“BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-5-BİRİNCİ KISIM İKİNCİ SORU
SORU
2-Miraç, ruhen ve bedenen vakidir. Bedenin (yani maddenin) Allah’a o kadar yakın olması muhaldir, galiba “Sünnetullah”ın tüm kaidelerine mugayirdir, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin bedeninin dahi Allah Azze ve Celle’ye o kadar yakın olmasının “ihsan” dışında bir izahı var mıdır? Bunu mümkün kılan bir “Sünnetullah” kaidesi ve tecellisi mevcut mudur, mevcut ise başka şahıslar veya varlıklar veya hadiseler için de cari midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Yaratılmış varlıkların Allah Azze ve Celle’ye, miraçtaki kadar yakın olması tabii ki aklın ötesindedir. Aklın ötesinde olması, mümkün olmadığı manasına gelmez, sadece akılla anlaşılmayacağını gösterir. Zaten mümkün olmuştur, miraç haktır. Akılla anlaşılmayacağını bildiğimiz bir mevzuda aklımıza meşgale aramıyoruz, anlamaya çalıştığımız husus, anlaşılmazlık sınırının neresi olduğudur.
Mutlak meçhul alanın (mutlak gayb alanının) sınırı neresidir? İnsanın ufku neresidir? Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilen bu makam, O’nun beşer olma cihetiyle ilgili midir? Yani O’nun beşer olması sebebiyle mi o makam ihsan edilmiştir yoksa Allah Azze ve Celle’nin “Habibi” olduğu için mi? Oradaki sır nedir?
Sünnetullah kaidelerinden hiçbiri ile izahı kabil değilse ve başka bir varlık için muhal ise ne yükseklikte bir ihsandır? Aklı çıldırtacak, şuuru patlatacak, ruhu haşyete boğacak bir ihsana nail olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz hakkında, övgünün mübalağası olur mu? O’na, ilah dememek şartıyla, hakkıyla övmek kabil midir ki övgüde mübalağa yapılabilsin.
*
Anlar gibi olduğumuz mevzu, o makamın Efendimiz Aleyhisselatü Vesselama münhasır olmasıdır. O’na münhasır olması sebebiyle ve başka hikmetlerle o makam, iktisap edilebilir değildir. Tam bu noktada sorulması gereken soru; iktisap edilebilir irtifaın (makamların) sınırının neresi olduğudur. Allah Azze ve Celle’ye yönelişin yani tevhid güzergahında mesafe almanın iktisabi sınırı neresidir? İnsan, cehdiyle, gayretiyle, ameliyle nereye kadar yükselebilir? Tevhidin mühim sorularından birisi budur.
Miraç, tevhid yolculuğunun güzergahı olmalıdır. O güzergahın müntehasına ulaşmak Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize hasredilmiştir ama güzergah müminlere açık olmalıdır. Başka bir ifadeyle, müntehası müktesep değildir ve ihsandır, o ihsan da Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize hasredilmiştir, müminlere ise o güzergah tabii olarak açıktır lakin her mümin (müntehası mahfuz olmak şartıyla) o güzergahta mesafe alabilir. Böyle midir? O güzergahın müntehasının münhasıran Efendimiz Aleyhissalatü Vesselama tahsis edilmiş olması, yolun da münhasıran O’na tahsis edildiği manasına gelir mi? O yol Risalet güzergahı mıdır?
O yol veya başka bir yol, neticede Allah Azze ve Celle’ye vasıl olmanın bir yolu olmalı değil midir? Efendimiz Aleyhisselatü Vesselama, o yolun müntehasına kadar mübarek bedeni ile gitmek ihsan edilmiştir, müminler için de bedenleriyle o güzergahta mesafe almak kabil midir? Yoksa o yol, müminler için sadece ruhi-kalbi yolculuğun mümkün olduğu bir güzergah mıdır?
Müminler o güzergahta sadece ruhi-kalbi yolculuk yapabileceklerse, bunun ilmi nedir? Bu ilmin adına tasavvuf dendiğini biliyoruz, öyleyse tasavvuf, “ruhi ilimler” mecrası mıdır? Sadece ruhi yolculuğun yapılabileceği bir güzergah için Müslümanlar ruhi ilimlere (ledünni ilimlere) neden ihtiyaç duymuyorlar?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir