BÜYÜME PROJEKSİYONU İLE BÜYÜME AZMİ PARALEL OLMALIDIR

BÜYÜME PROJEKSİYONU İLE BÜYÜME AZMİ PARALEL OLMALIDIR
Türkiye, uzun dönem “iç işleri” olmayan bir ülkeydi. Batıya o kadar angaje olmuştu ki, iç işleri yani “mahrem hayatı” olmayan bir ülke halindeydi. İç işlerini kendi tanzim edemeyen bir ülkenin, dış işleri zaten olmaz, olamazdı. Batı angajmanının ne kadar derin olduğu cumhuriyet dönemi incelendiğinde anlaşılır, hukuk metinlerinin bile batıdan alınması, bu durumun vahametini gösterir. Bir milletin en “mahrem” konusu hukuktur, hukuku bile tercüme edilen bir ülkenin “kendi hayatı” yoktur. Başkalarının hukuku, “başkalarının hayatı” demektir. Batının bu kadar mahrem hayatımıza (iç işlerimize) nüfuz ettiği bir ülkede, batıdan bağımsız bir karar alabilmek, globalizm veya evrensellik perdesiyle kamufle edilmiş bir tür hayalperestliktir. Bu hastalığın yakın zamana kadar ilacı da yoktu.
Bir ülkenin iç işlerinin olması, başkentinden idare edilebilmesiyle mümkün. Dünyada hala kendi başkentinden yönetilen ülke sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Türkiye yüz yılı aşkın süredir, başkentinden idare edilmek bir tarafa, herhangi bir vilayeti bile hükümet konağından (valilikten) yönetilebilen bir ülke değildi. Sadece siyasi, iktisadi, askeri işgal değildir maruz kaldığı, onlar kadar belki daha önemli, kültürel ve entelektüel işgal altındaydı. Başkentinden idare edilebilecek bir kültür altyapısı ve entelektüel birikimi de yoktu.
Türkiye on yıldır, bağımsızlaşma sürecine girdi. Son iki asrın rüyasıdır bu… Önce kendine bir başkent oluşturmak, başkentin “dehlizlerindeki” pislikleri temizlemek, entelektüel alanda “zehirli telkin ve tesirlerden” kurtulmak, kendi “öz hükümetini” kurmak için çaba gösteriyor. Cenab-ı Allah’ın yardımı olmasa bu işi yapmak imkanı asla yoktu. Batının 2009 iktisadi buhranı akıl formlarını dağıttı, iktisadi yapılarını toparlamaya çalışırken, akıl formlarını toparlamayı unuttular. İktisadi buhranın da büyüğü önümüzdeki yıl gelecek ve tüm batı merkezleri nefeslerin tutmuş halde o “büyük dalgayı” bekliyorlar. Tedbir bile alamadan, aldıkları tedbirlere güvenemeden, ne yapacakların bilemez halde, nutku ve aklı tutulmuş halde “mukadder yıkım” için geri sayımla meşguller.
Dünya konjoktürü Türkiye’nin bağımsızlığı için hiç bu kadar müsait olmamıştı. İkinci dünya savaşının ve soğuk savaşın güç merkezleri zayıflıyor, dağılıyor, çözülüyor ve dünya, yeni güçler mihverinde yeni denge arayışlarına sahne oluyor. Türkiye’nin bu döneme güçlü bir hükümet ile girmesi, Allah’ın açık yardımı.
Türkiye on yıldır kendi içinde dönüşüyor, merkezini, başkentine taşımaya çalışıyor, batı angajmanında kurtulmaya ve bağımsızlaşmaya uğraşıyor. On yılın beş-altı yılında batıyla hiçbir çatışmaya girmeden ülkenin içini toparlamaya çalışması, devleti yeniden kurmayı denemesi isabet olmuş. O süre içindeki gelişmeler, on yılın ikinci kısmındaki gelişmeler için altyapı oluşturdu. Bir taraftan batının zayıflaması, çözülmeye başlaması diğer taraftan dünyanın yeni denge arayışlarına sahne olması, bağımsızlaşmanın şartlarını tamamen oluşturmasa da, “hareket serbestisi” kazandırdı. Cumhuriyet tarihinde ilk defa ülkenin “içişleri” oldu. İlk defa savaş araç gereçlerindeki stratejik unsur olan “yazılımı” kendisi üretti ve savaş uçak ve gemilerinin “düşman tarihini” Ankara yapmaya başladı.
İçişleri olan bir ülkenin (devletin) dışişleri olurdu, Türkiye, dört-beş yıldır içişlerine sahip ve hakim hale geldiği içindir ki, dışişleri diye bir alan açmaya başladı. Türkiye “içişlerine” sahip olmaya başladığında büyük kavga başlamıştı, “dışişlerine” de sahip olmaya başladığında, kavga şiddetlendi. Meselenin umumi manzaradan (büyük resimden) görüleni bu… Bu şuna yardım etmiş, o buna destek vermiş gibi değerlendirmeler, “kırıntı fikir” jimnastiklerinden ibarettir.
*
Bir ülkenin on yılda hem içişlerine hem de dışişlerine sahip olabilmesi, yirminci asırda hayalden öte hadiseydi. Sadece içişlerine sahip olabilmek için “kurtuluş savaşları” yapıldı. Cezayir’de bir milyon şehide malolan kurtuluş savaşı sonunda, içişlerine bile sahip olmayan bir hükümet(!) kuruldu. Yani savaş bitiren anlaşma yapılır yapılmaz, Fransa’nın tüm hukuku, kültürü, siyaset ve idare birikimi, kurtuluş savaşı veren “elitler” tarafından Cezayir’e taşınmaya ve tatbik edilmeye başlandı. Bir milyon “can maliyeti”, Cezayir’de sadece “müstemleke valilerinin” isimlerini değiştirmeye yetmişti. Kurtuluş savaşıyla kazanılan hak, müstemleke valilerinin isminin “Müslüman” ismi olmasıydı ama tatbikat aynıydı. Sadece “içişlerine” sahip olabilmek bile bu kadar pahalıydı.
*
Ankara onlarca yıldır başkent değildi, batılı ülkelerin bölge istasyonuydu. Ankara başkent haline gelince, “kendinde merkezleşti”, tabii olarak her merkez gibi bir muhit ihtiyacı doğdu. İşte dışişlerinin başlama miladı budur.
Ankara’nın “başkent” haline gelmesi batı için zaten kafi derecede tehlikeliydi. Muhit ihtiyacı doğduğunda ve bu ihtiyaca yöneldiğinde ise tehlike dehşet boyutlara vardı. Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin hikmetine bakın ki, tam o sıralar Arap baharı başladı ve muhit haritası kendiliğinden oluşmaya başladı. Arap baharının CHP hükümetine denk geldiğini hayal edin veya daha önceki hükümetlere, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz gibi başbakanlara tevafuk ettiğini düşünün, Türkiye ancak Arap baharına karşı “dalga kıran” rolüne sahip olurdu.
Zamanın istikametine (kadere, ilahi plana) muvafık olarak hareket etmek, başarının olmazsa olmaz şartıdır. Bu şartın kuvvet ile ilgisi yoktur, zira Allah’ın kudretinin üzerinde bir kuvvet yoktur. Zaman, İslam’ın kalbine doğru akıyor, üzerlerine ölü toprağı serpilmiş olan Müslümanlara “ruh” üflüyor, onları diriltiyor. Hangi ülkede nasıl gerçekleştiği veya her ülkede farklı şekillerde gerçekleşecek olması bizi aldatmasın, ümitsizliğe sevketmesin, ruh üfleyen bu nefes tüm Müslüman ülkelere uğrayacak ve bir şekilde tesiri altına alacak.
Her başkent bir ülkeye ihtiyaç duyar. Her ülke de, işbirliği yapacağı, birlikte projeler gerçekleştireceği çevre ülkelere… Bunun emperyalizm ile ilgisi yok. Kültürün ise siyasi sınırları olmaz, her kültür sirayet etmek, hayat alanı oluşturmak, genişlemek temayülündedir. Varsa bir kültürünüz, medeniyet düşünceniz, mutlaka kendine bir saha arayacaktır. Türkiye, idari ve siyasi bağımsızlaşma sürecinde hızla yürürken, kültür ve medeniyet üretimlerini artırmalı. Çünkü zaten bir kültür ve medeniyet havzasında yaşıyor ve onun merkezini teşkil ediyor.
*
Türkiye’nin içişlerine sahip olabilmesi bile ciddi çatışmaları tetiklemişti. Hatırlayın, kaç tane darbe planı yapıldı, kaç tanesi teşebbüs aşamasında kaldı, bu ülkede, ülkenin meclisi kendi iradesiyle cumhurbaşkanını seçememişti. Bu hadiseler geçti gitti diye, şaka gibi gelmeye mi başladı?
Dünya konjonktürünün de nispeten müsait hale gelmesiyle birlikte bir müddettir Türkiye dışişlerini oluşturdu. “İçişlerine” sahip olmak için yaşadığı çatışmaları hatırlayınca, “dışişlerine” sahip olmak istediğinde her şeyin güllük gülistanlık olmasını mı bekliyoruz?
PKK’nın Gaziantep eyleminin korkunçluğu, hiçbir ideolojik özelliğinin bulunmaması, en asgari insani vasıfların bile altında olması, müstakbel ve muhtemel çatışmaların derinliği, çapı ve korkunçluğu hakkında bir fikir veriyor olmalıdır. Arap baharının oluşturduğu “muhit” ve bu ülkelerde yeni kurulan hükümetlerin “çevre savunma hattını” kurmaya başlaması, mücadelenin merkezde yoğunlaşacağını gösteren açık alametler. Merkez ile muhit arasında örülecek olan sağlam ağ, bir müddet sonra bu bölgeye müdahale imkanını ortadan kaldıracak. Türkiye’nin, başlangıçta “içişlerine” ve “dışişlerine” sahip olabileceğine ihtimal vermedikleri için tedbirsiz yakalananlar, bu günde içinde bulundukları zor durumdan dolayı doğrudan müdahaleyi göze alamıyorlar. Öyleyse yapacakları iş, PKK gibi silahlı terör örgütlerini desteklemek ve bunlara en dehşetengiz eylemleri yaptırarak, maliyetin ne olduğunu, olabileceğini göstermek… Diğer taraftan, halk arasındaki bazı fay hatlarını harekete geçirecek, birbirine karşı düşmanlık tohumları atacak, sosyal çatışma ve iç savaş ihtimalini artıracak “silahsız terör örgütleri” kurmak, varolanları harekete geçirmek isteyeceklerdir. Evet, batı çöküyor, güç kaybediyor, inisiyatif elinin altından kayıp gidiyor, bundan dolayı doğrudan müdahale edemiyorlar ama dolaylı müdahalelerinin insaf, vicdan, akıl ve insanlık gibi tüm haysiyet ifade eden değerleri aşacak şekilde gerçekleştireceklerinden kimsenin şüphesi olmasın.
*
İçinde bulunduğumuz şu aşamada Türkiye’nin karar vermesi gereken konu şu; büyüme projeksiyonu için ihtiyacı olan büyüme azmi, dirayeti, kararlılığına sahip olacak mı, yoksa, eski günlere dönüp dışişlerini kaybedecek ve içişlerini savunma derdine mi düşecek? Türkiye’nin aldığı mesafe çok fazla… O kadar fazla bir mesafe aldı ki, gerçekten kendi kabuğumuza çekilsek bile buna hiçbir ülke inanmayacak. Çünkü bu kadar mesafeyi almayı (bu kadar işi yapabilmeyi) dünyaya gösterdi, geri çekilirse, savunma pozisyonuna düşerse, üzerine gelecek olan düşman kuvvetlerinin sürekli artacağını bilmeli.
Türkiye’nin stratejisi şu olmalı; askeri savunmada kalmalı ve bunu güçlendirmeli, siyasi ve iktisadi alanlarda sürekli, kesintisiz ve her gün şiddetini daha da artıran oranda taarruzuna devam etmeli. Bunları yaparken, içeride, büyüme projeksiyonunu güçlendirmeli, bunun için ihtiyaç duyduğu manevi (moral) kaynakları harekete geçirmeli, büyüme azmini, dirayetini, cesaretini tahkim etmeli.
PKK ile mücadelenin büyük bir kısmı, büyüme projeksiyonunu devam ettirmesi, daha da büyütmesi, arkasına misilsiz bir “irade ve cesaret” koymasıdır. Büyüme projeksiyonunun başlangıcında problemlerin artması aldatıcıdır, büyüme gerçekleşmeye, mevziler kazanılmaya başlandığında durum tersine dönecektir. Küçük olanın büyüme çabası problemlidir ama büyüdüğü zaman problemler azalır.
Mısır’ın kendine gelmesi, Suriye devriminin tamamlanması Türkiye’nin savunma hattını, sınırlarının çok ötesine taşıyacaktır. Savunma hattını ne kadar ileride kurarsanız, “güvenli alanınızı” o kadar genişletirsiniz. Türkiye yakın gelecek savunma hattını Şam’da, Kahire’de ve daha ileride kuracaktır. Bu günkü problemler de o zaman komik kalacak. Evet, bunun bir bedeli olacak ama kim ki bedelsiz bir fayda istiyorsa komedyenlik yapıyor demektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir