TÜRK TABÂBET TARİHİ -1-

TÜRK TABÂBETİ’NİN BİDÂYETİ

Azgın Moğol istilalarına karşı Oğuz aşiretlerinin bir kısmı Süleyman Şah’ın önderliğinde Ahlat bölgesini terk ederek batıya doğru göç etmekteydi. Yüce Yaratıcının, nesline bereket verdiği Osman Gazi Hazretlerinin verdiği mücadeleler ve emekler ile Kayılar devlet olma yolunda hızla terakki ediyordu. Osman Gazinin ömrü, devletin tamamıyla kurulmasını görmeye kafi gelmemişti. Orhan Gazi zamanında ise ancak ilk kanunlar hazırlanıyor, evvela ülkenin genişlemesi ve savunması için gerekli olan ordunun esasları, Hacı Bektaş Veli’nin duasıyla tesbit ediliyordu. Bir yandan hızla ordunun ikmali tamamlanırken, diğer taraftan ulvi İslam Medeniyetinin tasavvuruna alt yapı teşkil edecek müessese modelleri üzerine kafa yorulmakta idi…

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MÂHİYYETİ İLE ALÂKALI İHTİLÂFLAR -3-

Felsefecilere ve bazı kelâm âlimlerine göre, bir şeyi bilmek, o şeyin zihinde varlığını îcâb ettirir mi? Yâhud kelâm âlimlerinin çoğuna göre, bir şeyi bilmek, bilen ile bilinen arasında zihinde bir alâkadan mı ibâretdir? Bu mes’elede ihtilâf  olundu.

Birinci görüşe göre, bir şey hakkında ilm ya’nî bilgi hâsıl olunca, o ilmden üç husûs ortaya çıkar. O husûslardan birincisi, hâsıl olan sûretin zihnde hakîkat olmasıdır. İkincisi, o sûretin zihnde şekillenmesidir. Üçüncüsü, o sûret sebebi ile nefsin te’sîr almasıdır [ya’nî etkilenmesidir]. Bu açıklamalara göre, ilmin, bu üç sûretin hangisinden ibâret olduğu hakkın da ihtilâf vardır.

Ülemâ ve hükemâdan bir kısmı, ilmin, ancak yukarıda bahs edilen üç sûretden ibâret olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeble ilmin keyfiyyet veyâ infiâl veyâ izâfe cinsinden olduğuna dâir ihtilâf edilmişdir. (Keyfiyyet, bir şeyde yerleşmiş olan hâldir. İnfiâl, başka şeyden te’sîr sebebiy le müteessîrde [te’sîr alanda] meydâna gelen durumdur. İzâfe, iki şeyden birinin düşünülmesi, ancak diğer şeyin düşünülmesiyle hâsıl olan, birbirine bağlı olarak tekrâr eden hâldir. Babalık ve oğulluk gibi, ya’nî baba düşünülünce çocuk da hâtıra gelir. Çocuk düşünülünce baba da hâtıra gelir.)

Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MAHİYETİ -2-

İlmin mahiyetinin mutlak olarak zaruri olup olmadığı münazara edilen konulardandır. İmâm-ı Fahrüddîn Râzî hazretleri, ilmin mâhiyyetinin zarûrî bir tasavvur olduğunu, İmâm-ül Harameyn ve imâm-ı Ebû Hâmid Muhammed Gazâlî hazretleri ise, ta’rîfi zor olan nazarî kısmından olduğunu söylemişlerdir. Ancak, ilmin mâhiyyetinin ta’rîfi zor olan nazarî kısmından olduğu âlimler arasında tercîh edilmişdir. (Mahzen-Ül Ulûmdan naklen)

İlmin mâhiyyetinin tarifine dair, alimler arasında meşhur olan tariflerden bazıları Mahzen-Ül Ulûmda şu tarif ve izahlarla sabittir:

  • İlim, bir şeye olduğu gibi i’tikaddan [inanmakdan] ibaret olup, o i’tikad ise, ya zaruri olarak, yahud da delil ile hasıl olur” diye ta’rîf edilmişdir. Ancak, bir şeyin ta’rîfi, o şeyin efrâdını câmi’ agyârını ma’nî olmak lâzım gelir. Hâlbuki, i’tikâdın buradaki ta’rîfine zarûretden yâhud delîlden hâsıl olan zan da dâhil olmakdadır. Bu sebeble ilmin mâhiyyetinin bu ta’rîfi yukarıda geçen kâideye uygun olmadığından, âlimler arasında kabûl görmemişdir.

  Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -1- İLİMLERİN MENŞEİ -1-

İlimlerin Menşei (Kaynağı)

Mahzen-Ül Ulûmda ilimlerin menşei insan fikrine dayandırılır. Ma’lüm olduğu üzere insan, his, hareket, gıdâ ve sâir zarûrî ihtiyaçları bakımından, diğer hayvanlar ile müşterek olduğu halde, sahip bulunduğu fikir ve idrâk ile diğer hayvanlardan mümtazdır.

Necip Fazıl’ın yukarıdaki sözlere nisbeten söylediği; İnsan başını hayvan başından ayıran tek hasse, mücerret fikirdir. Buradan hareketle Mahzen-Ül Ulûmda ilimlerin menşei insan merkezli olarak ele alınmıştır. Zira insanı diğer mahlukattan ayıran en hususi farkı fikre muhatap olmasıdır. Hayvanların hepsi, insana o fikir cevheri sayesinde itaat edip, emrine girer. İnsanoğlu bu sebeble diğer mahlukatın pek çoğundan üstün ve faziletlidir. Bu ifadelerden hareketle Mahzen-Ül Ulûm eserinde  ilimlerin ve sanatların menşei, insana dayandırılır.

İnsanı ilimlerin ve sanatın kaynağı yapan fikir mefhumu ise Mahzen-Ül Ulûmda şu sözlerle izah edilir:  “Fikir, öyle bir mutlak idraktir ki, o idrak, ona sahip olanın eşyayı his ve şuurundan (anlamasından) ibarettir. Buradaki “mutlak idrak”  tabiri müellifin beyanında olduğu üzere, bütün varlıklardan olan, hayvanlarda, bitkilerde ve cansız varlıklarda mevcut olmayan şeydir.

Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -3-

MADDECİLERİN UZUV BELİRTİLERİ İLE İSTİDLÂLLERİNİN BÂTIL OLMASI

Şurası iyi bilinmedir ki, kaydedilen uzuv belirtilerinin cinslerin değişmesine delâletini esas tutarak onarın yaratma usulüne uygun düşmemesiyle tuttuğunuz yola delil iddiasında bulunmaları, dikkatsizce bir düşünme ile pek parlak görülürse de aslında zandan başka bir sonuç veremiyor. İhtimal kabul etmesi sebebiyle kesinlik derecesinden uzak düşüyor. Çünkü bu istidlale karşı denilebilir ki: Uzuv belirtilerinin de bir faydası ve sizin keşfedemediğiniz bir hikmeti olabilir. Nasıl ki bitkilerin ve hayvanların cisimlerinde pek çok şeylerin faydaları hala keşfedilememiştir. Mesela: Fizyoloji kitaplarına başvuracak olsak görürüz ki, hayvan bedenindeki renkli madde bir çok kısımlara göre neye yaramaktadır bilinmiyor ve yalnız göz yuvarlağında bulunan siyahlığın hikmeti ortadadır ki, ışığın fazla çizgilerini emmeğe bu renk daha elverişlidir.

Okumaya devam et

Share Button

Osmanlı Medeniyeti Araştırmaları -1-

Hesap İlmi ve Hacı Atmaca’nın Hesap Kitabı hakkında

Matematik bir tefekkür şeklidir, bu cihetiyle belkide tefekkürün ta kendisidir. Her mütefekkir aynı zamanda bir matematikçi olmak zaruretindedir. Matematiği tefekkürden tefrik etmek, tek kelimeyle hezeyandır.

***

Matematiği tefekkür istidadı olarak idrak eden Osmanlı matematikçilerinden Muhyiddin Muhammed ibn Atmaca el- Kâtib,  2. Bâyezîd döneminde yaşamış defterdar katiplerindendir. Muhyiddin Muhammed ibn Atmaca el- Kâtib, hesap ilminin terakki etme meselesinde büyük emekleri olan mütefekkirlerimizdendir.  İslam dünyasında matematiğin bir dalı olarak gelişen hesap ilmi, sayıların kullanımından dört işleme kadar geniş yelpazede kullanılan ilimdir.

 Hesap ilminin kullanıldığı sahalar

Hesap ilmi, ticari ve hukuki işlerin yürütülmesinde, zekâta tabi olan malların tayininde, miras hususunun paylaşılmasında, kıble ve namaz vakitlerinin belirlenmesi, ağırlık, uzunluk ve hacim problemlerinde ve daha bir çok benzeri sahada hesap ilminden yararlanılmıştır.

Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -2-

Gelişme Kanunu Ve Maddecilerin Dayandığı Dört Madde

 

Geçen yazımızda cinslerin birbirinden değişerek gelişmemiş, yani varlıkların aslı basit ve eksik cinsler olup da gelişme ve değişme sayesinde şimdiki bulundukları dereceyi bulmamış olsaydı durum, yapılan keşiflere uygun olarak meydana çıkmazdı.

Hüseyin Cisri bu noktada şunları yazar;

Bu halde daima üstün olanın basit olanı ortadan kaldırabilmesi bakâ mücadelesi kanunu ile olur. Bundan başka bir kaç kanunun daha bulunduğunu iddia ederek bu gelişme ile nevilerin değişip birbirine geçmesini ve basit olanın üstün olan vasıtasıyla yok olmasını dört kanunun toplamına bırakınız:

Bu dört kanun şunlardır;

 

  1. Verâset kanunudur ki, sonra gelenin, öncekinin sıfatlarına vâris olmasından ibarettir.
  2. Farklılık kanunudur ki, sonra gelenlerin her birinin, aslındaki vasıflara vâris olmasıyla beraber diğer vasıflarca ondan farklı olmasının zorunlu bulunmasıdır.
  3. Bakâ mücadelesi kanunu olup, bu kanun gereğince neviler, yaşama sebeblerine birbirinden önce kavuşmak hususunda mücâdele ederler. Bunlara soğuk ve sıcak gibi gibi dış sebepler musallat olur da kuvvetli olanın yenmesiyle veya dış sebeblere dayanamamakla zayıf olan ölür ve dayanıklı olan kuvvetliler kalır.
  4. Tabiatın seçmesi. Yani kuvvetli ve uygun bulunanların kalması ve zayıf ve uygunsuz olanların yok olması şeklinde tabiatın, mevcut nevileri seçmesidir.

Okumaya devam et

Share Button

BİYOLOJİ YAZILARI -1-

BATININ GELİŞME HUSUSUNDAKİ DELİLLERİNİN ÇÜRÜTÜLMESİ

 

Parça fikir serkeşliğinden kurtulamıyoruz. Çünkü Batı’nın ağır işgali altındayız. Bu işgal şüphesiz bilgi işgalidir. Parça fikrin menfi tezahürü olarak bir sahada ihtisaslaşdığını sanan güya mütehassıs kafa, kendi tabirleri olan “uzmanlık alanı” dışındaki her sahada avam derecesinde cahildir. Bu cehaletin umumi sebebi hayat ve hadiseler karşısında kendi sahasına hapsolmaktan kaynaklanmaktadır.

Fildişi kulesinden bütün fikrin şuuruna eren mütefekkir kafalar ise, en ufak bir izahında bile tasnifi yapılan temel telakkilerden bağımsız konuşamaz. Bu temel telakkiler; Hayat telakkisi, varlık telakkisi ve insan telakkisidir.

Yaklaşık bir asırdır Batı’nın bilgi ağında kıvranan zihinler  ne hayat telakkisini anlar, ne varlık telakkisini, ne de insan telakkisini. Batı’ya göre herşey “gelişme” ve “evrim” vetiresinden günümüze ulaşmıştır.

Bu yazımızda Batı’nın “gelişme” hezayanlarının lif lif çürütüldüğüne şahit olacaksınız..

Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. Okumaya devam et

Share Button

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI
Bir medeniyetin akıbeti, dehalarının akıbetinden takip edilebilir. Medeniyet havzasında doğan dehalar nasıl yaşıyor, hangi alanlara yönlendiriliyor, hangi alanlarda istihdam ediliyorsa, medeniyet o alanlarda kabarıyor, gelişiyor, göz kamaştırıcı hale geliyor. Dehalar hangi alanı boşaltıyorsa o alan çöküyor, geriliyor, köreliyor ve yok oluyor.
Batı medeniyet havzasında, Reform ve Rönesans’tan sonra dehalar, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğunlaşmıştı. On dokuzuncu asra kadar bu şekilde devam eden batı içtimai hayatı, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğun bir üretim ve gelişme yaşadı. Bugünkü batı medeniyetini de inşa edenler, o dönemde özellikle felsefede yoğunlaşan deha kontenjanıydı. Yirminci asra gelindiğinde batı medeniyet havzasındaki deha kontenjanı, iktisadi alana ve teknoloji (bilim değil) üretimine kaydı. Yirminci asırda felsefe tamamen tükendi buna mukabil iktisadi alanda ve teknolojide müthiş bir gelişme ve köpürme yaşandı. Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir iktisadi üretim, yirminci asrın ikinci yarısında meydana geldi.
Dehalar felsefeden çekildiği için felsefe krize girdi (başka sebepleri de var tabii ki) ve batı medeniyeti teorik kaynaklarını kaybetti. Teorik kaynaklarını kaybeden medeniyetin yaşaması ne mümkün…
Batı medeniyetinin temelindeki krizin, felsefe krizi olduğunu düşünüyorum. Felsefe krizinin temel sebebinin de dehaların bu alanı boşaltmaları olduğunu… Dehaların bu alanı boşaltmalarının sebebinin de, iktisadi alana yöneldikleri düşüncesine sahiptim. Ta ki bir doktor arkadaşla yaptığım sohbete kadar. Buraya kadar zikrettiğim sebepler silsilesinin doğru olduğunu hala düşünüyorum ama bir sebebin daha bulunduğunu, doktor arkadaşla sohbet sırasında fark ettim. Antidepresan ilaçları…
*
Antidepresan ilaçlarının mahiyeti, uyuşturucudur. Uyuşturucu, kaçak haliyle de ilaç haliyle de “yalancı mutluluk” veya geçici mutluluk oluşturuyor. İnsanın aklı ve iradesiyle gerçekleştiremediği mutluluğu uyuşturucu geçici olarak gerçekleştiriyor. Mutluluk ise sihirli bir hal… Bir defa tadıldığında vazgeçilecek cinsten bir ruh hali değil.
Antidepresan ilaçları, ürettikleri yalancı mutlulukla aslında ne yapıyor? Ruhi hamleyi bloke ediyor, zekanın keşif maharetini sıfırlıyor, tefekkür faaliyetini giriftlikten uzaklaştırıyor. Yani dehaların tüm hususiyetlerini yok ediyor.
Psikiyatrinin geliştirdiği (aslında geliştiremediği) “normal insan” tarifi, dehaları ihtiva etmez. Normal insan tarifi “orta zekaya” işaret etmektedir. Dehalar ise orta zekanın çok çok üzerinde ruhi hususiyetlere sahiptirler. Deha özelliklerini “anormal” olarak tarif eden ve onları tedaviye muhtaç sayan psikiyatri anlayışı, dehaları laboratuarlardan ve agoradan alıp kliniklere taşımıştır. Bunu yaparken de, “deliliğin en büyük alameti, tedaviyi kabul etmemektir” hükmüyle, bilimsel(!) müeyyideler uyguluyor. Bu tür müeyyideler, tedaviyi kabul etmeyen dehaların içtimai altyapısını imha ediyor. Ya kliniğe gidersin ya da cemiyette “deli” olarak itibarsızlaşırsın…
Batı medeniyeti ürettiği psikiyatri ile dehalarına soykırım uyguladı. Dehalarını katleden bir medeniyetin yaşama şansı yok.
*
Sitemiz yazarlarından Selehattin Adanalı, “Parapsikoloji ve yüksek zeka hastalıkları” başlıklı yazısında şu tespiti yapıyor. “Dehalardaki tasavvur istidadı müthiştir. O kadar ki, deha olan müzisyen, besteyi, yapmadan ve çalınmadan “duyar”, deha olan heykeltıraş, heykeli, mermere baktığında “görür”, deha olan matematikçi, formülü, ispat etmeden zihninde gerçekleştirir, deha olan mimar, binayı, zihninde şekillendirir ila ahir. Bunlar, eserlerini, vücut bulmadan, görür, duyar, şekillendirirler, hem de gerçekleştirildiğindeki halinden daha mükemmel şekilde. Bu istidat, özellikle sanatçılar için harikulade bir özelliktir. Çünkü bir eser, inşa edilmeden önce tasavvur edilebilmelidir. Eser, zihni evrende ne kadar eksiksiz ve ne kadar mükemmel tasavvur edilebilirse, o kadar kolay ve güzel inşa edilir.” Doğrusu tam isabet…
Dehaların tasavvur gücü, “gerçekleştirilmeden” gerçekmiş gibi görebilecek çaptadır. Gerçekleşmeden (veya gerçekleştirilmeden) gerçekmiş gibi görebilmek, psikiyatride, halüsinasyon olarak tarif ve klinik vaka olarak kabul ediliyor. Bu durumdaki bir adamı (yani dehayı) deli diyerek tedaviye almakla, onun deliliğini tedavi etmiyor aksine dehasını imha ediyorsunuz. Psikiyatri doktorları, deha katilleridir. Antidepresan ilaçları da bu katillerin silahları…
Bütün bunlar tamam da, delilik diye bir hastalık yok mu? Var. Tedavi edilmemeli mi? Edilmeli. Antidepresan ilaçları kullanılmamalı mı? Bilmiyorum, başka bir yolu yoksa kullanılmalı belki. Fakat çok dikkatli ve mümkün olduğunca sınırlı kullanılmalı. Neticede bu mesele, psikiyatrinin halletmesi gereken bir konu… Diyeceğim ama doktor arkadaşın anlattıklarına bakılırsa, psikiyatri ve modern tıp bu konuda çok sığ ve çok muhafazakar. Dolayısıyla konuyu onların elinden kurtarmak ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Meseleyi psikiyatri alanından çıkarıp çok daha geniş çaplı bir ufuk ile değerlendirmek lüzumu açık. Geniş çaplı değerlendirme ise ancak “medeniyet tasavvuru” ile yapılabilir.
Bir de tarih tespiti… Batıda felsefi kriz yirminci asrın başlarında zuhur etti. Antidepresan ilaçları da o tarihlerde imal edilip kullanılmaya başlanmış. Yirminci asırda filozof yetişmedi, çünkü dehalar ya iktisadi alana kaymış veya kliniklere hapsedilmişti.
*
Her medeniyet, büyük ruhi ve zihni patlamalar (hamleler) neticesinde inşa edilir. Ruhi ve zihni (akli) patlamalar, büyük ufuklar açar. Ufuk çizgisini tayin eden mikyaslar genellikle yoktur. Kapalı zihni evren kurulmamış, dolayısıyla ufuk çizgisi sabitlenmemiştir. Ruhi ve zihni patlama sırasında (medeniyetin inşa sürecinde) açık ufuklu bir zihni evren vardır. Bu sebeple dehalar, medeniyetlerin kuruluş sürecinde uçsuz bucaksız bir hürriyete sahiptirler. Dehaların zapt altına alınmadan kaynaştığı kuruluş dönemleri, onların en verimli zamanlarıdır.
Medeniyet kuruluşunu tamamladıktan sonra standartlar üretmeye, çerçeveler oluşturmaya, tarifler yapmaya başlar. Bunlar aslında medeniyetin işaretleri, delilleridir. Gerçekten başıboşluk, serkeşlik, serserilik medeniyetin zıddı şeylerdir. Medeniyet alametleri olan standardizasyon ise aynı zamanda medeniyetin çöküşünün başlangıcıdır. Çünkü artık ufuk sabitlenmiştir.
Her nedense standardizasyon, ufku sabitliyor, hayatı daraltıyor, inkişafı engelliyor. Standardizasyon medeniyetin ta kendisidir ama standardizasyonun, inşa faaliyetini daim kılacak, ufku sürekli genişletecek, hayatı dondurmayacak ve inkişafı engellemeyecek şekilde gerçekleşmesi şart. Bu durum medeniyetlerin en büyük handikapı… Bu handikapa düşmeyen medeniyet yok… Neden bu kadar umumi bir hüküm cümlesi kuruyoruz, çünkü tüm medeniyetler çöktü, öyleyse bu handikapı atlatabileni yok.
Bu handikapın ilk vurduğu hedef, akıldır. Standardizasyondan sonra inşa edilen “akıl formu”, gelişmeye mani olacak bir bünye halini alıyor. Medeniyetler normal insan tariflerini, “akıl formu” üzerinden yapıyor. Akıl formu orta zeka ile sabitlendiğinde, bunun dışındakiler hastalık teşhisi ile kliniklere taşınıyor ve ortada deha kalmıyor.
İslam medeniyet tasavvurundaki akıl, “akl-ı selim” terkibidir. Akl-ı Selim üzerinde hassasiyetle ve dikkatle çalışmak gerekiyor.
Selehattin Adanalı, neden bu konuyla ilgilenmiyorsun?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

İLM-İ SİMADA TERKİP ANLAYIŞI

            İlm-i simanın sırrı, terkip ölçülerindedir. Terkip ölçüleri, birçok uzvun manalarını yoğurarak mizaç yekununa ulaşmayı mümkün kılar. Terkip ölçüleri olmaksızın eldeki verilerden ulaşılabilecek bir netice yoktur.

            Terkip ölçüleri meselesi, hayatın her alanında sözkonusudur ve önemlidir. Tefekkür faaliyeti sığlaştığı ve tefekkür mahareti kaybolduğu için birçok mesele artık gündemden kalkmıştır. Kaybolan konuların başında da “terkip ölçüleri” gelmektedir. Oysa terkip ölçüleri olmaksızın en basit işler bile (mesela çorba bile) yapılamaz. Terkip ölçüleri olmaksızın çorba yapmaya kalkışmak, çorba için lüzumlu olan unsurları gelişigüzel bir tencereye doldurmaktır. Çorba yapabilmek veya çorbanın “lezzetini” oluşturmak için hangi unsurdan ne miktar kullanılacağı bilinmelidir. Çorba yapmak kolay olduğu ve zaten insanlar bunu bildiği için “terkip ölçüleri” bahsi, müstakil bir mesele halinde insanların gündemine girmemektedir. Başka bir ifadeyle, insanların yapageldikleri (alıştıkları) işleri gerçekleştirmek için terkip ölçüleri gibi bir meseleye ihtiyaç duymayacakları vakadır. Fakat yeni bir iş yapmak istediklerinde veya bilmedikleri bir konuda çalışmak (veya düşünmek) zorunda kaldıklarında ilk ihtiyaçları “terkip ölçüleri” veya “terkip anlayışı”dır. Lakin terkip anlayışı unutulduğu için yeni bir işe teşebbüs ettiklerinde işin gerekli tüm unsurlarını gelişigüzel tencereye doldurmaktadırlar. Böyle bir durumda ortaya “lezzeti” olan bir yemek çıkmaması tabi olmasına rağmen neticeye şaşırmaktadırlar. Üstelik kendi beceriksizliklerini ve anlayışsızlıklarını görmezden gelip, sözkonusu işin “yapılamayacağına” veya o işin “gerçekleştirilemeyeceğine” karar vermektedirler.

            İlm-i sima bahsinin gündeme gelmemesinin en büyük sebebi, “terkip ölçülerinin” veya “terkip anlayışının” olmamasındandır. Uzuvların mizaçtaki karşılıklarını gelişigüzel bir araya getirerek mizaç yekununa ulaşmak imkanı bulunmadığından, Marifetnamedeki ilm-i sima bahsi anlaşılamamakta ve uygulanamamaktadır.

 

*İlm-i simanın terkip anlayışı

 

1-Ön şartlar

2-Anlayış haritası

3-Kaideler meratibi (hiyerarşisi)

4-Tezatların terkibi

5-İstidatların teşhisi

6-Ahlakın tespiti

 

            İlm-i simanın terkip anlayışı, yukarıdaki başlıklardan müteşekkildir.

 

*Ön şartlar

 

            Ruhun bedeni oluşturması bir süreçtir ve bu sürecin sonuna kadar bedende değişiklikler olur. Bu sürecin kaç yaşına kadar devam edeceği sorusunun cevabı muayyen değildir ve her fert için farklıdır. Bu sebeple, ilm-i simadan faydalanabilmek için kişinin mezkur süreci tamamlaması şarttır. Çocuklarda ilm-i sima marifetiyle mizaç teşhisleri yapmak kabil değildir.

 

*Anlayış haritası

 

            Ruh ile beden arasındaki münasebet anlayış haritasının birinci boyutudur. Anlayış haritasının ikinci boyutu, mizaç ile ahlak münasebetidir. Anlayış haritasının üçüncü boyutu, Ruh ile Akıl münasebetidir. İlm-i simanın anlayış haritasını bu üç boyutun meydana getirdiği sacayağı oluşturur.

 

*Kaideler meratibi (hiyerarşisi)

 

            Terkip anlayışının ön şart ve anlayış haritasından sonraki ilk şartı, kaideler meratibidir. Hangi kaidelerin hangi mertebede olduğu bilinmelidir. Zira üst mertebede bir kaide mevcut ise alt mertebede bulunan zıt mahiyetteki kaide geçersiz hale gelir. Böylece farklı mertebelerdeki tezatların halli de kendiliğinden gerçekleşmiş olacaktır.

 

*Tezatların terkibi

 

            Aynı mertebelerdeki kaidelerin terkibi yapılmalıdır. Bu noktadaki problem, aynı seviyedeki kaidelerin birbiri ile tezat teşkil etmesi halinde meydana gelmektedir. Aynı mertebedeki kaidelerin tezat teşkil etmesi halinde meseleyi halletmenin iki yolu vardır. Biri, tezatları terkip etmek, diğeri tezatları iptal etmektir.

 

*İstidatların teşhisi

 

            İstidatlar bahsi, mizaç hususiyetlerinin teşhisinde ayrı bir ehemmiyete sahiptir. İstidatların ehemmiyeti, hem temin edecekleri faydadan gelmekte hem de mahiyetlerinden kaynaklanmaktadır. İstidatlar, mizaç hususiyetlerinin yekunu içinde farklı şekilde dururlar. Umumiyetle mizaç hususiyetlerinin birçoğu ile (en azından birkaçı ile) tezat teşkil edebilirler. İstidatlar ayrıca teşhis edilebilirse mizaç hususiyetlerinin yekununa aykırı gibi dursa bile olduğu gibi kabul edilmelidir.

 

*Ahlakın tespiti

 

            En zor konulardan birisi, ahlaki hususiyetlerin tespitidir. Zira ilm-i sima aslında ahlakı değil, mizacı teşhis etmek için kullanılan bir ilim dalıdır. Fakat Marifetname’de mizaç hususiyetlerinin dışında ahlaki hususiyetlerin de teşhis edildiğini görmek kabildir. İnsan bedeninin özelliklerinden ahlaki hususiyetlerin teşhis edilmesi kabil değildir. Çünkü ahlak, kesbidir. İlm-i sima ile mizacın teşhis edilebilmesinin sebebi, mizacın kesbi (kazanılan) değil vehbi (potansiyel olarak mevcut olan) olmasıdır.

            Ahlakın sonradan kazanılması gerçeğine rağmen ilm-i simanın ahlaki hususiyetlerden de bahsetmesinin sebebi, bazı ahlaki hususiyetlerin bazı mizaç hususiyetlerinin kaçınılmaz neticesi olması veya büyük ihtimalle o neticelerin gerçekleşeceğinin öngörülmesidir.

            Ahlaki hususiyetlerin teşhisi meselesi, ilm-i simanın en çetrefilli konularından biridir. Bu noktanın iyi anlaşılmaması halinde ilm-i sima uygulamaları ciddi hatalar verir.

 

            İlm-i simada terkip anlayışı ve terkip ölçüleri konusuna devam edeceğiz.

Share Button

MARİFETNAMEDE İLM-İ SİMA BAHSİ

            Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz. Tarafından kaleme alınan ve bugünkü isimlendirmesiyle Ansiklopedi türüne giren MARİFETNAME üzerinde kafi derecede çalışma yapılmaması ıstırap vericidir. Kitabın ihtiva ettiği konulardan İLM-İ SİMA ile ilgili bahis harikuladedir.

            Marifetnamedeki ilm-i sima bahsinin gündeme gelmemesinin en önemli sebeplerinden birisi, insanın eşkâline bakarak mizaç hususiyetlerini tespit etmenin mümkün olmayacağı istikametindeki düşüncedir. Hakikaten bedeni (biyolojik) özelliklerden hareketle mizaç hususiyetlerinin (karakter özelliklerinin) tespitini yapmak için gereken “insan sistematiği”, bugünkü psikoloji veya psikiyatri biliminde bulunmamaktadır. İlm-i sima bahsinin gündeme gelmemesinin temel sebebi, anlaşılamamasıdır. Anlaşılması için gerekli olan zihni altyapı ve ilmi zemin bulunmamaktadır.

 

*

 

            İslam’ın “insan anlayışı” (insan sistematiği) ruh ile beden beraberliğine dayanır. Ruh, beden üzerinde tasarruf eden ve onu şekillendiren temel özdür. Ruhun beden ile birleşmesinden itibaren beden ruhun sahip olduğu hususiyetlerin sureti haline gelmeye başlar. Ruhun sahip olduğu hususiyetler (mizaç hususiyetleri) bedende şekil olarak ortaya çıkar.

            Bedenin ruhun şeklini alması, uzun zaman alır. Genellikle yirmi yaşlarına kadar devam eden bu süreç, bedenin sürekli değiştiği bir zaman dilimine işaret eder. Bu süreç genellikle (kesin olmamakla birlikte) büyümenin bitmesi ile neticelenir. Büyümenin bitmesinden sonra da bedende şekil değişiklikleri devam eder ama çok yavaştır. Bu manada ölüme kadar bedenin şekillenmesinin devam ettiği vakadır.

            Büyümenin durduğu noktaya kadar devam eden değişiklikler, tamamen mizaç hususiyetleri (ruhi özellikler) ile alakalıdır. Büyümenin durmasından itibaren bedeni şekillenmenin kaburgası oluşmuş demektir. Bu noktadan sonraki değişiklikler, insan aklının (ve şuurun, hafızanın, vicdanın, idrakin) gelişmesi ile alakalıdır. Büyümenin durmasına kadar ki şekillenme, insan potansiyelinin (doğuştan varolan-ruhta varolan) özelliklerin bedene etkisi ile alakalıdır. Büyümenin durmasından sonraki bedeni şekillenme ise insanın hayatta kazandıkları ile alakalıdır. Özet olarak söylemek gerekirse; büyümenin durmasına kadar ki bedeni şekillenme mizacın (ruhun doğrudan) etkisiyle gerçekleşir, büyümenin durmasından sonraki bedeni şekillenme ise ahlakın (hayatta kazanılan verimlerin) etkisiyle gerçekleşir.

            Ruhi-zihni ve akli-fikri gelişmesi olmayan insanlarda büyümenin durmasından itibaren bedeni şekillenme de durur. Zira bu insanlar, mizaç hususiyetleri ile baş başa kalmışlardır. Başka bir ifade ile bu insanlar, mizaç hususiyetlerini çıplak olarak yaşamaktadırlar. Ruhi ve akli gelişmesi olmadığı için hayatta kazandıkları verimler, bedeni şekillendirecek güce ve seviyeye ulaşamaz.

            Mizaç hususiyetlerini çıplak olarak yaşayan ve onları geliştirmek ve dengelemek için ruhi ve akli hamleler gerçekleştirememiş olan insanlar, şahsiyet sahibi olamazlar. Sadece mizaç hususiyetleri ile yaşayan insanlar, “insanileşme” sürecinin başındadırlar. İnsanileşme sürecinin başı, kişinin tabiatında (mizacında) bulunan kaynakların sevketmesiyle yaşamaktır. İnsanileşme sürecinin müntehası ise kişinin her işini “irade ederek” yaşamasıdır. İrade etmek bahsi, çok çetrefilli ve girift bir bahistir. İradeyi “istemek” olarak tarif edenler, tabiatlarının kendilerinden talep ettiklerini de “istemek” zannedenlerdir. İrade etmek, istemek değil, öncelikle neyi istemek gerektiğini anlayacak kadar fikir sahibi olmaktır. İnsan, tabiatına rağmen bir şeyi istemesi gerektiğini anlayacak seviyeye çıkana kadar “irade” etme kudretine sahip olamaz. Daha kısa ifade ile “irade” sahibi olamaz.

            Mizaç hususiyetlerini çıplak olarak yaşamamak, mizacın aşılabileceğini göstermez. İnsan, mizaç evrenini aşamaz. Fakat mizaç ufkunun içinde kalarak, mizacını dengeleyebilir ve şahsiyet sahibi olabilir. Mizacın dengelenmesi, genel ismiyle ifade etmek gerekirse, ahlak marifetiyle gerçekleşir. Hayatta kazanacağı ahlak, mizacını dengeleyebilir ve bir terkip meydana getirebilir. Mizaç ruhun, ahlak ise aklın tezahürlerindendir. Bu manada mizaç-ahlak dengesi aynı zamanda ruh-akıl dengesidir. Şahsiyet ise ruh (mizaç) ile aklın (ahlakın) dengeye ulaşmış halidir. Akıl insan iç dünyasının (zihninin) merkezi unsuru haline gelmediği zaman, bu denge kurulamaz ve insan mizacıyla baş başa kalır. Bu vaka, insanın aklıyla değil duygularıyla yaşadığı manasına gelir. Fakat duyguyla yaşamanın “güzel” tarafı ortaya çıkmaz. Zira aklın merkezi unsur haline gelmediği insan iç dünyasında duygular, “ham haliyle” zuhur eder. Ham haliyle zuhur eden duygular ise vahşidir. Duyguların zuhuruna güzellik kazandıran unsur akıldır. Bu sebeple akıllanmamış kişi, duygulu kişi de değildir, sadece vahşi birisidir.

 

*

 

            İlm-i sima, yukarda bahsi edilen “insan analitiğinde” incelendiğinde faydalanılabilecek bir disiplindir. Ruhun bedene nüfuzu ve tesiri ile ortaya çıkan bedeni şekillenme neticelerinden ruhi hususiyetlere (mizaç hususiyetlerine) ulaşmak mümkündür ve doğrusu mizaç tespitlerinin en kestirme yoludur. Ne var ki, bedenin herhangi bir özelliğine (uzuvların herhangi birinin şekline) bakarak insan hakkında karar vermek kabil değildir. Marifetnamedeki ilm-i sima bahsinin anlaşılmasına mani olan en önemli sebep de budur. Bir uzvun şekline bakarak kişi hakkında ulaşılan kanaatin doğru çıkmaması ihtimali vardır. Hatta bu ihtimal çok büyüktür. Bu tür yanlış usullerle yapılan misallemeler neticesinde varılan yanlış hükümler, marifetnameye veya ilm-i simaya tahmil edilmektedir.

            İlm-i simanın temel özelliği, kişideki tüm bedeni şekillerin manalarını toplayarak bir terkibe ulaşılmasını şart kılmasıdır. Kişiyi parça parça değerlendirmek, genellikle yanlış neticelere sevk etmektedir.

            Buradaki temel soru ise şudur; Terkip ölçüsü nedir veya terkibe nasıl ulaşılabilir? Bu sorunun cevabı, ilm-i simayı doğru tatbik edebilme imkânını sunar.

 

            Sorunun cevabı mı ne? Bu kadar kolay değil…

Share Button