“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ

“BÜYÜKLERE” SORULAR-2-YAZI SERİSİNİN LÜZUMU VE USULÜ
Bu yazı serisinde sorular soracağız. Her yazıda bir soru soracak, sorunun izahını yapacağız. O soruya neden ihtiyacımız olduğunu, cevabının hangi meselemizi çözeceğini izah edeceğiz. Sorunun izahı, sorunun cevabı değil, soruya olan ihtiyacı göstermek içindir. Soruların her biri, belli bir tefekkür sürecinden geçmiş, sürecin sonunda ortaya çıkmıştır. O süreçteki (istikametteki) tefekkür faaliyetinin devam edebilmesi için sorunun cevaplanması gerektiği zannındayız.
Sorunun izahı, soruyu ortaya çıkaran tefekkür sürecinin izahıdır. O süreç izah edilmeden sorulacak soru, bidayeti ile nihayeti arasındaki irtibat görünmediği, çerçevesi gösterilmediği için anlamsız kalır. Anlamsız soru olmaz, anlamsız soru sormak anlamayanların işidir. Sorusunu izah edemeyenler, o soruyu sorma liyakat ve ehliyetinde değillerdir, bu sebeple de muhatap alınmaları gerekmez. Öyleyse soruların izahı gerekir.
Önce bir mevzudaki (alandaki) soruları toplu olarak ve izah etmeden yayınlayacağız. Devamında ise soruların her birini bir yazıda tekrar soracak ve sorunun izahını yapacağız. Bir mevzudaki soruları toplu olarak yayınlama sebebimiz, o mevzudaki soruların birbirinin devamı mahiyetinde olmasıdır. Önce toplu olarak yayınlamakla, mevzuun umumi çerçevesini göstermiş, soruların birbiri arkasına geldiğini ve birbirini tamamladığını işaretlemiş olacağız. Soruları toplu olarak yayınlamadığımız takdirde, her sorunun izahını yaparken tekrara düşmek, izahı şişirmek durumunda kalırız. Bundan imtina etmek için her mevzuun sorularını toplu olarak yayınlama ihtiyacı hissettik.
Bazen soruların izahı, soruların cevabı gibi görünebilir. Zaten sorularla meşgul haldeyiz, cevaplarını ufkumuzun ulaştığı her seviyede arıyoruz. Soruların bazılarını cevapladığımızı da düşünüyoruz, bu ihtimalde dahi kendi cevaplarımızın “doğru” olup olmadığını takip etmek, aynı zamanda başka doğru cevapların da olabileceği ihtimalini yok saymamak için soruyu soruyoruz.
Cevabını bildiğimizi zannettiğimiz sorular da dahil olmak üzere, hiçbir soru hiç kimseyi imtihan etmek için sorulmuş değil. Yapmaya çalıştığımız iş, sadece tefekkür faaliyetinin başlaması, tefekkür mecrasının açılması, tefekkür patlamasının tahriki, tefekkür havzasının oluşması gibi “güzel” neticelere vesile olmaktır. Soracağımız soruların tefekkür patlamasını tetikleyeceğini iddia etmek gibi ukala bir tavır içinde değiliz fakat biliyoruz ki okyanus bile damlalardan mürekkeptir. Bir damlacık katkıda bulunabilirsek eğer, şeref madalyası olarak boynumuza asarız.
*
Soruların belki tamamı belki de kahir ekseriyeti İslam İrfan Müktesebatında mevcuttur. Belki de zamanında sorulmuş ve cevaplanmış, belki de sorulmadan cevaplanmıştır. Engin müktesebata ulaşamaz, erişemez, okuyamaz hale geldiğimiz için, bir kısmının orada bulunup bulunmadığını, cevaplanıp cevaplanmadığını bilmiyoruz. Bu sebeple sorularımız, tekrar mahiyetinde olabilir, bu ihtimalde cahilliğimiz sübut bulur ki biz buna razıyız, yeter ki cevaplarını bulalım.
İslam İrfan Müktesebatının cahili olduğumuz hususu zaten sabit. Tüm müktesebata vakıf olmak, müktesebatın hacmi dikkate alındığında kabil değil, kaldı ki müktesebatın tahsili bu gün için mümkün de değil. Müktesebatı oluşturan eserlerin çoğu el altında değil, ulaşılabilir değil, kahir ekseriyeti ise Arapça… Hal böyle olunca, soruları cevaplama ehliyet ve liyakatine sahip olanlar, halimizi, acizane tefekkür çabasında bir garip olarak düşünsünler ve soruları cevaplamaktan imtina etmesinler.
Netice olarak düşünmeye çalışıyoruz, bu çaba bizi tabii olarak birçok sorunun eşiğine getirip bırakıyor. Nefsimizi ayakaltına alıp soruyoruz, aklımızı zapt altına alıp soruyoruz. Bilmediğimiz ve anlamadığımız eşikte kıvranıp duruyoruz. Biliyoruz ki akıl her soruya cevap verir, asla “bilmiyorum” deme hassasiyetine sahip değildir. Akıl, yerini ve haddini bildiği müddetçe mukaddes, mevziini bilmediği ve haddini aştığında ise melun bir alettir. Mukaddes olan akıl, “akl-ı selim” olandır, akl-ı selimin en bariz hususiyeti de haddini bilmektir. Haddimizin önünde duruyor, bir mana ve kıymet dilencisi gibi etrafa bakınıyoruz, hakikatten küçük bir payı, sadaka olarak veren çıkar ümidiyle…
Beylik laflar etmeyi beceremeyen biri değiliz, soruların cevaplarını sağlam bir mantık örgüsüyle harmanlar ve piyasaya sürebiliriz. Ama biliyoruz ki mesele mantık, mantık örgüsü, akıl, zeka ile ilgili değil. Mantık örgüsünün sağlam olması, aklın hacimli ve girift izahlar yapması, anlayışın “doğruluk teminatı” için kafi değil. Belli bir mesafeden sonra akıl atından inmeyenlerin uçuruma atladığının sayısız misali var, yüzlerce yıllık müktesebattan bunu bile anlamayan akıl ile nereye kadar gidilebilir? Calib-i dikkattir ki ahmaklığın kaynağı akıldır. Akıl, haddini bildiğinde “makul” olanın, haddini aştığında ise ahmaklığın kaynağıdır. Dikkat, hassasiyet ve samimiyet ister.
Bu hassasiyet ve düşüncelerle soruyoruz. Sorularımız, hakikat kaygısının tahrik ettiği tefekkür cehdinin neticeleridir. Cevaplanmasını istiyoruz, can-ı gönülden istiyoruz.
*
Soruları kimlere soruyoruz? Önce tüm Müslümanlara soruyoruz, en cahili bile İrfan müktesebatından bir kitap okumuş, bir hususu öğrenmiş veya anlamış olabilir. Sonra alimlere soruyoruz, müktesebata vakıf olması gereken gerçek alimlere… Nihayet mutasavvıflara soruyoruz, bu soruların nihai muhatabının onlar olduğunu düşünüyoruz.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir