BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI

BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI
Büyük isyanın mahiyeti çözülemediği gibi batının büyük çöküşünün mahiyeti de anlaşılamadı. Bu türden büyük dalgalanışlar sık sık olmadığı için tecrübe biriktirilmesi zor oluyor. Tabii ki kitaplar yazıyor tarihteki büyük değişim dalgalarını, bu dalgaların neler yapabildiğini… Fakat insan nisyan ile maluldür, dev imparatorlukları yıkan büyük değişim dalgalarını kitaptan okuyanlar, tarihteki şartların gereği olduğunu düşünüyor, bu gün o tür dalgalanmaların olmayacağına inanıyor. Bir tarafından doğrudur bu kanaat çünkü tarihteki dalgalar kendini tekrar etmiyor, o dalgalar tarihteki şartlara bağlıdır. Ne var ki sabit olan bir nokta var, mahiyeti her ne olursa olsun belli periyotlarla büyük dalgalar mutlaka gelir. Her dalga da kendi zamanının şartlarına tabidir ve dolayısıyla yenidir. İşte anlaşılmayan ve aldanılan nokta burası…
Her değişim dalgası “yeni” olduğu, mevcut şartların doğurduğu, mevcut gerçekliğin yoğurduğu bir süreçler silsilesi olduğu için tecrübesi yoktur, izahı zordur. İnsanlar ancak geçmiş tecrübeleri kitaplardan okuyorlar ve şartların farklılığından dolayı tekrarını mümkün görmüyor ve umursamıyorlar. İdrak ve tefekkür faaliyeti “misallerle” mahdut olan akıl fukaraları, statükonun devam edeceğine yemin edecek kadar inanmaya devam ediyorlar.
Büyük değişim dalgaları kaçınılmazdır. Kaçınılmazdır zira ya yeni fikirler zuhur eder ve o fikirlerin olgunlaşmasıyla değişim dalgası beslenir veya yeni fikir imali inkıtaa uğrar ve ruhi birikim bir noktada patlar. İşin sırrı tam olarak burada… Ruhi birikim…
Batı uzun süredir (yaklaşık bir asırdır) yeni fikir imal edemez oldu, yirminci asırda yakalandığı felsefi kriz yeni fikir imalini imkansızlaştırdı. Yeni fikir imal edemez olduğu için ruhi birikim dev boyutlara ulaştı ve bu gün patlamaya başladı. Batı, çok övündüğü “aklı” ile ne olduğunu anlamaya çalışıyor ama “pozitivist akıl” ruhi birikimi anlamaz. Pozitivist akıl veya pozitivist kavrayış özü itibariyle ruhu reddettiği için, batı dünyası, içine düştüğü durumu teşhis bile edemiyor.
İnsanı (hem ferdi manada hem de içtimai manada) asla bir “hal” üzere uzun süre tutmak kabil değil. Kainattaki kesintisiz hareketlilik aynen insanda da vakidir. İnsanın zihni evreni de kesintisiz deveran halindedir ve zihni faaliyeti durdurmak kabil değildir. Bir medeniyetin ömrü, tüm imkanlara sahip olsa bile ruhi derinleşme istidadı ile mahduttur. Ruhi derinleşme veya ruhi seyahat güzergahı kısa olan dünya görüşlerinin inşa ettiği hayat kısa sürer. Yeni bir hayat inşası heyecanlıdır, inşa sürecinin uzun sürmesi o hayatın ömrünü göstermez. Yeni hayatın ömrü, inşa sürecinin bitmesinden sonra hesaplanmalıdır, çünkü dayanma süresi, inşa faaliyetinin bitmesiyle işlemeye başlar. Batı dünyası, içinde yaşadığı hayatın inşasını ikinci dünya savaşından sonra bitirmişti, batılı hayatın ömrünü ikinci dünya savaşından (aslında savaşın yaralarını sardığı altmışlı yıllardan) başlayarak hesaplamak gerekiyor. Öyleyse yarım asır ancak dayandı. Bundan sonra ayakta kalması, kendini yenilemesi, varlığını devam ettirmesi mümkün değil.
Mümkün değil çünkü ruhi derinliği yoktu, hayat anlayışı ve ona bağlı olarak ürettiği hayatı çok sığ idi. Aşağı yukarı altmışlı yıllarda tamamlanan batı medeniyetinin içtimai hayat formu, önceki asırdan tevarüs eden ve hala tatmin olmayan sosyalist akımın sert dalgasıyla karşılaştı. Şu meşhur altmış sekiz isyanı… O yıllardaki sosyalist fırtınayı Avrupa’da akamete uğratan karşı hamle, hiçbir felsefi-fikri mahiyet taşımıyordu. Cinsellik, sınırsız cinsel hürriyet… Sosyalist fırtınanın motor gücü gençlikti, cinsellik ve cinsel hürriyet ise gençliği vurdu. Batı, kendi bünyesinde ürettiği sosyalist fikri, başka bir fikir ile değil, ahlaksızlıkla durdurabildi. Felsefi krizin ilk ve en büyük alameti (ve tezahürü) altmışlı yıllardaki sosyalist fırtına karşısına çıkarılan ve ucu pornografiye kadar uzanan ahlaksızlık hamlesiydi. İlginçtir, ahlakın imhası manasına gelen “cinsel devrim”, bir ideolocyayı Avrupa kıtasında durdurabilmişti. Ahlaksızlıkla bir felsefi cereyanın durdurulması, krize girmiş olan felsefenin ölüsüne kurşun sıkmaktı. Ölüsüne kurşun sıktılar, ölmemiş olma ihtimalinden korkar gibi…
Sosyalizm liberalizmin anti-teziydi. Tez, anti-tezi durduramamış, anti-tezi durdurmak için kendi alanından (felsefi alandan) değil başka bir alandan yani ahlak alanından hamle devşirmişti. Bu durum hem felsefi akış olarak kabul edilen diyalektik işleyişin tıkanması ve yok olmasıydı hem de hileydi. Hileydi çünkü felsefi alanı başka bir alanla durdurmuştu.
Cinsellik ve o merkezdeki sınırsızlık (hürriyet değil, çözülmedir bu) ruhi derinleşme değil aksine sığlaşmaydı. Altmış ve yetmişli yıllarda sosyalist fırtınaya karşı başarılı olan ahlaksızlık hamlesi hala aynı hızla devam ediyor, birçok sapıklık bu gün cinsel hürriyet çerçevesinde değerlendiriliyor. Aynı hal üzere kalamayan insan topluluklarının, mesafe alma, değişme, hareketli olma ihtiyaçlarını, hala cinsellik üzerinden karşılamaya çalışıyor. Cinsellik konusu bir topluluğu kaç yıl idare eder ki, nihayetinde aynı istikamette mesafe alabilmek için tarihte benzeri görülmemiş sapıklıkları normal görmek, tercih olarak kabul etmek, hatta hukuki çerçeveye almak durumunda kaldılar. Cinsellik konusunda mesafe almaktan başka bir mecrası kalmayan batı, sapıklıkları, değişim, gelişme, ilerleme olarak anlamaya başladı.
Ahlaki çerçeveyi muhafaza etmek, ruhi derinleşmeyi gerektirir. Ahlaki çerçeve yıkılır, kırılır, dağıtılırsa, değişme derinliğine değil genişliğine olur. Genişliğine doğru değişmek ve mesafe almak, aynı nispette derinleşme olmadığı takdirde gelişme değil, “dağılma” ve “çözülme”dir. Ahlaki çerçevenin ölçüsü, hayatı dağıtmayacak kadar geniş, boğmayacak kadar dar olmalıdır. “Bu ölçü nedir?” sorusunu tabii ki her kültür ve medeniyet kendi kaynaklarından hareketle cevaplar fakat mutlaka bir ahlaki çerçeve olması gerekir. Ahlaki çerçeve, insan cinsini, içtimai varlık haline getiren, cemiyet halinde yaşamasını mümkün kılan hayat anlayışını gösterir. Fazla dar tutulduğunda hayatı derinliğine doğru mesafe almaya teşvik etmiş olmaz, aksine onu boğar yok eder. Fazla geniş tutulduğunda ise cemiyeti teşkil etmez, cemiyeti teşkil edemediğinde ise hayatı yaşamayı imkansızlaştırır. Batı dünyası ahlaki çerçeveyi genişletmedi, altmışlı yıllardan sonra imha etti. Dolayısıyla hayat o kadar savruldu, o kadar dağıldı, o kadar çözüldü ki, tekrar toplanması asırlar sürer.
Ruhi derinleşme asaleti celbeder, ahlaki genişleme ise bir sınırdan sonra asaleti imha eder. Şeref, haysiyet, iffet, ahlak gibi kıymetlerin yekununa verdiğimiz isim olan asalet, ferdin, cemiyetin ve hayatın mayasıdır. Asalet yoksa hayat yoktur, olduğu zannedilen hayat ise hayvani devinmeler yekunudur.
*
Hayvan, yapabilme iktidarında olduğu her işi yapar. “Yapabilme kudret alanının” içindeki herhangi bir işi, fiili, hareketi, yapıp yapmamak hususunda bir tercih sahibi değildir. İnsan ile hayvan arasındaki temel farklılık, çok bilinen hususiyetler (akıl, düşünce, zeka, konuşma ila ahir) değil, yapabilme imkan alanındaki her şeyi yapıp yapmamakla ilgilidir. Yapabilme imkanına sahip olduğu işler arasında tercih yapmaktır. “Yapabiliyorsam yapmalıyım” anlayışı, tercih kullanmamaktır, tercih yapmamak ise hayvani bir hususiyettir.
İnsanın düşünebildiği her işi yapması, düşünce alanında (ufkunda) tercih kullanmamasıdır. Düşünce alanında tercih kullanmaması, yapabildiğini yapması, insani hususiyet olmadığı için, düşünce de insanı hayvandan tefrik etmeyi mümkün kılan nihai ölçü değildir. Düşünce alanı aynı zamanda “makul alan”dır yani akledilebilen alan… Kişi akledebildiği her şeyi yapıyorsa, akledebildikleri arasında tercih yapmıyorsa akıl, insan ile hayvanı birbirinden tefrik etmemize yarayacak bir ölçü ve hususiyet olmaktan çıkar. İşte batı tam olarak budur, akledebildiğini (düşünebildiğini) yapmayı serbest bırakmıştır. Zaten ahlak, düşünce alanındaki (imkan alanındaki) tercihler manzumesidir. Öyleyse insan ile hayvan arasındaki temel farklılık, ahlaktır. Batının insan ve hayat anlayışını hayvandan tefrik etmeyi mümkün kılacak hiçbir ölçü yoktur veya artık (elli yıldır) kalmamıştır.
Batının akılla neler yapabildiğini, hangi zulümleri tatbik ettiğini, hangi işkence çeşitlerini geliştirebildiğini hatırladığımızda, aklın, insan ile hayvan arasındaki farklılığı tayinde kafi bir ölçü olmadığı iyice anlaşılır. Veya şöyle demeliyiz; akıl, batı kültür ve medeniyetinde insan ile hayvan arasındaki farklılıklardan biri olmaktan çıkmıştır. Her iki ihtimalde de batı, insani hayat altyapısını çökertmiş veya aslında hiç inşa edememiştir. Ruhi derinleşme bir tarafa, asgari insani altyapıya sahip olmayan batı, büyük çöküşle baş başa kalmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir