Cümle Âlemin Efendisi’ne (s.a.v.) hâlnâme

Cümle Âlemin Efendisi’ne (s.a.v.) hâlnâme

Zamana kendinden bakılan, bütün zamanı kendinde gösteren ayna, aynasında iki dünya huzurunu bulduğum Efendimiz.

Önce kuşların yuvası bozuldu dünyada. Ufuklarından çekildi fecir pırıltıları. Bir çiçekle, bir yüreğe insafı yok zamanın.

Bir çığlık yükseliyor dünyadan, insanların ruhu mâsiva pazarında. Çiğniyorlar Hak muştulayan mabetleri, dillerinden karanlık akıyor. Sulara gam düşmüş hilkatine kir karıştığından; kötülük, zulüm ve korku kol geziyor.
Okumaya devam et

Share Button

KUR’AN İLİMLERİ MECRASI

KUR’AN İLİMLERİ MECRASI

(Terkip ve İnşa dergisi 5. sayı)

Kur’an ilimleri mecrası, Sünnet-i Seniyyeyi de ihtiva eden “mutlak ilim” bahsini esas alır. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye hem mutlak ilimdir hem de ilmin mutlak ve nihai kaynağıdır. Bu cihetle ilmin tek ve şeriksiz kaynağıdır. Tevhid bahsinde, nasıl ki açık veya gizli şekilde başka bir ilah edinmek men edilmiştir, onun gibi İslam ilim telakkisinde de kaynak vahdeti vardır ve şeriki olmayan kaynak, “mutlak ilim” olmak cihetiyle Kitap ve Sünnettir. Okumaya devam et

Share Button

MÜDERRİS RİSALET, TALEBE SAHABE

MÜDERRİS RİSALET, TALEBE SAHABE

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye “mutlak ilim”dir. Mutlak İlim; idrak, talim, tatbik ve tebliğ için yirmi üç senede vazedilmiştir. Mutlak İlim, anlık olarak vazedilseydi, idrak ve talimi fevkalade zor, tatbik ve tebliği ise zor olurdu. Allah Azze ve Celle’nin kudreti sınırsızdır, O, muradında mutlak hür, yaratmasında mutlak kadirdir, bu sebeple her nasıl isterse öyle yapardı. Rahmetiyle tecelli etmiş, dininin idrak ve talimini, tatbik ve tebliğini kolaylaştırmış, tedrici şekilde vahyetmiştir. Öyleyse bize düşen, her nasıl vuku bulmuşsa, o şekilde anlamaya çalışmaktan ibarettir. Okumaya devam et

Share Button

CAMİNİN MÜESSESELEŞTİRİLMESİ PROJESİ

CAMİNİN MÜESSESELEŞTİRİLMESİ PROJESİ

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

CAMİ-CEMİYET-HAYAT TASAVVURU
*İslam şehrinin merkezi camidir
“Şehir merkezi” tabiri, bir müddetten beri işyerlerinin yoğunlaştığı nokta olarak anlaşılmaya, şehirlerde bu anlayışa göre kurulmaya başlandı. Osmanlıdaki şehir planlaması, “cami-i kebir”i yani ulu camii merkez alırdı ki bu tatbikat Medine’deki Mescid-i Nebevi ile mutabıktı.
Şehrin merkezinde ne olduğu ile ilgili ve sınırlı bir meseleden bahsetmiyoruz, şehir anlayışının merkezinde ne olduğunu izah etmeye çalışıyoruz. İslami hayatın merkezi ubudiyettir, öyleyse İslam şehrinin merkezi camidir.
Ulu caminin şehir merkezinde olması, mekan haritasıyla sınırlı bir mesele değil, caminin hayatın merkezi olmasıyla ilgili bir bahistir. İslam cemiyeti, günde beş vakit camide cem olur ve oradan tekrar hayata döner. İslam cemiyetinde hayat, cami ekseninde deveran eder.
Cami, İslam cemiyet ve şehrinde, sadece namaz kılınacak bir mekan tertibi değil, içtimai meselelerin istişare edileceği, kararların ve tedbirlerin alınacağı, tatbikatın oradan başlayacağı içtimai karargahtır.
Okumaya devam et

Share Button

Efendimiz Aleyhissalâtüvesselâm doğduğunda

Efendimiz Aleyhissalâtüvesselâm doğduğunda
(İçimde cevelan eden âciz kelimelerle kutlu doğumu kaleme almak cüretimi, Efendimiz s.a. v.’ın iltifatına nail olan “Kasîde-i Bürde” nin şairi Ka’b bin Züheyr, “Su Kasidesi”nin şairi Fuzûlî, “Mevlid”in şairi Süleyman Çelebi, “Müseddes-i Mütekerrir”in şairi Şeyh Gâlib üstadlar bağışlasınlar)
—————–
Bir kutlu sancı dolaşır Âmine Hatun’un evinde. Âmine Hatun alıp sancılarını saçar bir göğe, bir toprağa. Rüyasına yatar da bekler muştucusunu. Bir doğumun müjdesiyle uyanır nurlu bir şafakta. Dilinde dualar mukaddes bir ateş gibi yürür damarlarına. Anlamıştı yüreğinde kutlu bir sancının vurduğunu. Hissetmişti mübarek bedeninde nurun bir topak gibi durduğunu.
Okumaya devam et

Share Button

MUSTAFA YILDIZ İLE “ZAMAN-MEKAN-İDRAK” KONULU MÜLAKAT

MUSTAFA YILDIZ İLE MÜLAKAT

Mülakatın takdimi

Türkiye’de efkar-ı umumiyeyi tarassut altına alıp, ilim ve tefekkür derinliği olan kıymetleri keşfedecek ve onlara itimat ve itibar nişanları verecek bir müessese yok. Herhangi bir maden (mesela petrol) araştırması için yüzlerce milyon dolarlık bütçeler ayıran devlet, insanın altın madeni olan tefekkür ehlini bulmak ve demir madenine gösterdiği kadar itibar göstermek hassasiyetine sahip değil. Böyle bir hassasiyetin müessesesi de kurulmadığı için, itimat ve itibar merci ve merkezleri, medyanın şovmenleri tarafından hoyratça işgal edildi. Bu hususta tek teklif sahibi olan Necip Fazıl’ı rahmetle yad etmek ve “Başyücelik Akademyası”nı hatırlamak manevi mesuliyetimiz gereğidir.

Terkip ve İnşa dergisi, tüm ülke sathını takip ve tetkik edecek kaynaklara ve imkanlara sahip değil, bununla birlikte manevi mesuliyetini yerine getirmek için, sadece ilim ve tefekkürdeki teçhizat ve maharetini esas alarak “altın madenlerini”, acizane tespit etmek gayretindedir. Kıymet bilmeyenin Allah Azze ve Celle nezdinde de kıymetinin olmayacağı hikmetince, tespit edebildiğince ehl-i ilim ve ehl-i tefekkürü nazara vermek gayretindedir.

Hakiki ilim ve tefekkür ehlinin, “ben varım, buradayım” diye avazı çıktığı kadar bağırmadığını, böyle bir edayı edebe mugayir bulduğunu biliriz. Ülkedeki medyanın da, kıymetli insanları keşfetmek için bir kuruşluk mali kaynak ve bir saniyelik mesai tahsis etmediği de malum. Bu hal, ülkenin fikir ve ilim hayatının neden inkişaf etmediğinin de hulasası olsa gerek.

Okumaya devam et

Share Button

NAKİBU’L EŞRAF-MEŞAYIH NAİPLİĞİ

NAKİBÜ’L EŞRAF-MEŞAYIH NAİPLİĞİ

Meşayıh niyabeti, cemiyetin kalbi idare merkezidir. Hayatın kalbi-manevi hünkarları olan meşayıh, kendi alemlerindeki makam ve mertebeleri, manevi meclislerinde mahfuz ve cari olmak üzere, zahiri hayat ölçüleriyle bu niyabete bağlıdır.
Meşayıh Niyabeti, velayet iddiasındaki her şahsı hesaba çekmek, imtihan etmek, ceza veya beraat kararı vermek salahiyetine maliktir. Mezkur Niyabet, bu işleri yapmak üzere muvakkat veya daimi “meşayıh şurası” teşkil edebilir.
Meşayıh Niyabeti, cemiyetin ve hayatın merkezini, kalbi daireye ve hassasiyete taşımakla vazifelidir. İhtilafları kalbi hassasiyet ölçülerine göre halletmek işiyle meşguldür. Hayatı, feragat ve fedakarlık, af ve merhamet, teavün ve tesanüt, infak ve ikram üzerine kurmayı gaye edinir. Hak ölçüleri keskindir, Şeriat kat’i ölçülerden mürekkeptir. Oysa kalp merkezinde doğan ve büyüyen edep ve ahlak, munistir, mutedildir, muhittir.
Okumaya devam et

Share Button

AHMET DAVUTOĞLU’NUN ANLAMI

AHMET DAVUTOĞLU’NUN ANLAMI

Ahmet Davutoğlu kimdir ve başbakan adayı olarak açıklanmasının anlamı nedir? Tayyip Erdoğan ile arasındaki temel fark nerede aranmalıdır? Erdoğan’ın başbakanlık ve genel başkanlığını Davutoğlu’na devretmesini nasıl görmek ve değerlendirmek gerekir?

Erdoğan gençliğinden beri siyasetin içinde, dolayısıyla pratiğin içinde, dolayısıyla tefekkürle münasebet yoğunluğu az olan birisidir. Temel tasnif olan tefekkür ve tatbikat sahaları dikkate alındığında Erdoğan, tatbikatçı, yani aksiyon adamı, yani pratisyendir. Yaşadığı pratiğin, mücadelenin yoğunluğu, tefekkür için kafi derecede zaman bırakmaz. Zaten mizaç olarak tefekkür adamı olmaktan ziyade aksiyon adamıdır, pratikte o kadar yoğunlaşması başka bir teşhise fırsat vermez. Bütün bunlara rağmen Erdoğan’ın kesintisiz düşünce faaliyeti içinde olduğunu söylemek gerekir, zira pratiğin yoğunluğu aynı derecede düşünce faaliyetini de gerektirir. Tefekkür adamı olmadığını söyledikten sonra kesintisiz düşündüğünü ileri sürmek bir paradoks veya tezat değil, çünkü Tayyip Erdoğan’ın düşüncesi, yaşadığı pratiğin gerekleridir. Tefekkür adamı veya tatbikat adamı olmak konusundaki temel tasnifimize göre tefekkür adamı olmanın yolu, dünya görüşü çapındaki düşünceden, temel meseleler üzerine kafa patlatmaktan, çetin meselelerde onlarca eser vermekten geçer. “Bir seçimi nasıl kazanırım?” sorusunun peşine düşmek, bu sorunun doğru cevabını bulmak için uykuyu bile kaybetmek, tefekkür adamı değil tatbikat adamı olduğunun delilidir. Doğrusu pratik düşünce meselesinde sahip olduğu maharet ve istidat fevkaladedir ve değme fikir adamının fersahlarca ilerisindedir.
Okumaya devam et

Share Button

NAKİBU’L EŞRAF MENSUPLARININ İSTİHDAMI

NAKİBÜ’L EŞRAF MENSUPLARININ İSTİHDAMI

Seyyid ve Şerif şubelerinden mürekkep “asil neslin” mensupları, resmi ve icbari surette olmamak üzere, devlet teşkilat şemasının hiçbir hücresinde vazifelendirilmemelidir. İhtiramın ikamesi ve ilelebet muhafazası için, ihtilaf kuyusunun kapısı asil nesle kapatılmalıdır.

Devlet, halk nezdinde kıymetli olsa da, iktidarla haşır neşir olmaktan kaynaklanan bir yozlaşma havzasıdır. Her ne yaparsanız yapın devlet cihazı zaman içinde çürür ve çürütür. Sıhhatli ve berrak kalması arzu edilen, böyle kalması şart olan müesseseleri, devletin dışında tutmakta azami fayda var. Devletin dışında tutulan ruh ve akıl sıhhati sabit mihrakları, zinde kuvvetler olarak devletin üzerinde bir tarassut mevkiine yerleştirmek ayrıca bir zaruret. Günlük hayhuya bulaşmayacak, günlük siyaset ihtilaflarına müdahil olmayacak zinde kuvvetler büyük sarsıntıların emniyet koludur.
Okumaya devam et

Share Button

NAKİBU’L EŞRAF-MUKADDİME-

NİKABET TEŞKİLATI-NAKİBU’L EŞRAF-MUKADDİME

Nikabet teşkilatı, Abbasilerden başlayarak İslam Devlet Cihazında ve ananesinde hususi ehemmiyete sahiptir. En son ve en mütekamil haliyle Devlet-i Ali Osmanide ihdas ve tanzim edilmiştir.

Malum olduğu üzere nikabet teşkilatı, Seyyid ve Şerifleri hami olan, onların ahval ve efalini takip eden, diğer nüfus unsurlarından tefrik ile sicilini tutan, lüzumu halinde kendi mensuplarının cezai işlerini (muhakemelerini) gören müessesedir.

Bir neslin baştacı edilmesinin yolu, öncelikle onları tanınır hale getirmek, sonra imtiyazlar tanımak, nihayet devlet cihazında altın ile örülmüş bir sütun yapmaktır. Ehl-i Beyt neslinden bahsedildiğinde ise, hassasiyetin irtifa kesbetmesini, hürmetin ise bazı hal ve hareketlerden (davranışlardan) ibaret kalmamasını iktiza eder. Bu cihetle, fikirde ve amelde, mevzuatta ve tatbikatta Ehl-i Beyti doğrudan işaretleyen, mücevherden inşa edilmiş sarayda iskan eden, ülkenin en itibarlı sicilinin “defter-i tayyibe” olduğunun devlet riyasetinden cemiyetin madun kadrosundaki serkeşine kadar ferd ve cemiyet yekununun kalbine ve kafasına kazıyan bir hukuk, ahlak, adap gerekir.
Okumaya devam et

Share Button

SİYASET AHLAK VE CEMAATLAR

SİYASET AHLAK VE CEMAATLAR
(ANADOLU BULUŞMALARI – 9 / 12–17 Ağustos 2014 Kuzuluk)
PROGRAM:

12 AĞUSTOS 2014 Salı
21.00–23.00 – Açılış, Sinevizyon ve Selamlama Konuşmaları/ Celal Eyinç
Açılış Konuşması: Siyaset Ahlak ve Biz / Turgay Aldemir

13 AĞUSTOS 2014 Çarşamba
Sabah Panel (10.00–11.15) DİN-DEVLET-SİVİL TOPLUM VE CEMAATLER

Moderatör: Halime Kökçe

Sunumlar:
STKlar-Siyaset İlişkisi: Yılmaz Ensaroğlu

Din-Devlet İlişkisi Çerçevesinde İslami Yapıların Devletle ilişkisi: Prof.Dr. Hasan Ayık

Devlet Yapılanmasında Bürokratik Oligarşi: Av Cüneyt Toraman

Öğlen Panel (11.30–13.00) İSLAM DÜŞÜNCE GELENEĞİ VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI

Moderatör: Necla Koytak

Sunumlar:
Şia ve Yeni Yüzleri: Av. Haki Demir

Sufilik Ve Yeni Yüzleri: Prof. Dr. Ekrem Demirli

Ehli Sünnet Ve Yeni Yüzleri: Prof. Dr. Selahattin Polat
Okumaya devam et

Share Button

YAPMA ALİ ÜNAL, KENDİNİ KAYBEDİYORSUN

YAPMA ALİ ÜNAL, KENDİNİ KAYBEDİYORSUN

Ali Ünal bu gün (04.08.2014) çok ağır bir yazı yazmış, ağırlığı ölçü ihlalinden kaynaklanıyor. Ali Ünal’ın son zamanlardaki yazılarında bir muhteva ve merkez kayması yaşanıyor, yazılardan böyle anlaşılıyor, önceden beri mi böyledir son sarsıntılar mı bu hale getirdi, onu bilmiyorum. Ruh halindeki kayma, doğru istikamette değil, yani inkişaf etmiyor, savruluyor ve dağılıyor.

Yazısının başlığı, “Zevk zemzemesi ve gaşy içindeyim”… Bu başlık, yazının muhtevasını anlatmak için atılmış, yani son yıllarda ihanet örgütünün başına gelen hadiselerden dolayı “zevk-i ruhani” yaşadığını söylüyor. Allah muhafaza…

Ali Ünal, yazısına, ihanet örgütüne ve başındaki adama övgüler düzerek başlıyor ve meseleye şöyle giriyor;
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN TİPOLOJİSİ MAALESEF ÇOK YAYGIN

FETHULLAH GÜLEN TİPOLOJİSİ MAALESEF ÇOK YAYGIN

Fethullah Gülen tipolojisi nedir? Sitemizde birçok yazarımız Fethullah Gülen’in kişilik (şahsiyet değil) tipolojisine dair dolaylı birçok yazı yazdı. Dolaylı yazılan yazılardaki muhtevadan, farklı bir başlığın kompozisyonunu çıkarmak biraz zor bir iştir, bu sebeple doğrudan meseleye temas etmekte fayda var. Fethullah Gülen’in kişilik tipolojisi çıkarıldığında görülecektir ki, Müslümanların lider olarak bağlandıkları insanların kahir ekseriyeti aynı tipolojiye sahiptir. Böylece meselenin ne kadar yaygın bir problem olduğu da görülebilir.

Fethullah Gülen’in, örgüt içinde inşa ettiği mistik kişilik tipolojisi, ölçüleri ve emirleri “kitap”tan değil, bizzat kitabın kaynağından aldığını söyleyecek kadar haddini aşan, kendini mevcut insanların hepsinin üstüne koyduğu gibi tarihteki insanların da üzerinde bir makama oturtan, aslında ise klinik vaka bir psikopattır. Zaten herhangi bir “ölçü” tanımıyor ve sadece “emir”leri kitabın kaynağından aldığını söylüyor. Emirleri kitabın kaynağından aldığına örgütünü inandırdığı için, kitapta bulunmayan ölçüler koyabilen veya kitaptaki ölçüleri kendi indi görüşlerine göre tahrif ve tağyir eden bir “mit” haline gelmiştir. Şehadet kelimesini kaldıran, böylece Müslüman olmanın gerekmediğini söyleyebilen, yerine ise sadece tevhid kelimesini ikame eden Fethullah Gülen, bu işi yapabilmek için ihtiyaç duyduğu yetkiyi, kitaptan alamayacağı için kitabın kaynağından aldığını çevresine söylüyor. Öyle ya, kitabı tağyir etmek için kitabın kaynağından yani Allah’tan emir almak, O’nunla konuşmak gibi bir “makam” gerekiyor.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-13-ŞAHSİ İKTİDAR İNŞASI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-13-ŞAHSİ İKTİDAR İNŞASI

Tecdit ve velayet makam ve salahiyetini zekice çalarak önce kendinde “mistik şahsiyet” sonra da örgütün üst yönetiminde “mistik merkez” inşa eden Fethullah Gülen şahsi iktidar peşinde koşuyor veya tüm iktidarları şahsında toplamaya çalışıyor. Müceddit kendisi, veli kendisi, mütefekkir kendisi, bunlar yetmiyormuş gibi, siyasetçi kendisi, polis şefi kendisi, Yargıtay başkanı kendisi, holding patronu kendisi, medya sahibi kendisi ila ahir…

İktidar inşası, içinde yaşadığın kültür evreninin manevi esaslarıyla mümkündür. Türkiye’de iktidar inşası için birinci şart, kendini İslam üzerinden ifade etmek, İslam’ın esaslarıyla izah etmek, İslam üzerinden iktidar devşirmektir. Bununla iktifa ederseniz İslami otorite olursunuz ama müşahhaslaşmış bir iktidar inşası gerçekleşmez. Buna ilave olarak, bir örgüt sahibi olmanız, maddi kuvvet biriktirmeniz, tesir etmeniz gerekir. Fethullah Gülen, İslam’dan devşirdiği ve muhtevasını değiştirerek “mistik” özellikler kazandırdığı şahsiyetini güçlü bir örgüt ile desteklemiş, cemiyete ve devlete nüfuz etmiş, iktidar inşası için gerekli şartları elde etmiş birisidir.
Okumaya devam et

Share Button

HAYRETTİN KARAMAN HEZEYANINDA ISRAR EDİYOR

HAYRETTİN KARAMAN HEZEYANINDA ISRAR EDİYOR

Hayrettin Karaman, 2010 yılında Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazısında, “Recm yoktur” başlıklı yazı yazabilmişti, bu yazıya gerekli tepki de verilmemişti. Biz mesele üzerine tenkit yazısı yazmıştık ama kamuoyundan çok daha ciddi tepkiler olması gerekiyordu. Yeterince tepki almamış olmalı ki, hezeyanına hala devam ediyor.

Ali Ünal, üyesi olduğu terör örgütünün sabıkasına bakmadan Hayrettin Karaman’ı tenkit edince mesele tekrar gündeme geldi. Hayrettin Karaman, Ali Ünal’a isim zikretmeden cevap verdiği 17.07.2014 tarihli “Başka konular” başlıklı yazısında recim cezası ile ilgili eski görüşlerinin aynen devam ettiğini, geçen zaman içinde görüşlerinin değişmediğini tekrarlayan bir yazı yayınladı. Ali Ünal’ın yazısından sonra cevabi bir yazı bekliyorduk ve cevabında da, eski görüşlerini değiştirdiğini beyan edeceğini ümit etmiştik. Heyhat!
Okumaya devam et

Share Button

ALİ ÜNAL BİR KONUDA HAKLI

ALİ ÜNAL BİR KONUDA HAKLI

Ali Ünal, bir müddetten beri kıvranıyor. Fethullah Gülen’in aleyhine tek kelime etmeyen, ihanet örgütünün tek yanlış yaptığına kanaat getirmeyen, sanki “doğruluk teminatını” Allah ve Resulünden almış gibi hareket eden Ali Ünal, aynaya hiç bakmaksızın başkaları ile ilgili ithamları yazılarının ana teması haline getirmiş durumda. İhanet örgütü mensuplarının, “kesin doğruluk” teminatına sahip ruhi ve zihni altyapıları, kendilerini helak etmek için yalnız başına kafi olsa gerek.

Ali Ünal, 14.07.2014 tarihli, “Parti müftüleri’nin onulmaz cehaleti” başlıklı yazısında, ihanet örgütü karşıtlarının açığını arayan bir çaba içinde görünüyor. Çabasının neticesini de almış, mühim bir nokta bulmuş. Hayrettin Karaman’ın, “recm cezası” ile ilgili hezeyanı takılmış oltasına… Yazıda başka mevzular da var ama isabet ettiği nokta Hayrettin Karaman ile ilgili mesele… Daha doğrusu Hayrettin Karaman’ın recm cezası ile ilgili savruk düşünceleri.
Okumaya devam et

Share Button

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-10-MÜCEDDİT VE MİSTİK ŞAHSİYET

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-10-MÜCEDDİT VE MİSTİK ŞAHSİYET

Ruhban sınıfı ve dinin temsilciliği meselesi birbirine karıştırılmakta, din adına söz söyleme salahiyeti ruhbanlık olarak anlaşılmakta, ruhbanlığın olmaması ise tam bir serkeşlik ve temsilsizlik olarak kabul edilmektedir. İslam’da ruhbanlık ve ruhban sınıfı yoktur, doğru ama bununla beraber dini temsil salahiyetine sahip insanlar vardır, olmalıdır. Aksi takdirde doğru anlayışı takip ve muhafaza etmekte arızalar yaşanacağı gibi, vahdetin temin ve devamı da kabil olmuyor.

Ruhbanlık, dinin esaslarıyla ilgili karar verebilen, dinin esaslarını değiştirme yetkisine sahip, mesela “haram ve helal” tayininde bulunabilen kişilerdir. Dinin esaslarıyla ilgili karar verme yetkisi, “din inşası” anlamına gelir. İslam, ikmal edilmiştir ve dinin tamamiyetine dair eksik veya fazla bir harf bile yoktur, Müslümanın ilk vazifesi de önceki nesillerden emanet olarak teslim aldığı dini “olduğu gibi” muhafaza etmektir.
Okumaya devam et

Share Button

MİRAÇ KANDİLİ MÜBAREK OLSUN

Miraç kandili tüm müslümanlara mübarek, ümmetin dertlerine deva olsun. Miraç, “Hakikat-i Muhammediye”nin apaçık delilidir. Miraç, “Hakikat-i Muhammediye”nin, evvelin evvelindeki tecellisi ile ahirin ahirindeki tezahürünün vuslatı olsa gerek. Cenab-ı Allah’a sonsuz şükürler olsun ki, bizi O’nun (Aleyhisselatü Vesselam) ümmetinden kıldı.

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-16-“DİN İLE İNŞA” DEVRİ-2-

Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye’nin sıhhat şartlarını (mevzuu hadis olma meselesini) tahkik etmek bir ilmi meseledir. Hadis ilmi çerçevesinde bu meseleler kılı kırk yararcasına tetkik edilmiş, farklı derecelerde sıhhat haritaları çıkarılmış, itikada müteallik olanlar hususiyetle tespit edilmiştir.

Hadis-i Şeriflerin tespiti, sıhhat derecelerinin tetkiki, mevzularına göre tasnifi bugünden geriye doğru yapılamaz. Vahy-i İlahi ve Hadis-i Nebevi, ıstılahta “haber” olarak tesmiye ve tavsif edilmiştir. “Haber”, doğruluğu-yanlışlığı kaynağına göre tespit edilen bilgi çeşidindendir. Kimse, hadis-i şerifin metnine bakarak Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam efendimizin beyanı olduğunu veya olmadığını iddia edemez. Hadis-i Şerif, dinin “kurucu kaynağı”dır, kurucu kaynak, aklın insafına teslim edilemez, tam aksine akıl (tabii ki akl-ı selim), kurucu kaynakların muhtevasına teslim olmak, kendini onlarla inşa etmek zorundadır. Hadis ilminde “metin tenkidi” tabii ki vardır ama bu usul çok dikkatli kullanılmak zorundadır. Rivayet zincirinde bir zafiyet olmadığı takdirde metin tenkidi usulüne başvurmak, dinin kurucu unsurunu akla teslim etmek manasına gelir. Zaten Risalet müessesesi aklın verasındadır, bu sebeple “kesbi mesleklerden” değildir. Risalet tavrının anlaşılabilir olduğu iddiası, zımnında, Risalet müessesesinin kesbi meslek olduğunu kabule yol açar.
Okumaya devam et

Share Button

“REŞİT HAYLAMAZ” İSİMLİ HAİN…

“REŞİT HAYLAMAZ” İSİMLİ HAİN…

Reşit Haylamaz isimli bir hain, “Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz” isimli bir kitap yazmış. Muştu yayınlarından basılan ve piyasaya sürülen bu kitabın 252. Sayfasında şu ifadeler var;
“Ancak O’nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da, kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile ‘La ilahe illallah’ diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, “Kim, la ilahe illallah derse cennete girer” buyuracaktı. Daha baştan O (sallallahu aleyhi ve sellem), bunun için yaratılmış ve onun için de, ilk yaratıldığı halde gelişi sona denk getirilmiş; peygamberlik güftesine kafiye koyacak Son Sultan olduğu için de, bedeniyle ruhunun buluşması risalet açısından en sona bırakılmıştı.”

Bu hezeyanın İslami ilimler cihetinden verilecek cevapları var tabii ki, o cevapları ilgililerine bırakalım. Mesele, “hikmet ve tefekkür” çerçevesinde sayısız soruyu celbeder. Bir şey değiştirildiğinde ne kadar çok şeyin değiştirilmesi gerektiğini gösteren bu sorular, İslam’da reform (dinde tahrif) yapmanın imkansızlığını da ifade eder.
Okumaya devam et

Share Button