben o konuda şöyle düşünüyorum” derse ne demek gerekir? Biliyorum, mesele bu şekilde ortaya konulduğunda (anlaşılır hale getirildiğinde) hiçbir Müslümanın böyle bir tavır içine girmeyeceği, böyle bir şey yapma düşüncesine savrulmayacağı vakadır. Ama hatırlayın, “Sadece Kur’an-ı Kerim kafi” diyen anlayış, tam olarak bunu yapmıyor mu? Tamam, bu anlayış bu gün zayıfladı ama “senin görüşün mü?” sorusunu soran yaklaşım, o anlayıştan miras kalan sapkın ve sakat bir kavrayıştır. Yavaş yavaş kaybolan sapkın anlayışlar, miras olarak bunun gibi bazı “zehirleri” düşünce dünyamıza bırakıyor, ne hazindir ki kimse de farketmiyor.
Sahabe, öyle soru sormaz, sapkın düşüncelerin anladığı manada sormaz. Sahabe o soruyu tabii ki soruyor çünkü kaydediyor, “vahiy” ise vahiy olarak kaydediyor, “hadis” ise hadis olarak kaydediyor, vahyi yazı ile kaydediyor, hadisi ise (umumiyetle) hafızasına kaydediyor. Kelamın “ne” olduğunu tespit için soruyor, Hadis-i Şerifi Ayet-i Kerime olarak, Ayet-i Kerimeyi Hadis-i Şerif olarak kaydetmemek için soruyor. Bunu bile anlamayanların yapması gereken tek şey, “ilmihal” okuyup, orada yazanları, kudreti dahilinde tatbik etmekten başka bir şey değil. Ama adam tam aksi bir iddiaya sahip, Risalet beyanı karşısında “benim de görüşüm var” gibi kainat çapında bir iddia… “Ahmaklığın çapına bakın” desek fazla mı kırıcı olur?
*
Meselenin mühim noktalarından biri de, Sahabenin “görüş” açıklama bahsidir. Evet, sahabe görüş açıklıyor fakat sohbet adabı içinde… Meclisin merkezinde tüm ihtişamı ile oturan Risalet, sahabenin görüşünü soruyor, sahabe de görüşü sorulan konuda düşünce açıklıyor. Çünkü “Asr-ı Saadet”, kafirlere tebliğ, Müslümanlara (sahabelere) ise tedris devridir. Asr-ı Saadetin “tedrisat” hususiyeti anlaşılmadığında, hiçbir mesele anlaşılmaz. Asr-ı Saadetin sonuna kadar, müderrisi Risalet, talebesi sahabe olan bir tedrisat gerçekleştiriliyor. Risalet’in sahabeye görüşlerini sorması, sahabelerin farklı görüşlerini müzakere ettirmesi, tedrisat faaliyetidir. Sahabenin hangisinin görüşü Risalet tarafından takdir ve kabul buyurulursa, bu hal, o sahabenin tedrisatta aldığı mesafeyi gösterir. Yoksa buradan hareketle, “Risalet’in sözü üstüne söz söylendiğini, söylenebileceğini” düşünmek, İslam’ı böyle anlamak, oryantalistlerden bile daha kötü anlamaktır. Bu tür yaklaşımlar önce Risalet tasavvurumuzu imha eder, Risalet tasavvurundaki en küçük hasar, İslam’a devasa şekilde yansır.
Diğer taraftan, bu tür yanlış anlayışların Asr-ı Saadetten bazı misaller bulması meseleyi doğru merkeze oturttuklarını göstermez. Sahabenin birinin (veya bir kaçının) yanlış yapması, meselenin özünü değiştirmez. Sahabe tabii ki emsaldir lakin meydan yerinde Risalet varken sahabe emsal olur mu? Ana çerçeveyi taşan beyan ve tavırlar, sahabeye ait olması halinde bile yanlıştır zira muhatap Risalet’tir. Kaldı ki böyle misaller bulunması mümkünse eğer istisnadır, sahabenin kahir ekseriyeti (tamamına yakını) böyle bir yanlış yapmaz, öyleyse, muhatabın da Risalet olduğu bir bahiste, istisnadan “kaide” çıkarmak nasıl bir haddini bilmezliktir.
Asr-ı Saadetin doğru anlaşılması için, bir hususiyetinin de tedrisat olduğu unutulmamalıdır. Tedrisat halkasına yeni katılmış bir sahabenin, tedrisatta mesafe almadan yapacağı, yaptığı bazı işler emsal olmaz. Sahabenin emsal olması, tedrisatını tamamlamasıyla gerçekleşir. Risalet tedrisatı ise Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin irtihali ile tamamlanmıştır, önceki tüm süreçler umumi manada tedrisata dairdir. Hiç değilse herhangi bir bahisteki tedrisatın tamamlanması ile birlikte emsal mevkiine oturduğu görülmelidir.
*
Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, irtihallerinden sonra “dini” emanet edeceği sahabe kadrosunu yetiştiriyor, o kadronun akl-ı selimini inşa ediyor, tefekkür temrinleri yaptırıyor, adamın teki çıkıp, Sahabe-i Kiramın o aklını Risalet’e karşı veya Risalet’e rağmen kullandığını veya mezkur misallerden mülhem kullanılabileceğini söylüyor. Allah’ım imanımızı muhafaza et ve bize “akl-ı selim” nasip et.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir