“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM

“BÜYÜKLERE” SORULAR-1-TAKDİM
İçinde yaşadığımız çağ, büyük tefekkür patlamasına gebe… İnsanlık çok büyük ve ağır meselelerle cedelleşiyor. Kırıntı fikirler, parça fikirler, küçük fikirler, sığ fikirler günümüz insanlığının meselelerini halledemez. Birikmiş meselelerin izah ve halli için, zekayı kamaştırıcı, aklı hayrete düşürücü, şuuru ürpertici bir haşyetle sarsıcı bir tefekkür patlaması gerçekleşmelidir.
Dünya, iki-üç asırdır tefekkür ihtiyacını batıdan karşıladı, hakikat arayışı veya “doğru tefekkür” ihtiyacı bir tarafa, dünyada imal-i fikir ile iştigal eden herhangi bir kültür havzasının olmaması, batının illüzyonuna aldanmayı mümkün kıldı. Felsefe ciddiye alınmayacak bir tefekkür mecrası değildi ama hakikat arayışı yerine diyalektik işleyişe mahkum oldu. Çok övülen ve güvenilen diyalektik işleyiş, önce bir yanlışı bulmak (tez üretmek) sonra yanlışın zıddını (başka bir yanlışı) bulmak, sonra yanlışları terkip ederek (sentezleyerek) daha büyük ve daha muhkem bir yanlışa ulaşmak gibi ucube bir usul ile maluldü. Nihai eserleri ise on dokuzuncu asırda müşahede edilebileceği gibi “ideolojiler” oldu, ideolojiler de yirminci asrı kan gölüne çevirdi.
İslam tarihindeki en büyük tefekkür patlaması mezheplerin inşa edildiği devirdi, bu devirdeki tefekkür patlaması o kadar büyüktü ki, insanlık tarihindeki tefekkür hamlelerinin zirvesine oturdu. Mezheplerin mayalandığı devirden sonra, farklı coğrafyalarda, farklı zaman dilimlerinde tefekkür patlamaları oldu, hiçbiri mezheplerin inşasındaki çapa ve derinliğe ulaşamasa da, her biri bir İslam Medeniyeti inşa edecek hacimdeydi. Her İslam Medeniyetinin inşası, bir tefekkür patlamasıyla başladı. Tarihi seyir böyle olmasına rağmen, son İslam Medeniyeti olan Osmanlının kuruluş safhasında tefekkür patlamasının göze çarpmaması dikkat çekicidir. Gerçekten de Endülüs-İslam, Türkistan-İslam, Hind-İslam, Selçuklu-İslam medeniyetlerinin başında veya ortasında görülen tefekkür patlamalarının muadili Osmanlının kuruluş safhasında yoktur, zirvesinde de o çapta yoktur. Aynı şekilde dikkat çekici olan ise, Osmanlı-İslam medeniyetinin ulaştığı seviyenin, önceki İslam medeniyetlerinden daha yüksek olmasıdır.
Osmanlı-İslam medeniyetinin, ilmi tertip, fikri terkip, hayatı tanzim etme mahareti misilsizdir. “Doğru”, “İyi”, “Güzel” arasındaki müthiş terkip ve hassas kıvam öncekilerin hiçbirinde bu derinlikte değil. Gerçekten akıl ötesi bir hususiyet ile karşı karşıyayız. Bu sebeple olmalı, anlamakta bile zorlanıyoruz, anlamayanların bir kısmı da hayret etmek yerine anlaşılmaz bir ahlaksızlıkla tahkir ediyor.
Sonra gelen öncekini bünyesine alır, onu ihtiva eder, onu da katarak daha mükemmelini inşa eder. İnkişaf böyledir, öncekini reddeden, inkar eden mesafe alamaz, alınan mesafeyi yok sayar ve başa döner. Başa dönenler, müktesebatı imha ettiklerini bile farketmeden, kaynağa döndüğünü zannediyor, İslam irfan müktesebatını imha etmek için Atatürk ile yarışanlar sahih İslam’a döndüklerini vehmediyorlar. Osmanlının en büyük mahareti, kendinden önceki tüm müktesebatı kabul etmek ve onun üzerine inşa faaliyetini devam ettirmekti, bunu yaparken de ilim, tefekkür ve irfanı hem zenginleştirdi hem de inkişaf ettirdi. Fakat bu durum Osmanlı medeniyetinin, İslam medeniyetlerinin zirvesi olmasını açıklamaya kafi değil, kadim olanı reddetmemekle onların almış olduğu mesafeyi kendi hesabına yazdı ama bu kadar hacimli malzemeyle (bilgi, ilim, tefekkür, irfan) büyük terkibi nasıl inşa etti? İşte esas soru bu…
Osmanlıda ki “muhteşem terkip”, altında tefekkür patlaması olmaksızın nasıl gerçekleşti? Bu soruyu sorarken, Osmanlıdaki ilim, tefekkür ve irfan hamlelerini ve eserlerini inkar etmiş, tahfif etmiş değiliz. Fakat ortada olan bir hadise var ki, önceki tüm medeniyetlerden fersahlarca ileride ve derinlerde bir medeniyet, öncekileri inşa eden büyüklükte tefekkür patlamasına sahip değil. Bu tespit doğruysa, hala Osmanlı Tarihine dair bir sayfalık bile “ilmi ve fikri” çalışma yapılmamış, yapılamamış demektir. Çünkü bu tespitin mevzuu idrak ve izah edilmeden, Osmanlı ile ilgili hiçbir mesele anlaşılmış olmayacaktır.
Osmanlı anlaşılmadığı takdirde, son birkaç asırdır içinde bulunduğumuz zillet hali izah edilemez. Osmanlı anlaşılmadığı takdirde, yeniden dirilemeyiz, yeniden huruç edemeyiz, yeniden inşa hamlesini başlatamayız. Nasıl çöktüğümüzü, neden çöktüğümüzü, hangi muhtevayı kaybettiğimizi bilemezsek, anlayamazsak ne yapabiliriz ki. Osmanlı, kendinden önceki müktesebatı cem etti, kendi bünyesinde terkip etti ve nihayet dev müktesebat Osmanlı ile birlikte gitti.
Müktesebatın kitaplarda kayıtlı olduğunu düşünen, bu sebeple Osmanlının çözülüşünü ve çöküşünü dert etmeyen, onu inşa eden müktesebatın muhafaza edildiğini zannedenler yanılıyor. Yanıldıkları husus, müktesebatın kitaplarda kayıtlı olduğu hükmü değil, tabii ki kitaplarda kayıtlıdır. Ama kitaplarda kayıtlı olmayan, kaydının yapılması imkansız olan bir mesele var ki, orada yanıldılar. O mesele; müktesebatı mevcut şartlarda zuhur eden ihtiyaçları karşılamak için yeniden tertip ve terkip etmek, mevcut ihtilafların halli için yeni tanzim ve tatbik melekesi iktisap etmek, varlık, insan, hayat alanlarındaki gelişme ve değişmeleri izah için yeni “mana keşifleri” yapmak, eskiyen, çürüyen, tortulaşan müessese ve muvazeneleri ıslah veya yeniden inşa etmek maharetleri kitapta kayıtlı değil. Bunlar kaydı yapılabilen kıymetler değil, bunlar silsile halinde ve tedrisat ile intikal eden maharetlerdir. Bu anlayış ve maharetin son mümessili Osmanlıydı, Osmanlıya kadar da silsile halinde gelmişti, sonraki öncekinin inkişaf etmiş haliydi.
*
Osmanlı medeniyetini tavsif için birçok tabir kullanıldı, “su medeniyeti”, “vakıf medeniyeti” gibi… Hepsi de doğru lakin hepsi de eksik… Osmanlı medeniyetinin ruhunu, kurucu unsurunu, ana sütununu tespit etmeliyiz. Medeniyetin büyüklüğü, seviyesi (zirve olması), giriftliği, özünü tespit etmeyi zorlaştırdı. Gerçekten de “vakıf medeniyeti” tavsifi, birçok unsuru ihtiva ediyor, birçok hadiseyi izah ediyordu, özellikle de vakıfların hayatı kuşatmış olması, dikkatlerin üzerinde toplanmasına sebep oluyordu. Lakin bize lazım olan özün özüdür.
Osmanlı-İslam medeniyeti, “tasavvuf medeniyetidir”. Ordudan iskana, ilimden irfana, sanattan esnaflık teşkilatına kadar, medeniyetin tüm kurucu müesseseleri, mutasavvıflar tarafından inşa edilmiştir. Esnaf teşkilatı olan “Ahilik” (Ahiyan-i Rum) müessesesi bile tasavvuf merkezleri tarafından kurulmuş, müessese yıkılıncaya kadar tasavvuf merkezleri (ve meşayıh) tarafından idare edilmiş, esnaf ise aynı zamanda “mürid” olarak yaşamıştır. Bu misal hayatın her alanında ve özellikle de kurucu müesseselerde bariz şekilde görülür. Fatih Sultan Mehmet’in, İstanbul kuşatmasından önce halkın halini tetkik için alışverişe çıktığında, bir bakkaldan bir miktar alışveriş yaptıktan sonra o bakkalın, Sultan Mehmet’i “komşum da siftah etsin” düşüncesi ve hassasiyeti ile komşu bakkala göndermesi, o bakkalın esnaflığı ile değil, ancak müridliği ile izah edilebilir.
Osmanlıdan önceki İslam medeniyetlerinde de tasavvuf kurucu unsurdur fakat Osmanlıdaki yoğunluğu hiçbirinde yoktur. Bu sebepledir ki önceki medeniyetlerin hepsinde tefekkür patlamaları mevcuttur, tefekkür yoğunluğu da daha fazladır. Osmanlıda ise tasavvuf yoğunluğundan dolayı, muhteva patlaması mevcuttur. Muhteva (mana) doğrudan ahlak ve tatbikat haline gelmiştir. Aradaki süreç olan tefekkür (Osmanlı medeniyetini kuracak çapta) yoktur çünkü kurucu şahsiyetler mutasavvıftır. Mutasavvıflar için bu mümkündür.
Mevzuun sırrı burada, Osmanlıyı kuran mecra tasavvuftur. Tasavvuf bir cihetiyle “ruhi ilim”, bir cihetiyle “hakikat ilmi”, nihayetinde ise “tevhid ilmi”dir. Ruhi ilimler aklın verasındadır ve ruhi (kalbi) müşahede ve mükaşefeyle kaimdir, usulü terkiptir. Hakikat ilmi, aklın verasında olduğu gibi lisanın da (kelimenin de) verasındadır, suretin ötesinde saf mana ile meşgul olmaktadır, usulü ise tecrittir. Tevhid ilmi ise namütenahi tenzih güzergahında mesafe almaktır, usulü istikamettir.
Osmanlıyı tasavvuf inşa etti, tasavvuf kenara çekilince de Osmanlı yıkıldı. Tasavvufun inşa ettiğini akıl idrak edemezdi ki, muhafaza edebilsin, ıslah edebilsin, yeniden inşa edebilsin.
Tasavvuf sahadan neden çekildi? Tasavvuf sahadan çekilmedi tabii ki, tasavvufa yöneliş azaldı. Talep yoksa teklif yoktur. Tasavvuf, insanların beynini yıkayarak kendini kabul ettirecek değil, nihayetinde talip olana verilen bir ilim. Bu husus tasavvufa münhasır değil zaten, her ilmin tahsili ancak talibi varsa mümkündür.
Medeniyetin inşasında tasavvuf dışında ilim de vardı, fikir de vardı, sanat da vardı. Her biri bir alanı işgal etmişti, bir vazifeyi üstlenmişti lakin hepsi de iştiyakla ve maharetle tasavvuftan besleniyordu. Yeni İslam çağında, yeniden İslam medeniyetinin inşasında bunların hepsi yine olacak, yine vazifeler üstlenecektir. Ama hiçbiri büyük tefekkür patlamasını gerçekleştirecek durumda ve kuvvette değil.
Tasavvuf Osmanlı gibi bir medeniyeti büyük tefekkür patlamaları gerçekleştirmeden inşa edebildiyse, şimdi neden tefekkür patlamasından bahsediyoruz? İşte “anın vacibi” gibi görünen esas soru, esaslı soru…
Osmanlıya gelindiğinde, nazari ihtilafların tamamına yakını halledilmişti, doğru yolun sapık kolları tasfiye edilmişti, bakiye kalan tek merkezkaç kuvvet, Şia inadıydı, onun da tefekkür ile halli kabil değildi çünkü temelinde hiçbir tefekkür yoktu. Bu sebeple Osmanlı-İslam medeniyeti, İslam İrfanı üzerinde ittifakın sağlandığı bir devirde inşa edilmiştir. Öyleyse mimari plana gerek yoktu, mimarın olması kafi idi. Oysa bugün, tarih boyunca hiç tartışılmamış, karara bağlanmamış, derin bir tefekkürle çürütülmemiş gibi, tüm bunlardan haberi olmayan ve tüm bunları umursamayan bir güruh tarafından her mesele tartışmaya açıldı. Tartışmaya açılan meselelerin kendileri yeni olmadığı gibi, yeni bir boyut veya gelişme sebebiyle de açılmış değil, tarihte büyük tefekkür patlamaları dönemlerinde aklı çıldırtacak derinlikte tartışılmış, halledilmiş ve karara bağlanmıştı. Bu güruh, müktesebatı inkar ile işe başlayınca, hangi meselelerin nasıl ve hangi çapta çözüldüğünden habersiz, yeni meseleymiş gibi piyasaya sürüyor.
Müktesebatı reddeden güruhu görmezden gelmek, iplerini üzerlerine bırakmak mümkün, mesele sadece bunlardan ibaret olsaydı, gülüp geçerdik. Bu güruhun farkına bile varamadığı yeni meseleler var, bunlar çok da çetin meseleler. Batının ürettiği bilgi yekunu akılları ve hayatı işgal etti. Şimdi her şeyi yeniden izah etmek gerekiyor. Tabii ki İslam İrfan Müktesebatını kollayarak, onu inkar ve ret ile değil onun üzerine inşa ederek, yeniden izah etmeliyiz. Bu, çok hacimli bir iş… Üç beş kişinin ömrüne sığacak gibi değil, orta zekalıların altından kalkacağı bir iş değil, ancak büyük bir tefekkür patlaması ile ancak halledilebilecek bir iş. Tefekkür patlamasını tetikleyecek, doğru bir mecrada akmasını temin edecek, koruyup kollayacak olan ise tasavvuftur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir