BÜYÜK DOĞU HAMLESİ BAŞLIYOR

BÜYÜK DOĞU HAMLESİ BAŞLIYOR
*Fikir hareketi nedir
Fikir hareketlerinin, cemaatlerin, gurupların ilk yapması gereken iş, kendi varlık ve hareketlerini İslam’a göre mevzilendirmeleridir. İslam’ın mana yekununa nispetle kendilerini izah etmeli, nerede durduklarını tespit etmeli, ne yapmak istediklerini tayin etmelidir. İslam ile münasebetini nasıl kurduğunu, hangi vazifeleri üstlendiğini, kendi hususi kaynaklarının İslam’a nispetini göstermelidir. İslam’a nispetle koordinatlarını tayin edemeyen hareketler, ellerindeki metinleri (kitapları, külliyatı ila ahir) “doktrin” haline getiriyor. Kendi kaynaklarını (külliyatlarını) doktrin haline getirmek, onları tartışmasız kılıyor ve İslam’a yol açacakken, İslam’a ulaşma yollarını tıkamaya başlıyor.
Dayandıkları bir külliyatı olmayan, sadece hareket mahiyeti taşıyan guruplar bile kendilerinde merkezleşiyor, kendilerini merkezleştiriyor, insanları ve hayatı İslam’a taşımak yerine kendi dar kafalarının küçük üretimlerine taşımaya çalışıyor. Fikir hareketleri ise, hareketi başlatan külliyatları doktrin haline getiriyor, aslında İslam’a yol açıcı, insanları ve hayatı İslam’a taşıyıcı olan fikri hüviyetleri gidiyor, kendilerinde merkezleştikleri, kendilerini merkezleştirdikleri için, İslam’a perde olmaya başlıyor. Fikir hareketlerinin, hareketi başlatan çağdaş metinleri de olduğu için, İslam ile sıhhatli münasebet kurma anlayışları daha da zorlaşıyor.
Fikir hareketlerinin zafiyeti, İslam’ı kendi külliyatlarına taşımaya çalışmak gibi bir zihni kırılma yaşamalarıdır. Her İslami fikir hareketi, özü itibariyle, İslam’ı anlamanın anlayışıdır, başka bir ifadeyle, İslam’ı anlamak için ihtiyaç duyulan “Akl-ı Selim” inşasıdır. İnşa ettikleri (ettiklerini zannettikleri) anlayış ve akl-ı selim ile bakacakları yer, İslam’ın ta kendisidir. Fikir hareketleri, İslam’ı asli renkleriyle görmeyi mümkün kılacak “gözlük” imalidir, o gözlükle bakmak gerekir ama bakılan mana ve kıymet yekunu, İslam’dır. Böyle olmadığı takdirde, gözlüğün kendi kendisine bakmaya başladığına şahit oluyoruz. İşte tam bu noktada İslam’dan gözlüğe bakmaya, İslam, fikir hareketini meşrulaştırmak için gerekçe deposu olarak kullanılmaya başlanıyor.
Fikir hareketlerinin doktrin haline gelmesi, tüm İslamilik iddiasına rağmen, zımnen de olsa İslam ile münasebetini kesmesi veya bu münasebeti asgariye indirmesi gibi neticeler doğuruyor. Fikir hareketinin müellifinin arkasından birkaç nesil geçtiğinde, doktrin, tortulaşmaya başlıyor ve İslam’ı, kendi küçük hacminde “donduruyor”.
Batının derin nüfuzu, Müslümanların akıl terkibini değiştirdi. Bir felsefi cereyan ile bir İslami fikir hareketi arasındaki farklılıklar anlaşılmaz oldu. Felsefi cereyanlar, müellifi ile başlar ve onun tarafından sınırları tayin edilen çerçeve içinde anlaşılır ve gelişir. Başka bir kaynağı yoktur. Oysa İslami fikir hareketleri, “ikmal edilmiş dine” muhataptır, kaynağı odur. Fikir hareketinin müellifi, İslam’a bakacak bir gözlük inşa etmekle mükelleftir. Nereden bakılırsa bakılsın, görülen mutlaka İslam olmalıdır, varılan mutlaka İslam olmalıdır. Bu manada fikir hareketinin adı sadece gözlük markasıdır, bahsi edilecek olan ise gözlük değil, o gözlük ile görülen mana ve kıymet yekunudur.
*Büyük Doğu, akl-ı selim inşasıdır
Büyük Doğu, İslam’ı anlamanın anlayışı yani akl-ı selimidir. Büyük Doğu İslam değil, İslam’ı anlamak için insana lazım olan “anlayış melekesi”, akl-ı selim, sıhhatli bir zihni evren inşasıdır. Üstadın ifadesiyle “vasıta sistem”dir. Vasıta sistem, insanları ve hayatı İslam’a taşıyacak olan bakış ve anlayış çerçevesidir. Büyük Doğu, bir “anlayış” olarak, bir “akl-ı selim” olarak kuşanılacak ve onunla İslam’a bakılacaktır. Büyük Doğu’dan bakılacak ama mutlaka İslam görülecektir.
Büyük Doğu doktrin haline getirilirse, Büyük Doğu’dan Büyük Doğu’ya bakmak mukadder hale gelir ki, bir ömür boyu gözlük (vasıta) ile meşgul olmaktan kurtulamayız. Vasıtanın ehemmiyetini unutmamalıyız ama onu tek meşgale haline getirmemeliyiz. Gözlüğü takmalıyız ama gözlükle görmemiz gerekeni mutlaka görmeliyiz.
İçine düştüğümüz fikir kaosu, aynı manzaraya farklı gözlüklerle bakanların farklı tariflerinden kaynaklanıyor. Bakılacak manzarada ihtilaf yok ama kullanılan gözlükler (akıl terkipleri, anlayış çerçeveleri) muhtelif olduğu için, görülenler, bakılanın “aslı” olmuyor. Tüm renkleri görecek, her rengi kendi kıymet merkezinde görebilecek bir gözlük ihtiyacı aşikar.
Neyin anlaşılması gerektiği hususunda ittifak olmasına rağmen bu kadar çok anlayış farklılıklarının çıkması, belli ki gözlükle (akıl terkipleriyle) ilgilidir. Buna rağmen, neye bakacağında tereddüdü olmayanlar, neyle bakacağını gündemlerine bile almıyorlar. Anlaşılması gerekenin ehemmiyeti, anlama melekesinin ehemmiyetini tayin eder. Bu kadar açık bir husus farkedilmiyor. Herkes İslam’dan bahsediyor ama herkes farklı bir noktaya savruluyor, buna rağmen hala “anlama aleti” olan akl-ı selimin kavranamamış olması dikkat çekicidir. İki kişi farklı anlıyorsa, ya birinde veya diğerinde veya her ikisinde problem var. Mesele bu kadar sarih olmasına rağmen, küçük bir istisna dışında kimse anlama melekesinden bahsetmiyor, kimse akl-ı selimin ne olduğunu konuşmuyor, kimse İslam’ı anlamanın anlayışına ihtiyaç duymuyor.
Tüm İslami fikir hareketleri, özü itibariyle bir “anlayış”, bir “akl-ı selim” imal etme iddiasındadır. Hüzün verici olan husus ise, kimse bunun adını bile koyamıyor, kimse ne yaptığının farkına bile varamıyor. İslam ortada duruyor, muhafaza edilmiş halde bize intikal etti, orada bir problem yok. Buna rağmen sayısız İslami anlayış varsa, sayısız “akıl terkibi” var, işte mesele burada.
Fikir hareketinin ilk defa ismini koyan Necip Fazıl’dır. Sadece bu keşfi bile övgü için ona kafi. Üstadın ifadesiyle; “Büyük Doğu, İslam içerisinde ne yeni bir mezhep, ne de yeni bir içtihat kapısı…” Sadece “Sünnet ve Cemaat Ehli” tabirinin ifadelendirdiği mutlak ve pazarlıksız çerçeve içinde, olanca saffet ve asliyetiyle İslamiyet’e yol açma geçidi; ve O’nu eşya ve hadiselere tatbik etme işi…” İslami fikir hareketinin ne olduğunu, kendisini İslam’ın karşısında nasıl mevzilendirdiğini, hangi vazifeleri üstlendiğini göstermek bakımından bu ifadeler harikulade değil midir?

*Büyük Doğu çağı ne zaman başlar?
Büyük Doğucular, Büyük Doğu’yu kuşandıktan sonra, Büyük Doğu’ya değil, İslam’a bakmaya başladıkları gün, Büyük Doğu çağı başlamış demektir. Büyük Doğu, İslam’ı anlayacak akıl terkibidir, aklın kendi kendisiyle meşgul olması değil aslolan, akıl (tabii ki akl-ı selim) inşa edildiyse, onunla ne yapacağımızdır. Büyük Doğu’yu ömür boyu kuşanmak mümkün değilse veya kuşandıktan sonra da hala Büyük Doğu ile meşgul olunacaksa, Büyük Doğu varlık sebebini kaybeder. Büyük Doğu ile başlayıp, Büyük Doğu’da kalmak menzile ulaşmaya manidir. Bu hal mukadderse, Büyük Doğu’suz yolumuza devam etmeliyiz, hiç değilse yola çıkmış oluruz.
Mesele Büyük Doğu’nun aşılması filan değil, böyle beylik laflara lüzum yok. Sıhhatli görmeyi mümkün kılan gözlük aşılmaz (atılmaz), sıhhatli anlamayı mümkün kılan Akl-ı Selim aşılmaz. Zihni ve kalbi evrenimizde akl-ı selimi inşa ettikten sonra onu çöpe mi atacağız? Ama Büyük Doğu’dan İslam’a bakmamak, yüzbin grostonluk gemiyi inşa edip limanda bekleterek çürütmektir. Netice buysa, maksat nedir?
Büyük Doğucular, Büyük Doğu’dan bakıp İslam’ı görmeye başlayana kadar Büyük Doğu çağı başlamayacak. “Hüküm Dergisinde” mayalanan fikrin, tam olarak böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Böyle baktığım ve bunu gördüğüm için, “Büyük Doğu Hamlesinin” başladığı zannı ve ümidi içindeyim.
NURETTİN SARAYLI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir