“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU
SORU
9-Aşktaki vuslat, varlık-yokluk ritmindeki “yokluk deminde” baş başa kalmak mıdır?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Aşk meselesi zordur, o kadar ki sanki imanın zorluğuna denk… Zaten her iki meselenin kaynağı da aynı, yani ruh… Ruhun en bariz ve en mühim tezahürlerinden veya hamlelerinden ikisidir iman ve aşk…
Aynı kaynaktan çağıldaması, zaman zaman birbirine karışmasına, zaman zaman da birbirinin yerini işgal etmesine sebep oluyor. İnsanlar maşuklarını mı rab ediniyorlar yoksa rablerine mi aşık oluyorlar, çok zaman karışıyor. Çetin mesele… İman ile aşkın kudretlerinin de birbirine denk olması, mevzuu çözülmez hale getiriyor. Bir insanda aşkın, başka bir insanda imanın daha kuvvetli şekilde tezahür etmesi, aşk ve imanın farklı kuvvetlerde olduğunu göstermez, sadece o kişinin mizaç hususiyetlerinin haritasını gösterir.
Aynı kaynaktan fışkırması, aynı güce sahip olması (böyle mi gerçekten?) bu iki meselenin beraber çözülmesini ihtiyaç haline getiriyor. Ayrı ayrı mevzular olduğu düşüncesiyle birbirinden tefrik etmek ve halletmeye çalışmak, meseleyi çözmek değil aksine tamamen giriftleştirmek ve çözümsüz hale getirmektir.
*
Tasavvufun misilsiz terkiplerinden birisi de, imanın hamurunu aşkla karması, aşkın hamurunu da iman ile mayalamasıdır. Birbirinin mütemmimi haline getirdikten sonra her ikisini de aynı mercie, Allah Azze ve Celle’ye yöneltmesidir. Aşk, şirkin ana rahmidir, çünkü imanın kardeşidir. Aşkın istikameti şaştığında imanı istikametini muhafaza etmek yiğit işidir. Farlı istikametlere yönelen aşk ve iman farklı rabler edinir, şirk diye buna demiyor muyuz?
Böyle midir gerçekten? Aşk, iman kadar kuvvetli midir, ikisi farklı istikametlere yöneldiğinde şirkin şartları gerçekleşmiş, son hamle mi kalmıştır.
*
Aşktaki ve imandaki vuslat, yani “büyük vuslat”, yani nihai vuslat, “yokluk demin”de mi gerçekleşiyor? Önceki soruların cevaplarının müsaade etmesi halinde, “yokluk deminde” Allah Azze ve Celle ile ruhlar başbaşa kalıyorsa veya ruhların Allah Azze ve Celle’ye ulaşma imkanı varsa, vuslat böyle mi gerçekleşiyor? Böyleyse, aşkın kaynağı da o hal olmalı değil midir? Ruh, Allah Azze ve Celle’nin, sesini alem-i ervahta vasıtasız duymuşsa, misilsiz bir aşka kavuşmuştur zaten, “yokluk demi” o aşkın ve iştiyakın anlık mükafatı mıdır?
Aşk da iman gibi ebedi olan ruhun ebediyet arzusundan kaynaklanıyor olmalı, böyle midir? Böyleyse, nefsin aşkı değil iştiyakı vardır ama bu iştiyak bile insanı çıldırtmaya kafi geliyor. Aşkın şirke giden yolu, ruhun imanı ile nefsin iştiyakının zıt istikametlere yönelmesidir. Ruhtaki iman, nefisteki iştiyaka galebe çalacak kudret ve istidattadır mutlaka, pekala aksi ihtimallerde nefs, ruhun kudretini mi kullanıyor, nasıl oluyor?
*
Ruh, bilmediğine aşık olur mu, bilmediğine iman eder mi? Bilmediğine aşık olmak nasıl mümkün olabilir, olsa bile hasret nasıl açıklanır? Keza bilmediğine iman edebilmesi izah edilebilir konulardan mıdır? Yoksa ruh bilmediğine aşık da olmaz, iman da etmez mi demeliyiz? Ruh, alem-i ervahta neler yaşamıştı, nasıl yaşamıştı, ne yakınlıktaydı?
Ruh bilmediğine aşık olmaz, bilmediğine iman etmezse, “meçhule iman” sadece akıl cihetiyle midir? Ruh bilmediğine aşık olmuyorsa veya sadece bildiğine aşık oluyorsa, Allah’ı bilmesi diğer ruhları bilmesinden daha mı azdır ki başka insanlara aşık oluyor? Ya da ruhun Allah Azze ve Celle’yi bilmesine rağmen başka bir insana aşık olması mümkün müdür, yoksa beşeri aşkların tamamı nefsin iştiyakından mı ibarettir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir