“BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-4-BİRİNCİ KISIM BİRİNCİ SORU
SORU;
“1-Allah, insanlığı yarattığından bu yana, kendisine iman edilmesini talep ve emretmiştir. Fakat kendisini hiçbir zaman, hiçbir insana göstermemiştir. Bu sebeple, “gaibe iman” edilmesi, talep ve teklif edilmiştir ve bu hususiyet imanın merkezi mevzuu olmuştur. Bununla beraber, kadimden beri akıl, “var mı, yok mu” sorusuna cevap aramıştır. Bu soru aslında insanlığın tek sorusudur ve diğer tüm sorular bunun tafsilatından ibarettir.
Sidretül-Müntehanın ötesine davet edip, huzuruna aldığı Habibi için iman, artık “maluma iman” haline gelmiş olmalı değil mi? Ve huzuruna aldığı Habibi’ne zımnen şunu mu söylemiş oluyor; “Habibim, kullarıma, beni görmeden inanmalarını (gaibe iman etmelerini) emrettim lakin sen gör, bil ve şahitlik et ki, ben varım”.”
SORUNUN AÇIKLAMASI;
Bu soru öncelikle Risalet telakkimizle ilgilidir. Nasıl bir Risalet’e inandığımızı bilmemiz gerekiyor, umumi olarak Risalet’in ne olduğu, hususi olarak da Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizde nasıl terkip ve tecelli ettiğini, çapımızca anlama ihtiyacı içindeyiz.
Allah Azze ve Celle, insanlık alemiyle kelami münasebetini Resulleri ve Nebileri münasebetiyle kurmuştur. Allah Azze ve Celle’nin varlığını, isim ve sıfatlarını O’nun hususi kulları olan Resul ve Nebilerin haber vermesiyle biliyoruz. Bu sebeple, bilgi, ilim, tefekkür telakkilerimiz, Risalet ve Nübüvvet ile başlar. Varlık telakkimizin bidayet Allah Azze ve Celle’dir ama bilgi telakkimizin (epistemolojimizin) bidayeti Risalet’tir. Allah Azze ve Celle’yi bize haber veren Risalet olduğu için, bilgi telakkimiz dünyadan başlayıp, ukbaya doğru uzanır.
Müslümanların günümüzdeki en ciddi meselesi, Risalet anlayışlarındaki savrukluktur. Risalet telakkisi yerli yerinde (kendi merkezinde) olmadığı için bilgi telakkimiz ve tertibimiz dağıldı. Risalet telakkisi doğru olmazsa, Risalet’in haber verdiği Allah Azze ve Celle’yi doğru tanıma imkanı var mıdır? Allah Azze ve Celle, herhangi bir varlıkla (ve Risalet ve Nübüvvetle) mukayese edilmeyecek mutlak varlıktır. Böyle olması Risalet hususunda anlayış zafiyetleri oluşturuyor, oysa Allah Azze ve Celle’yi Risalet’in haber vermesi ve Risalet’in haber verdiği şekliyle bilme imkanına sahip olmamız, varlık telakkisi cihetinden değil ama bilgi telakkisi cihetinden Risalet’i önceki mesele haline getirmiyor mu?
Varlık telakkisi ile bilgi telakkisini birbirine karıştırmaktan kaynaklanan sayısız mesele var. İman, varlık telakkisinde inşa edilir ama imanı inşa eden bilgi telakkisidir. İnanmaya Allah Azze ve Celle’den başlarız ama Risalet’in bildirdiği şekilde inanırız.
*
Tüm insanlık gibi tüm Resul ve Nebiler de “gaibe iman” etmiştir. Resul ve Nebilerin içinde de Allah Azze ve Celle’nin huzuruna (miraca) çıkan olmamıştır, bilgiler bu istikamettedir. Nihayet ilk ve son Resul olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz, “huzura” alınmış, varlık sınırı olan Sidretül Münteha’yı aşmış, O’nunla sohbet (tabiri caizse) etmiştir.
“Huzur”a vasıl olabilmek, dünyadaki hayatının her nefesini ibadet ile geçiren, bir mekruh bile işlemeyen insanların vefatından sonra bile ulaşabilecekleri bir menzil olmadığına dair bilgimiz var. Dünyadaki hayatı devam ederken ve vefat etmeden o makama çıkarılması, imtihandan azade tutulduğu anlamına gelmiyor mu? İmanın, “gaibe iman” olmaktan çıkıp, “maluma iman” haline gelmesi, imtihanın verası değil midir? İmtihanı en yüksek seviyede vermiş olanların bile vefatlarından sonra ulaşabilecekleri makamın misilsiz ve mukayesesiz daha yükseğinde olan o makam, imtihanla irtibatsız şekilde sunulan bir ihsan değil midir?
*
Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize “ihsan” edilen makam, iktisabı mümkün olmayan bir irtifadadır, sadece ihsan ile sahip olunur. O makam (miraç), bu dünya ile ahiret arasındaki perdenin kalkmasından ve iki dünya arasındaki seyahatten çok daha ileri bir merhaleyi (makamı) gösteriyor. Dünyadan ahirete gidilemediğini, gidebilmek için ancak ölmek gerektiğini, ölüp diğer aleme gidenlerin ise bu dünyaya geri dönemediğini biliyoruz. Dünya ile ahiret veya başka alemler arasındaki perdenin, sıradan insanlar için aşılmaz mahiyette olduğu, o perdenin Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz için kaldırıldığını, irtihalinden önce ahireti (cennet ve cehennemi) gördüğünü, oradan çok daha yüksek irtifalara çıktığını miraç hadisesi ile öğreniyoruz.
Öyleyse dünya ile ahiret arasındaki perde nedir, aşılması için tek şart ölüm müdür, bu perdenin aşılması Risalet’e mi münhasırdır? Miraç bahsi dışında, sadece dünya-ahiret perdesini kaldırmak, mümin kullar için mümkün müdür?
Tasavvufun bu soruyu “evet” diye cevapladığını biliyoruz, tasavvuf ilmi dışında bu mesele nasıl anlaşılabilir, nasıl anlaşılır kılınabilir? Tasavvuf “ruhi ilimler”den olduğu için, müşahede ve tecrübesi münferittir, şahsa ait ve şahısla sınırlıdır. Tasavvuftaki ruhi (kalbi) yolculuk, bu bahsin tek güzergahı mıdır?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir