“BÜYÜKLERE” SORULAR-14-BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-14- BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU
SORU
11-Tayyi mekan, ruhun, “yokluk deminde” yaptığı seyahat midir, böyle mi mümkün oluyor? Yokluk deminde yaşamaya başlayan ruhun, “varlık deminde” tecessüm etmesi, mümkün olan işlerden midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruh, “yokluk deminde”, seyahat edebilmekte ve “varlık demine” istediği yerden (mekandan) girebilmekte midir? “Yokluk deminde” seyahat etmesi mümkün işlerden ise, zamansız seyahat etmektedir ki, zamansız seyahatteki hareketin “hızı” ölçülemez. Kainatın her hangi iki noktası arasında anlık bir zamanda (aslında zamansız şekilde) seyahat edebilir. Zaman dışı bir seyahatten bahsettiğimize göre, kainatın herhangi bir noktasında “varlık demine” girebilir, öyleyse aynı anda birkaç noktada görünebilir. “Yokluk deminde” yaşayabilen ruh, “varlık deminin” herhangi iki veya daha çok noktasında varlığa karışabilir, böyle midir?
Tayyi mekan bahsindeki sır, zaman ile ilgilidir. “Zamansız hareket” mümkün olan işlerdense (ki mümkün görünüyor), varlığın birçok noktasında bulunabilmek mümkün olmalıdır. Zaman dışı seyahat imkanı, zamanın içine istenildiği vakit ve noktadan girme imkanı verir. Buradaki sorulardan biri de, ruhun, kendine teslim edilmiş olan beden dışında tecessüm etme istidadı olup olmadığıdır, tecessüm edebilmekte midir?
*
Halvetimize mealciler, Müslüman rasyonalistler gibi sığ anlayış sahipleri burnunu sokmasın. Zamansız hareket bahsine mikro fizik bilimi bile ulaştı, bazı parçacıkların hareketlerini “zamansız hareket” ile açıklamaktan başka yol bulamaz hale geldiler. Her ne kadar zamansız hareket bahsini, kendilerini mahkum ettikleri pozitif bilim mecrası içinde idrak ve izah edemiyorlarsa da… Maddenin (yani varlığın en kesif ve en adi türünün) bir parçası bile zamandışı hareket istidadına sahip olabilecekse, ruh gibi kainattaki en kıymetli varlığın bu işleri yapması alelade vakıalardan olmalıdır. Müslüman rasyonalistler, rasyonalizmde ısrarcı iseler, önce rasyonalizmin günümüzdeki ufkuna ulaşsınlar, aklın ve müspet ilimlerin nerelere kadar vardığını görsünler.
*
Bu gün için mühim bir meselemiz var, İslam İrfan Müktesebatı, asırlardır çok ileri noktada. Yirmi birinci asır fizik ilminin ulaştığı seviye, asırlarca önce arifler tarafından müritlerine dinlenme (teneffüs) esnasında anlatılmıştır. Fizik ilminin, mikro fizikte ulaştığı nokta olan kuant alanlarını tarif için kullandıkları ifade, asırlarca önce Şeyh’ül Ekber hazretleri tarafından beyan edilmiştir. Muhiddin-i Arabi hazretleri, varlığın özü için, “deniz dalgaları gibidir” ifadesini kullanmış, fizik ilmi de kuant alanları için, “bir kımıldama, kıpırdama hali” ifadesini kullanıyor. İbn-i Arabi hazretlerinin ifadesi, asırlarca, keşif ehli dışındaki ilim erbabı tarafından “mecaz beyan” şeklinde anlaşılmış, oysa bu gün görülmüştür ki vakıanın “aynen beyanıdır”
Biliyoruz ki arifler, tasavvuf yoluyla ve müşahede usulüyle varlığın hakikatine doğru ilerlemişlerdi. O yolda o kadar ileri gittiler ki, fizik ilminin bu gün geldiği nokta, o yolun eşiğidir. İslam ilim mecralarından biri olan tasavvuf, batının tek bilim mecrası olan pozitif bilimin anlayacağı ve ulaşacağı bir kıymet irtifa değil.
Mesele şu; Hala İslam İrfan müktesebatına “mecaz” muamelesi yapıyoruz, bu sığ anlayışı bırakmalı, en azından müspet ilimlerin ulaştığı seviyeye kadar ki kısmı, irfan müktesebatımızı esas alarak tetkik etmeliyiz. Yanlış anlaşılmasın, müspet ilimlerin verileri ile irfan müktesebatımızı harmanlamak, terkip etmek, birbirine karıştırmak gibi usul dışı, muhit dışı işler değil bahsini ettiğimiz husus. Batının pozitif bilimlerinin verimleri ile İslam İrfan Müktesebatını harmanlamak, erkek hayvan ile dişi insanı evlendirmeye benzer, evliliğin farklı cinsler (erkek, dişi) arasında yapılması şartını yerine getirmiş olmayı kafi saymak gibi bir sığlıktır.
İslam İrfanında, hususiyetle tasavvufta ulaşılan irtifa ve o irtifada elde edilen bilgi ve hikmetler o kadar kıymetlidir ki, bir avucu “akıl alanına” taşınsa, bugünkü teknoloji bin yıl ileriye fırlar. Yapılabilecekse eğer, yapılması gereken budur. Batının pozitif bilim müktesebatının ulaştığı seviyedeki verileri, sadece “malzeme” olarak ele alır, o seviyedeki irfan müktesebatı esaslarımızı da mikyas kabul edersek, yeni bir çağ başlatabiliriz.
Misilsiz bir tefekkür patlaması, mukayesesiz bir teknoloji hamlesi, tarihte benzeri görülmemiş bir medeniyet inşası başlatabiliriz.
Meselenin düğümü tasavvufun elinde, anahtarı da onların elinde… Zamanı gelmemiş midir? “Zamanı gelmiştir” diyemiyoruz ancak soruyoruz; “zamanı gelmemiş midir?”. Edepsiz ve cahillerin patavatsız soruları gibi kabul edilmesin halimiz, mutasavvıfların küçüklerine “ibn’ül vakt”, büyüklerine ise “ebu’l vakt” dendiğini bilenlerdeniz. Zamanı gelmediyse gelmemiştir, itiraz eden namerttir.
Ne yapıyoruz öyleyse? Bir ümidin peşinde koşuyoruz, biliyoruz ki, tasavvufta, sorulan soruya cevap verilir, hem de soranın hacmince… Ümidimiz o ki, soruyor olmamız, zamanının geldiğine işaret olsun. Soruya cevap verilmesi asıl olduğuna göre, sorulmadığı müddetçe zamanı gelmiş olmaz, zaten bir şeyin zamanı gelmişse, önce soru olarak doğar, sonra cevap olarak, daha sonra da tezahür eder. Böyle miydi zuhurat silsilesi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir