BÜYÜK VE DERİN HAMLE-9-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-7-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-9-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-7-
Ferd ve cemiyet insanın iki şubesidir, biri olmadığında diğer olmaz. Bunların her biri için ayrı ve müstakil fikir geliştirilmez, insan, bu iki şubesiyle birlikte varolabilir, öyleyse izah da buna muvafık olmalıdır. Ferdi esas alan liberal-kapitalist düşünce ile cemiyeti esas alan sosyalist-komünist düşünce, birini diğeri için feda eden, insanı ve hayatı anlamamış ucuz ve sathi kavrayış temrinleridir. Yirminci yüzyıl, ferd ile cemiyeti, bir bünyenin iki uzvu şeklinde değil, aksine iki zıt unsur olarak anlamakta ısrar etmekle geçti, bu zıtlık münasebeti üzerine kurulan ideolojiler arasındaki savaşlarda yüz milyona yakın insan katledildi.
Bazılarının çok matah bir şeymiş gibi gördüğü, hikmet muamelesi yaptığı felsefe ve onun işleyiş ve akış şekli olan diyalektik metot, ferdiyetçilik ile cemiyetçiliği birbirinin zıddı olarak görmek mecburiyetinde kaldı. Binlerce yıllık müktesebatı olduğu düşünülen felsefenin, ferd ile cemiyet arasındaki münasebeti bile anlamamış olması, her biri için ayrı ideolojiler üretmesi, bu ideolojilerin birbiriyle münasebetini de agoradan çıkarıp savaş alanlarına taşıması, “felsefi aklın”, sekiz ile on yaşındaki çocukların akıl yaşına eşit olduğunu göstermiyor mu? Çok küçük bir aklın bile, sakin bir zihin ile meseleye baktığında, ferd ile cemiyetin birbiriyle çatışmaması gerektiğini anlaması kabildir. Buna rağmen, iki unsur için iki ayrı ideoloji üretmek, bunları birbirine düşman şekilde mevzilendirmek, mevzilere de çok ağır yığınaklar yapmak, insanların akıllarını esir aldı, suni bir akıl bünyesi inşa etti. İnsan tabiat haritasının “insani bölgesi” dışında zincirle bağlanmış olan kapitalist ve sosyalist akıl formları, felsefenin diyalektik işleyişinin de iteklemesiyle dünyayı kan gölüne çevirdi.
İslam’ın hiçbir ölçüsü anlaşılmasa bile sadece “muvazene” bahsi biraz olsun kavransaydı, ferd ile cemiyet arasındaki münasebet, zıtlık esasına dayalı bir diyalektik çatışma olarak değil, muvazene zeminindeki terkip anlayışına bağlı olduğu görülürdü. Ferd ile cemiyetin birbirine olan ihtiyacı muhakkaktır, bu kadar sarih bir meselede ittifak edemeyen felsefe, aksine bu mevzudan bir çatışma alanı üretmiştir. Apaçık bir mesele olan ferd ile cemiyet arasındaki münasebeti doğru anlayamayan felsefe, insan tabiat haritasının gayriinsani bölgelerini kendi aralarında paylaşan, her biri bir mıntıkada mülkiyet iddia eden ama hiçbirisi de insani bölgeye otağını kuramayan düşünce akımları üretmiştir.
*
İnsanı teşkil eden diğer iki şube olan erkek ve kadın cinsleri, batıda (aynı zamanda felsefede), birbirinden müstakil iki varlık olarak tarif edilmiş, birbirinden müstakil (bağımsız) hale getirilince ikisi arasındaki münasebet de zıtlık esasına dayandırılmıştır. En kör aklın bile, ideolojik zincirleri olmadığı takdirde iki cinsin birbirine olan ihtiyacını görmemesi imkansızdır. Uzun izahlar bir tarafa, şu nokta bile meseleyi anlamak için kafidir; iki cins bir araya gelmediğinde insan (her iki cinsi için de caridir) meydana gelmemekte, bebek oluşmamakta ve doğmamaktadır. İnsan neslinin devamı iki cinsin bir araya gelmesini icbar ediyorsa, bunlar birbirinden bağımsız varlıklar değil, bir varlığın iki şubesi (unsuru) mevkiindedir. Ne erkek ne de kadın yalnız başına “insanı” temsil edemez, çünkü birbirlerinden ayrıştıklarına insani varoluş süreci inkıtaa uğrar.
Hemcinslerin birbirine cinsel yönden temayül göstermesi, aralarında cinsi münasebet tesis etmesi, neticesi insan olmayan bir fiildir. İnsanın meydana gelmesi, erkek ve kadın cinsleri arasındaki cinsi münasebete bağlanmışken, hemcinslerin birbirine yönelmesi ve karşı cinse yönelik nefret üretmesi, “insani fiil” ve insani vasıf değildir. Özetle, neticesi insan olmayan cinsi münasebet insani fiil değildir. İnsan tabiat haritasının “insani bölge” dışındaki mıntıkalara yerleşenler için normal gibi görünen bu temayüller, ikamet ettikleri mıntıkalar için tabii ki normaldir, normal olmayan, insan tabiat haritasında seçtikleri sahadır. Birbirleriyle külli muvazene ve terkip kıvamı oluşturma şartı aransa da her mevzuun kendi tabiatına uygun farklı ölçüleri vardır. Düşünce özgürlüğünden hareketle, homoseksüel münasebetlerin müdafaası, insan tabiat haritasının gayriinsani bölgesinin kaçınılmaz neticesidir.
*
Kadın ile erkeğin birlikte yaşama şekli ailedir. Aile halinde birlikte yaşamak, çocuk yapmak, çocuğu yetiştirmek için zaruri çerçevedir. Birbirinden bağımsızlaşan kadın ve erkeğin her biri yalnıza başına çocuğun ihtiyaçlarını karşılayamaz. Maddi ihtiyaçlardan bahsetmediğimiz anlaşılıyor olmalı, babasız veya annesiz büyüyen çocuğun eksik olacağı, kendini ve şahsiyetini tamamlayamayacağı açıktır. Anne veya babasının vefat etmesi gibi durumlar bile, babasını hiç tanımamış bir çocuğun eksikliği yanında çok küçük bir eksikliktir.
Erkek ile kadının birbirinden bu kadar ayrışması, birbirine karşı hürriyet iktisabı değil, hayatın çözülmesi ve dağılmasıdır. Batın menşeli “insan hak ve hürriyetleri” anlayışı, hayatı hiç dikkate almayan, insanı hayattan bağımsız bir varlık gibi değerlendiren bir yaklaşım ihtiva eder. Kadın ve erkek hakları meseleleri tabii ki ayrı başlıklar altında tetkik edilebilir fakat bunların haklar manzumesi, iki cinsi birbirinden bağımsızlaştıracak şekilde anlaşılamaz. Batı, ürettiği kültür ile bir aile müessesesi terkip ve inşa edemez hale geldiği için, iki cinsi ayrı hayatlar yaşamaya teşvik etmiştir. Bu durum insanlığın problemi değil, münhasıran batı kültürünün zafiyetidir. Mevzuun özü de bu noktada tezahür ediyor, batı, zafiyetlerinin düşüncesini üretmiştir. Vahim olan durum ise, kendi kültürel zafiyetlerinin “insanlık problemi” olduğu vehmini tüm dünyaya yaymayı başarmış olmasıdır. Dünya (insanlık) batı kültürünün ürettiği hastalıkları tedavi etmekten, problemleri çözmekten, ihtilafları halletmekten yoruldu, artık batıyı insanlığın inkişaf sürecindeki bir safha olarak görmekten kurtulmalı ve insanlığın “büyük sapması” olarak kabul etmelidir. Batının ürettiği veya batı kültür ikliminde vücut bulan hiçbir problemi çözmek zorunda değiliz, çünkü o problemler bize ait değil.
*
Yukarıda bahsini ettiğimiz birkaç misalde, kısaca temas ettiğimiz esaslar, İslami ölçüler değil, insani ölçülerdir. Ferd ile cemiyet arasındaki münasebetin muvazene zemininde inşa edilen “insan” ve “hayat” terkibi olduğu, erkek ile kadının cinsi münasebetinin, hemcinsler arasında değil, karşı cinsler arasında olması gerektiği gibi hususlar, insani çerçeveyi tespit içindir. İslam, bu insani (tabii) altyapıyı kabul ve tanzim eder. İslam’ın nikah ve aileye dair hukuk, ahlak, edep ölçüleri kendine hastır ve Müslümanlar için caridir. Kadın ve erkeğin “aile” birliği içinde yaşaması, insani esaslardandır. İslam’ın, siyasi hakimiyeti altındaki gayrimüslimlerin (mesela Hıristiyanların) kendi aralarındaki (kendi müesseselerindeki, mesela kilisedeki) nikahı kabul etmesi, aile olarak yaşamanın, insan tabiat haritasındaki “insani bölge”ye uygun olmasındandır. Müslüman erkek ile Müslüman kadının nikahının kilisede ve Hıristiyan hukukuna göre kıyılmasını, İslam hukukuna aykırı olduğu için kabul etmeyen İslam, kendine inananları kendi çerçevesi içine almakta ama kendine inanmayan iki Hıristiyan’ın kilisede yaptıkları nikahı kabul etmekle de “insani çerçeveyi” muhafaza altına almaktadır. İnsani çerçeveyi ihlal eden fiiller sözkonusu olduğunda ise Hıristiyan için de Müslüman içinde yasak koymaktadır, aile müessesesi olmadan kadın ile erkeğin kısa veya uzun beraberliklerini men etmektedir. Özet olarak İslam, kendinin oluşturduğu “has daire” dışında yaşanmasına müsaade etmekte ama insani çerçevenin dışında yaşanmasına izin vermemektedir. Bu sebepledir ki, İslamsızlık, insansızlıktır. Çünkü dünyada, İslam’ın dışında, insani çerçeveyi muhafaza altına alan kültür iklimi, dünya görüşü, felsefi cereyan yoktur.
*
Birkaç misal üzerinde, esaslarını izah etmeye çalıştığımız çerçeve, “insanlık beyannamesi” hazırlamak için ihtiyaç duyduğumuz zemindir. Biz (Müslümanlar) bunu yapabiliriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir