DİRİLİŞ FİLMİNİN YAPIMCISI KEMAL TEKDEN İLE MÜLAKAT

OP.DR. KEMAL TEKDEN

İLE MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 

Zihnî zekâsı yüksek olan biri ise normal olana göre

 anlatılan bir konuyu çok daha hızlı anlayabilir.

 

Metin Acıpayam: Zekâ nedir?

Kemal Tekden: Zekâ, kısaca insanın çevreyi idrak (algılama) gücü ve kabiliyetidir. Vehbîdir, yani insanda doğuştan vardır, Allah vergisidir. Sonradan parlatılabilir veya köreltilebilir. Son zamanlardaki yayınlarda 8 tür zekâdan bahsedilmektedir. Bunlar, zihnî (matematiksel), görsel, işitsel, sosyal, içsel, kinestetik (sporcu), müzikal ve doğacıgibi zekâ çeşitleri olarak ayrılırlar. Bunların hepsi aynı kişide yüksek bulunmaz. Bu sebeple çocukların zekâ profillerini tespit etmeliyiz. Zekâ konusunda başka sınıflandırmalarda mevcuttur. Duygusal zekâ tabiri ise sosyal ve içsel zekânın toplamıdır.

Metin Acıpayam: Normal zekâ seviyesi ile yüksek zekâ seviyesi arasındaki temel farklar nedir?

Kemal Tekden: Yüksek zekâ, yüksek olduğu zekâ türünde diğerlerine göre daha iyi ve daha hızlı idrak halidir. O alanda çok daha başarılı olabilir. Mesela sosyal yönden yüksek olan bir insan normal olan birine göre çevreyleçok daha hızlı iletişim kurabilir. Zihnî zekâsı yüksek olan biri ise normal olana göre anlatılan bir konuyu çok daha hızlı anlayabilir. Yani bir başkasının 3 seferde anladığını bunlar bir seferde (hatta leb demeden…) anlayabilme kabiliyetine sahiptirler. Çabuk kavrama ve bütünü görebilme gibi pek çok özelliği kendilerinde barındırabilirler.

Okumaya devam et

Share Button

MATEMATİK FELSEFESİNE REDDİYE -3- ŞU MEŞHUR HEGEL…

Şu meşhur HEGEL…

Friedrich Hegel, Phenomenology of Spirit ismiyle İngilizceye tercüme edilen eserin mukaddimesinde matematiki düşünce ile felsefi düşüncenin farkını ortaya koymaya çalışarak kendi sahasındaki uluhiyet iddiasını sürdürmeye devam eder. Öyle ya… Her batılı filozofa göre kendi ihtisas sahası “mutlak doğru”, buna mukabil kendisi de küçük tanrıdır. Batı tarihine bakıldığı zaman görülecektir ki, her sahanın Tanrı ve Tanrıçaları vardır. Ah sefil Batılı kafa… Kendi fil dişi kulesine kendisini kapatarak kurbağa kafasını çıkardığı andan itibaren kendini uluhiyet semalarına yükseltir. Savruluşun ve dağılışın böylesi… Ruhun inkarı ve kalbin ademe mahkum edilmesiyle beraber tek müdahil olan hasse nefs’tir. Her batılı filozof ise ciğerlerine kadar nefs gayyasında hayatını ve felsefesini ikame eden nefsani anlayışa sahiptir. Batılı kafada nefs emniyeti öylesine had safhadadır ki, hırsızvari edasıyla çalacağını çalıp, onu kendi malı gibi gösterme maharetinede son derece maliktir. Başkasının malıyla “caka” satan bu anlayışın mümessilleri, çaldığı malın sahibine “kibir” ile bakabilecek kadar da anormal halin adamıdırlar.

Okumaya devam et

Share Button

MATEMATİK FELSEFESİNE REDDİYE -2- FREGE’NİN MANTIKSIZ MANTIKÇILIĞI

FREGE’NİN MANTIKSIZ MANTIKÇILIĞI

Modern Matematik felsefesinin babası Gottlob Frege,  Aritmetiğin Temelleri adlı eserinde Leibniz’in görüşlerinden oldukça faydalandığı görülmektedir.

Leibniz’in Calcelemeus teorisine benzeyen, Mantıkçılık olarak bilinen görüşüyle beraber, matematik olası çelişkilerden temizlenecek, böylece matematiki bilginin temelleri sağlamlaşacaktır. Ona göre matematiğin mantıki temellerine inilmedikçe, matematiğin çelişkilerden arınmış olduğu söylenemez.

Frege, Aritmetiğin Temelleri eserinde aritmetiği ampirik bir bilim olarak kabul eden görüşleri, bununla beraber aritmetiği sentetik kabul eden düşünceleri ve sayıları tamamen zihnin ürünü olarak gören psikolojizmi ve sayıların evrimleştiğini iddia eden tarihselci anlayışı kesin bir şekilde reddeder. Bu reddedişle beraber aritmetiği deneye dayalı gören Mill ve sentetik düşüncenin mimarı Kant, Frege’nin hedefinde olan filozoflardır.

*

Okumaya devam et

Share Button

TÜRK TABÂBET TARİHİ -1-

TÜRK TABÂBETİ’NİN BİDÂYETİ

Azgın Moğol istilalarına karşı Oğuz aşiretlerinin bir kısmı Süleyman Şah’ın önderliğinde Ahlat bölgesini terk ederek batıya doğru göç etmekteydi. Yüce Yaratıcının, nesline bereket verdiği Osman Gazi Hazretlerinin verdiği mücadeleler ve emekler ile Kayılar devlet olma yolunda hızla terakki ediyordu. Osman Gazinin ömrü, devletin tamamıyla kurulmasını görmeye kafi gelmemişti. Orhan Gazi zamanında ise ancak ilk kanunlar hazırlanıyor, evvela ülkenin genişlemesi ve savunması için gerekli olan ordunun esasları, Hacı Bektaş Veli’nin duasıyla tesbit ediliyordu. Bir yandan hızla ordunun ikmali tamamlanırken, diğer taraftan ulvi İslam Medeniyetinin tasavvuruna alt yapı teşkil edecek müessese modelleri üzerine kafa yorulmakta idi…

Okumaya devam et

Share Button

MATEMATİK FELSEFESİNE REDDİYE -1- LEİBNİZ HAKKINDA

Leibniz hakkındaki değerlendirmelerimize elbette meşhur tetkik adamı Kurt Gödel gibi yaklaşmayacağız. Gödel’e göre Leibniz tanrıdır. Batı tarihinde ne kadar da çok tanrı var diye soracak olursanız onun kısaca zihni izahını yapalım…

İsminizden cisminize, cisminizden tüm hayat tasavvuruna kadar kaynağınız Eski Yunan olduğu zaman, elbette “bir” vahidi etrafında değil binler etrafında kümelenirsiniz. Batılı “bir”den nefret eder, ona göre “bir” çeşitlendirilmeli, bir yerine belki milyonlar gelmelidir. Bu sebepten tevhidi anlayışı reddederler. Hristiyanlıktaki teslisin ve onun kültüre ve edebiyata ve tabi olarak felsefeye bakan cihetinde de bu anlayış hâkimdir.  İyi ki teslis’de “üç” de durabilmişler demeyin sakın!.. O üç’e talip olan ne milyonluk kitle var bir bilseniz? Hayatın bu kadar savrulduğu zamanlarda tek çare, liberalizma’dır…

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MÂHİYYETİ İLE ALÂKALI İHTİLÂFLAR -3-

Felsefecilere ve bazı kelâm âlimlerine göre, bir şeyi bilmek, o şeyin zihinde varlığını îcâb ettirir mi? Yâhud kelâm âlimlerinin çoğuna göre, bir şeyi bilmek, bilen ile bilinen arasında zihinde bir alâkadan mı ibâretdir? Bu mes’elede ihtilâf  olundu.

Birinci görüşe göre, bir şey hakkında ilm ya’nî bilgi hâsıl olunca, o ilmden üç husûs ortaya çıkar. O husûslardan birincisi, hâsıl olan sûretin zihnde hakîkat olmasıdır. İkincisi, o sûretin zihnde şekillenmesidir. Üçüncüsü, o sûret sebebi ile nefsin te’sîr almasıdır [ya’nî etkilenmesidir]. Bu açıklamalara göre, ilmin, bu üç sûretin hangisinden ibâret olduğu hakkın da ihtilâf vardır.

Ülemâ ve hükemâdan bir kısmı, ilmin, ancak yukarıda bahs edilen üç sûretden ibâret olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeble ilmin keyfiyyet veyâ infiâl veyâ izâfe cinsinden olduğuna dâir ihtilâf edilmişdir. (Keyfiyyet, bir şeyde yerleşmiş olan hâldir. İnfiâl, başka şeyden te’sîr sebebiy le müteessîrde [te’sîr alanda] meydâna gelen durumdur. İzâfe, iki şeyden birinin düşünülmesi, ancak diğer şeyin düşünülmesiyle hâsıl olan, birbirine bağlı olarak tekrâr eden hâldir. Babalık ve oğulluk gibi, ya’nî baba düşünülünce çocuk da hâtıra gelir. Çocuk düşünülünce baba da hâtıra gelir.)

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MAHİYETİ -2-

İlmin mahiyetinin mutlak olarak zaruri olup olmadığı münazara edilen konulardandır. İmâm-ı Fahrüddîn Râzî hazretleri, ilmin mâhiyyetinin zarûrî bir tasavvur olduğunu, İmâm-ül Harameyn ve imâm-ı Ebû Hâmid Muhammed Gazâlî hazretleri ise, ta’rîfi zor olan nazarî kısmından olduğunu söylemişlerdir. Ancak, ilmin mâhiyyetinin ta’rîfi zor olan nazarî kısmından olduğu âlimler arasında tercîh edilmişdir. (Mahzen-Ül Ulûmdan naklen)

İlmin mâhiyyetinin tarifine dair, alimler arasında meşhur olan tariflerden bazıları Mahzen-Ül Ulûmda şu tarif ve izahlarla sabittir:

  • İlim, bir şeye olduğu gibi i’tikaddan [inanmakdan] ibaret olup, o i’tikad ise, ya zaruri olarak, yahud da delil ile hasıl olur” diye ta’rîf edilmişdir. Ancak, bir şeyin ta’rîfi, o şeyin efrâdını câmi’ agyârını ma’nî olmak lâzım gelir. Hâlbuki, i’tikâdın buradaki ta’rîfine zarûretden yâhud delîlden hâsıl olan zan da dâhil olmakdadır. Bu sebeble ilmin mâhiyyetinin bu ta’rîfi yukarıda geçen kâideye uygun olmadığından, âlimler arasında kabûl görmemişdir.

  Okumaya devam et

Share Button

Mütefekkir Haki DEMİR İLE “MATEMATİK VE VARLIK” ÜZERİNE MÜLAKAT

Haki Demir ile “Matematik ve Varlık” Üzerine Mülakat

Metin Acıpayam: Mütefekkir insanın matematik ile münasebeti ne ölçüde olmalıdır?

Haki Demir: Her mütefekkir aynı zamanda matematikçi olmak zorundadır. Farkında olsun veya olmasın, matematikle ilgilensin veya ilgilenmesin böyledir. Bu sebepledir ki bir mütefekkirin matematik ile ilgilenmemesi anlaşılır gibi değil. Matematik, matematikçilerin bile ancak şekli (formel) çerçevede ilgilendiği bir bilgi sahası haline gelmişse, o ülkede mütefekkir yok demektir. Matematikle ilgilenmemiş fikir adamları ya mütefekkir değildir ya da ilgilenmedikleri için neler kaybettiklerini bilmediklerinden dolayı çok bedbahttır. Matematikle ilgilendikleri takdirde ufuklarının ne kadar genişleyeceğini, idrak ve izahta zorlandıkları bazı meseleleri ne kadar kolay hallettiklerini görecekler ve çok derinden hayıflanacaklardır. Özellikle de insanların ciddi meseleleri neden ucuza getirdikleri, hafife aldıkları, umursamadıkları gibi mevzuların izahını görecekler, insan zihninin oluşturduğu mantık ve süreç sıçramalarına hayret edeceklerdir.

Metin Acıpayam: İslam bilgi telakkisine atıfla, İslam matematiği (ideal matematik) üzerine çalışmalar yapıyorsunuz. Hal böyle olunca hali hazırdaki matematiği “mevcut matematik” kabul ediyorsunuz. “Mevcut matematik” tabirinden ne anlamamız gerekiyor?

Haki Demir: Mevcut matematik, maalesef bahsi edilecek kadar ehemmiyete sahip değildir. Bu sebeple, riyaziye verdiğimiz ehemmiyet, mevcut matematikle alakalı değildir. Zaten matematik çalışmalarımızın özü, mevcut matematiğin tenkidi, buna mukabil bir bilgi ve tefekkür sahası olarak riyaziyenin ehemmiyetini tespit çerçevesindedir. Mevcut matematiğin eksikleri ve yanlışları gösterilmeli, buna mukabil yeni matematik telakki üzerine temrinler yapılmalıdır. Matematik mevcut haliyle muhafaza edilerek mutlak doğru muamelesi yapılırsa, çağın en büyük tuzağı olan “matematik tuzağa” düşmüş oluruz. Batı dünyası “matematik tuzağa” düştü, öyle ki bu tuzağı neredeyse hakikat vehmiyle kabul etti. Batının ve özellikle felsefenin girdiği krizin en büyük sebeplerinden birisi matematik tuzaktı ve bunu hala hiç kimse fark etmedi. Bizim kadim müktesebatımız matematik tuzağa düşmeye manidir. İslam tarihi, matematik tuzağa düşülmediğini, matematik tuzağın yıkıldığını gösteren sayısız metin ve usul ile doludur. Müktesebatımız ile münasebetimiz kesildiği ve batının bilgi telakkisinin işgaline (epistemolojik işgale) maruz kaldığımız için, batı ile birlikte bu tuzağa biz de düştük.

Okumaya devam et

Share Button

ANKARA YETİŞTİRME YURTLARINDAN AYRILANLAR DERNEĞİ GENEL SEKRETERİ SEVDA AKYÜZ İLE PEDAGOJİ VE ÇOCUKLARDA AKIL İNŞÂSI KONULU MÜLAKAT

ANKARA YETİŞTİRME YURTLARINDAN AYRILANLAR DERNEĞİ GENEL SEKRETERİ SEVDA AKYÜZ İLE  PEDAGOJİ VE ÇOCUKLARDA AKIL İNŞÂSI KONULU MÜLAKAT

 SEVDA AKYÜZ: HAKİKAT BİRDİR, BİRSE BİRLİKTELİKTİR

Korkulan gerçeğin ta kendisidir. İnsan birlikte yaşayan, birlikte hareket eden aynı düşünmese de birlikte yaşayabilen, çalışabilen varlıklar olmalıdırlar.

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MAHİYETİ -1-

İlmin Mâhiyyeti

Mahzen-Ül Ulûmda ilmin mahiyeti yapılmadan önce mahiyet kelimesinin tarifi yapılır. Bu tarife göre mahiyet, “şeyin kendisiyle var olduğu şey” dir. Yani; o, odur demektir. O odur demek ise, o şey o şeyin aynısıdır demektir. Müellif devam eder: Mahiyyet kelimesinin, mâ kelimesine mensûb demek olduğu da rivayet edilmiştir. Buna göre, mâhiyyet kelimesinin aslı, mâiyyet olup, adı geçen kelimenin mâ lafzından alınan masdarla karışmaması için, mâiyyet kelimesindeki hemde harfi “he” harfine çevrilmişdir. Bu mâhiyyet kelimesinde tercih edilen şekil, mâhüve kelimesinden nisbetden, ya’nî mâhüve kelimesinin ismi mensûb haline çevrilmesinden ibaretdir. Mâhüve ifâdesi mâ ve hüme kelimelerinden meydana gelmekdedir. Fekat bu iki kelime bir kelime gibi kabul edilmiştir. Mâhiyyet kelimesi ekseriyâ akl ile bilinen şeyler için kullanılır. Nitekim, insan sözünden, insanın hariçdeki varlığını göz önüne almadan hayvân-ı nâtık diye düşünülmesi bunun misâlidir.

Akıl ile bilinen şeyleri mâhiyyet olarak tanımlamak aynı zamanda mâhiyyetin işlevi hakkında malümat vermektedir. Şu sözlere dikkat; Aklî bir şeye, mâhüve [o nedir], süaline cevab olması i’tibâriyle mâhiyyet,  hariçte bulunması bakımından hâkikat, başkalarından farklı olması i’tibâriyle hüviyyet, ona mahsus özelliklerin kendisine nisbet edilmesi i’tibariyle zât, lafzdan anlaşılması i’ti’ariyle medlül, hâdiselerin üzerinde cereyan etmesi i’tibariyle cevher denir.

Okumaya devam et

Share Button

TETKİK İLİMLERİNE DAİR

TETKİK İLİMLERİNE DAİR

Tetkik ilimleri, bilgi üreten, bilgiyi keşfeden, bilgiyi arayan ilimlerdir. Tetkik ilimleri, şube şube terkip ilimlerinin altında mevzilenir. Tetkik ilimleri, bir taraftan “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gitmek ve eşyanın hakikatine nüfuz etmektir, diğer taraftan, terkip ilimlerinin inşa ettiği mana mimarisini gerçekleştirecek mühendislik işlerini yapmaktır. Aşağıdan yukarıya doğru keşfetmek, üretmek, manalandırmaktır, yukarıdan aşağıya doğru, mananın suretini inşa etmek mana bütünlüğünün bilgi malzemesini temin etmek, mananın hayatta “gerçekleştirilmesi” için ihtiyaç duyulan manivelaları temin etmektir.

Tetkik ilimleri, terkip ilimlerinin tatbik ilimleridir. Tatbik ilimlerinin ise kaynağıdır. Terkip ilimlerinde mana kazanan, mana haritasında yeri tespit edilen bilgiyi, hikmet sarayının inşasına elverişli malzeme haline getirmektir. Hikmet sarayının mimari planında ihtiyaç duyulan malzemeler üretmektir.

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -1- FİKRİN MERTEBELERİ -2-

Fikrin Mertebeleri

Şu sözlere dikkat:

Dimagda sıralanmış olan üç batndan her biri, kalpten dimâga çıkan rûh-ı nefsâni ile dolu olup, herbirinde bir çeşid his ve idrâk bulunduğundan, nefsin kuvve-i mudrikesi onlarda da mevcuttur. Dimâgda bulunan [görünmeyen] beş kuvvetin birincisi, (hiss-i müşterek), ikincisi hayal, üçüncüsü, (kuvve-i vahime), dördüncüsü, (kuvve-i hafıza), beşincisi, (kuvvei müfekkire) dir.

1-      Hiss-i Müşterek: Bu duygunun yeri beynin önündedir. İnsan beş duyu organlarından idrak ve hissettiği herşeyi hiss-i müşterek vasıtasıyla idrak eder.

2-      Kuvve-i Hayâl: Beynin birinci boşluğunda bulunan bir kuvvettir. Beynin bilgi deposudur. Mahzen-Ül Ulûmda Kuvve-i Hayâl ile alakalı “hiss-i müşterekde resm edilen hissî suretleri kayderederek korur izahı vardır. Yani hiss-i müşterekin hazinesi durumundadır. Duyu organlarıyla unutulan suretler kuvve-i hayâl vasıtasıyla hatırlanır.

3-      Kuvve-i  vâhime: Dimâgdaki üçüncü batnın önünün birinci tabakasında bulunan bu kuvvet marifetiyledir ki, görünen his organlarıyla his edilen eşyanın halleri, kendilerine mahsus parçaları ve sıfatları bu kuvvet vasıtasıyla idrak edilir. İki dostun muhabbeti ve nefreti, ana babanın evladına karşı muhabbet beslemesi, düşmanını idrak ve his etmek kuvve-i vâhimeye misaldir.

4-      Kuvve-i Hafıza: Kuvve-i vâhime ile idrak olunan cüz’i ma’nâlar kuvve-i hafıza ile muhafaza edilir. Mahzen-Ül Ulûmda belirtildiği üzere, kuvve-i hafıza vehmî suretlerin hazinesi makamındadır.

5-      Kuvve-i Müfekkire: Bu kuvvet, hiss-i müşterek ve kuvve-i  vâhimeile idrak olunan hissî suretlerde ve cüz’i ma’nâlarda terkîb ve tahlil suretiyle tasarrûfda bulunur. Bu sebeble bu kuvvet dimagda bulunan kuvvetlerin en üstünüdür. (Mahzen-Ül Ulûm s.14)

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -1- İLİMLERİN MENŞEİ -1-

İlimlerin Menşei (Kaynağı)

Mahzen-Ül Ulûmda ilimlerin menşei insan fikrine dayandırılır. Ma’lüm olduğu üzere insan, his, hareket, gıdâ ve sâir zarûrî ihtiyaçları bakımından, diğer hayvanlar ile müşterek olduğu halde, sahip bulunduğu fikir ve idrâk ile diğer hayvanlardan mümtazdır.

Necip Fazıl’ın yukarıdaki sözlere nisbeten söylediği; İnsan başını hayvan başından ayıran tek hasse, mücerret fikirdir. Buradan hareketle Mahzen-Ül Ulûmda ilimlerin menşei insan merkezli olarak ele alınmıştır. Zira insanı diğer mahlukattan ayıran en hususi farkı fikre muhatap olmasıdır. Hayvanların hepsi, insana o fikir cevheri sayesinde itaat edip, emrine girer. İnsanoğlu bu sebeble diğer mahlukatın pek çoğundan üstün ve faziletlidir. Bu ifadelerden hareketle Mahzen-Ül Ulûm eserinde  ilimlerin ve sanatların menşei, insana dayandırılır.

İnsanı ilimlerin ve sanatın kaynağı yapan fikir mefhumu ise Mahzen-Ül Ulûmda şu sözlerle izah edilir:  “Fikir, öyle bir mutlak idraktir ki, o idrak, ona sahip olanın eşyayı his ve şuurundan (anlamasından) ibarettir. Buradaki “mutlak idrak”  tabiri müellifin beyanında olduğu üzere, bütün varlıklardan olan, hayvanlarda, bitkilerde ve cansız varlıklarda mevcut olmayan şeydir.

Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -3-

MADDECİLERİN UZUV BELİRTİLERİ İLE İSTİDLÂLLERİNİN BÂTIL OLMASI

Şurası iyi bilinmedir ki, kaydedilen uzuv belirtilerinin cinslerin değişmesine delâletini esas tutarak onarın yaratma usulüne uygun düşmemesiyle tuttuğunuz yola delil iddiasında bulunmaları, dikkatsizce bir düşünme ile pek parlak görülürse de aslında zandan başka bir sonuç veremiyor. İhtimal kabul etmesi sebebiyle kesinlik derecesinden uzak düşüyor. Çünkü bu istidlale karşı denilebilir ki: Uzuv belirtilerinin de bir faydası ve sizin keşfedemediğiniz bir hikmeti olabilir. Nasıl ki bitkilerin ve hayvanların cisimlerinde pek çok şeylerin faydaları hala keşfedilememiştir. Mesela: Fizyoloji kitaplarına başvuracak olsak görürüz ki, hayvan bedenindeki renkli madde bir çok kısımlara göre neye yaramaktadır bilinmiyor ve yalnız göz yuvarlağında bulunan siyahlığın hikmeti ortadadır ki, ışığın fazla çizgilerini emmeğe bu renk daha elverişlidir.

Okumaya devam et

Share Button

Osmanlı Medeniyeti Araştırmaları -1-

Hesap İlmi ve Hacı Atmaca’nın Hesap Kitabı hakkında

Matematik bir tefekkür şeklidir, bu cihetiyle belkide tefekkürün ta kendisidir. Her mütefekkir aynı zamanda bir matematikçi olmak zaruretindedir. Matematiği tefekkürden tefrik etmek, tek kelimeyle hezeyandır.

***

Matematiği tefekkür istidadı olarak idrak eden Osmanlı matematikçilerinden Muhyiddin Muhammed ibn Atmaca el- Kâtib,  2. Bâyezîd döneminde yaşamış defterdar katiplerindendir. Muhyiddin Muhammed ibn Atmaca el- Kâtib, hesap ilminin terakki etme meselesinde büyük emekleri olan mütefekkirlerimizdendir.  İslam dünyasında matematiğin bir dalı olarak gelişen hesap ilmi, sayıların kullanımından dört işleme kadar geniş yelpazede kullanılan ilimdir.

 Hesap ilminin kullanıldığı sahalar

Hesap ilmi, ticari ve hukuki işlerin yürütülmesinde, zekâta tabi olan malların tayininde, miras hususunun paylaşılmasında, kıble ve namaz vakitlerinin belirlenmesi, ağırlık, uzunluk ve hacim problemlerinde ve daha bir çok benzeri sahada hesap ilminden yararlanılmıştır.

Okumaya devam et

Share Button

Prof. Dr. Ali Nesin ile MATEMATİK üzerine Mülakat

Mülakat: Metin Acıpayam

METİN ACIPAYAM: Matematik, varlığı tüm özelliklerinden soyutlayarak şekillerle ifade etmek bakımından insan zihninin ürettiği en kapsamlı fikirlerden biri olarak değerlendirilebilir mi?

 PROF. DR. ALİ NESİN: Şekil demeyelim. Hiç doğru olmaz. Matematikte şekillerin önemi yoktur. Şekiller sadece hafıza içindir, simgelerin neyi simgelediği kolaylıkla anlaşılsın siyedir. Ama matematik biçimseldir, ya da simgeseldir diyebiliriz. Ayrıca matematik sadece varlığı irdelemez. Hatta varlığı neredeyse hiç irdelemez. Matematik daha çok varlıklar arasındaki ilişkiyi irdeler. Matematikte varlığın önceliği yoktur, öncelik özelliklerde ve ilişkilerdedir. Ama bunlar çok derin konular, öyle birkaç satırda irdelenecek konular değil. Şunu söyleyebilirim: Matematik, içinde bulunduğumuz evreni akıl yoluyla ve tamamen simgesel bir mekanizmayla açıklamaya çalışan bir uğraş alanıdır.

  Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -2-

Gelişme Kanunu Ve Maddecilerin Dayandığı Dört Madde

 

Geçen yazımızda cinslerin birbirinden değişerek gelişmemiş, yani varlıkların aslı basit ve eksik cinsler olup da gelişme ve değişme sayesinde şimdiki bulundukları dereceyi bulmamış olsaydı durum, yapılan keşiflere uygun olarak meydana çıkmazdı.

Hüseyin Cisri bu noktada şunları yazar;

Bu halde daima üstün olanın basit olanı ortadan kaldırabilmesi bakâ mücadelesi kanunu ile olur. Bundan başka bir kaç kanunun daha bulunduğunu iddia ederek bu gelişme ile nevilerin değişip birbirine geçmesini ve basit olanın üstün olan vasıtasıyla yok olmasını dört kanunun toplamına bırakınız:

Bu dört kanun şunlardır;

 

  1. Verâset kanunudur ki, sonra gelenin, öncekinin sıfatlarına vâris olmasından ibarettir.
  2. Farklılık kanunudur ki, sonra gelenlerin her birinin, aslındaki vasıflara vâris olmasıyla beraber diğer vasıflarca ondan farklı olmasının zorunlu bulunmasıdır.
  3. Bakâ mücadelesi kanunu olup, bu kanun gereğince neviler, yaşama sebeblerine birbirinden önce kavuşmak hususunda mücâdele ederler. Bunlara soğuk ve sıcak gibi gibi dış sebepler musallat olur da kuvvetli olanın yenmesiyle veya dış sebeblere dayanamamakla zayıf olan ölür ve dayanıklı olan kuvvetliler kalır.
  4. Tabiatın seçmesi. Yani kuvvetli ve uygun bulunanların kalması ve zayıf ve uygunsuz olanların yok olması şeklinde tabiatın, mevcut nevileri seçmesidir.

Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -1-

BATININ GELİŞME HUSUSUNDAKİ DELİLLERİNİN ÇÜRÜTÜLMESİ

 

Parça fikir serkeşliğinden kurtulamıyoruz. Çünkü Batı’nın ağır işgali altındayız. Bu işgal şüphesiz bilgi işgalidir. Parça fikrin menfi tezahürü olarak bir sahada ihtisaslaşdığını sanan güya mütehassıs kafa, kendi tabirleri olan “uzmanlık alanı” dışındaki her sahada avam derecesinde cahildir. Bu cehaletin umumi sebebi hayat ve hadiseler karşısında kendi sahasına hapsolmaktan kaynaklanmaktadır.

Fildişi kulesinden bütün fikrin şuuruna eren mütefekkir kafalar ise, en ufak bir izahında bile tasnifi yapılan temel telakkilerden bağımsız konuşamaz. Bu temel telakkiler; Hayat telakkisi, varlık telakkisi ve insan telakkisidir.

Yaklaşık bir asırdır Batı’nın bilgi ağında kıvranan zihinler  ne hayat telakkisini anlar, ne varlık telakkisini, ne de insan telakkisini. Batı’ya göre herşey “gelişme” ve “evrim” vetiresinden günümüze ulaşmıştır.

Bu yazımızda Batı’nın “gelişme” hezayanlarının lif lif çürütüldüğüne şahit olacaksınız..

Okumaya devam et

Share Button

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

BATI DÜNYASI NEREYE GİDİYOR?

Sürekli Türkiye’yi ve İslam dünyasını konuşuyoruz. Dünyanın geri kalanı ne durumdadır, nereye gidiyor, neler bekleniyor, bunlara pek bakmıyoruz. Bu durum tabiidir zira ağır hadiseler yaşıyoruz, canımız yanıyor ve kaçınılmaz olarak kendimizle ilgileniyoruz. Fakat bu noktada ciddi bir tuzak var, ciddi bir problem var. Batının durumunu tahlil etmezsek, ne halde olduğunu anlamazsak, nereye doğru gittiğini farketmezsek, İslam dünyası hakkında da sıhhatli muhakeme yapma imkanımız yok. Sadece İslam dünyasına baktığımızda, gözümüze çarpan kaotik yapı, batının çökmekte olduğu gerçeğini görmediğimiz takdirde derin ümitsizliklere sebep oluyor. İslam ülkelerinde (özellikle Ortadoğu’da) kurulan ve sahaya giren örgütlerin batı tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği şablonu, hala batının (özellikle Amerika’nın) “yeryüzü tanrısı” gibi anlaşıldığını gösteriyor.

Batı hızlı şekilde çöküyor ama hala dünyayı yönettiği zannı ve vehmi kalp ve zihinlerimizi işgal etmiş durumda. ABD ve AB, o kadar zor durumda ki, kendi meselelerini çözemiyor, enerjisinin ve aklının ciddi bir kısmını kendi meseleleriyle ilgilenmek için kullanıyor ama hala her şeyleri yerindeymiş de bizi yönetiyormuş gibi davranıyoruz. Dünya değişiyor, güç ve servet el değiştiriyor, batı büyük sarsıntılarla çöküyor ama kafamızdaki batı hala aynı şekilde devam ediyor. Bu nasıl bir psikolojik çöküştür…
Okumaya devam et

Share Button

BİLİM DİKTATORYASI

BİLİM DİKTATORYASI-1-TAKDİM
Bilim mefhumunu batı bilim anlayışını ve onun verimlerini esas alarak kullanıyoruz, bu manada bilim dediğimizde mesela İslami ilimleri kastetmiyoruz. İslam irfan müktesebatından bahsederken “ilim”, batı müktesebatından bahsederken “bilim” mefhumlarını kullanıyoruz. Yazılarımızda ilim ve bilim mefhumlarının böyle anlaşılması, mana haritasını sarih hale getirecek, keşmekeşi önleyecektir.
Bilim mefhumu, sihirli bir kelimedir. Mefhumun muhtevasındaki “tanzim edilmiş veya disipline edilmiş bilgi” hususiyeti dikkate alındığında paradoksal bir ifade gibi görünen bu cümle, aslında meselenin özünü ifade etmektedir. Bilim mefhumu, aslında muhtevasında tereddüt ve şüphe, tahkik ve tetkik, idrak ve nüfuz gibi tayin ve tahrik edici unsurları taşımasına rağmen, “bilimsel” dendiğinde takınılan tavır ve muhatabından takınması istenilen tavır dikkate alındığında tam bir sihirli etkiden bahsedildiği görülür. Bilime nispet edilerek üretilen bilimsel kelimesi, bilimin muhtevasındaki tereddüt, şüphe, müphemiyet gibi tüm unsurları iptal eder ve onların yerine kat’ilik, mutlaklık vasıflarını ikame eder, böylece “nihai hükmü” inhisarına geçirir, hakikat üzerinde hususi mülkiyet inşa eder.
Bilimsel kelimesi, kendisinden doğduğu bilim mefhumunun mana haritasını ve muhteva hususiyetini fersahlarca aşmış, bilimi kuşatmış, onu sanki esir almış gibidir. Bir bilim adamı, aynı paragraf içinde, hem bilimin şüpheciliğinden bahsedebilmekte hem de bilimsel (kesin) hükümler ikame edebilmektedir. Dikkat çekici nokta, bilim adamının bilimden bahsederken ifade ettiği şüphecilik, muhatabındaki “inanç” veya “bilgi” sistemini imha etmek için kullanılmakta, arkasından eklediği “bilimsellik” kelimesiyle de kendi inanç ve bilgi sistemini “mutlaklık” vasfına sarıp sarmalayarak muhatabına zerketmek için kullanılmaktadır. İzahsız bir sahtekarlık… Okumaya devam et

Share Button