Kategori arşivi: ONTOLOJİ

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU
SORU
9-Aşktaki vuslat, varlık-yokluk ritmindeki “yokluk deminde” baş başa kalmak mıdır?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Aşk meselesi zordur, o kadar ki sanki imanın zorluğuna denk… Zaten her iki meselenin kaynağı da aynı, yani ruh… Ruhun en bariz ve en mühim tezahürlerinden veya hamlelerinden ikisidir iman ve aşk…
Aynı kaynaktan çağıldaması, zaman zaman birbirine karışmasına, zaman zaman da birbirinin yerini işgal etmesine sebep oluyor. İnsanlar maşuklarını mı rab ediniyorlar yoksa rablerine mi aşık oluyorlar, çok zaman karışıyor. Çetin mesele… İman ile aşkın kudretlerinin de birbirine denk olması, mevzuu çözülmez hale getiriyor. Bir insanda aşkın, başka bir insanda imanın daha kuvvetli şekilde tezahür etmesi, aşk ve imanın farklı kuvvetlerde olduğunu göstermez, sadece o kişinin mizaç hususiyetlerinin haritasını gösterir.
Aynı kaynaktan fışkırması, aynı güce sahip olması (böyle mi gerçekten?) bu iki meselenin beraber çözülmesini ihtiyaç haline getiriyor. Ayrı ayrı mevzular olduğu düşüncesiyle birbirinden tefrik etmek ve halletmeye çalışmak, meseleyi çözmek değil aksine tamamen giriftleştirmek ve çözümsüz hale getirmektir.
*
Tasavvufun misilsiz terkiplerinden birisi de, imanın hamurunu aşkla karması, aşkın hamurunu da iman ile mayalamasıdır. Birbirinin mütemmimi haline getirdikten sonra her ikisini de aynı mercie, Allah Azze ve Celle’ye yöneltmesidir. Aşk, şirkin ana rahmidir, çünkü imanın kardeşidir. Aşkın istikameti şaştığında imanı istikametini muhafaza etmek yiğit işidir. Farlı istikametlere yönelen aşk ve iman farklı rabler edinir, şirk diye buna demiyor muyuz?
Böyle midir gerçekten? Aşk, iman kadar kuvvetli midir, ikisi farklı istikametlere yöneldiğinde şirkin şartları gerçekleşmiş, son hamle mi kalmıştır. “BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU
SORU
8-Tasavvufta sürekli bahsi edilen “yokluk”, varlığın “yokluk anı” mıdır? “Varlıktan geçmek” ifadesinin müntehası, varlık-yokluk deveranındaki varlık safhasından çıkıp, yokluk deminde yaşamayı mı kastediyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Tasavvufta çok yakıcı ifadeler var, her şeyi terk etmekten bahsederken, “terki de terk et” gibi bir noktaya kadar ulaşıyor. Terk etmeyi de terk etmek, normal insanın zihni evreninde, tefekkürün de terkedilmesidir. Netice olarak, bu hal, insanın kendini terk etmesi manasına gelmez mi? Böyleyse, insanın “kendisi” ruhun dışındaki her şeyi midir? Eğer böyleyse, ruhun yalnız başına kalmasıdır ki, ancak varlık-yokluk deveranının “yokluk” deminde mümkünmüş gibidir, böyle midir?
O noktaya kadar terk edebilmek ama “kendinizden” geçip diğer “kendinizde” kalabilmek, yani şuuru kaybetmemek, “yokluk demi” dışında mümkün olabilir mi? İnsanın kendini kaybetmesi başka bir şey, “kendini” terk ederek diğer “kendine” geçmesi çok başka bir şey. Tamam da böyle midir?
*
Ruhun bedenden ayrıldığını biliyoruz, rüya veya başka hallerde bedenden ayrılıyor lakin beden ile münasebetini kesmiyor. Beden ile münasebetini kesmiş halde ayrılmasına ölüm diyoruz. Dünyadaki hayattan bahsettiğimize göre, ölüm dışı hallerle ilgileniyoruz. Öyleyse ruhun bedenden tamamen müstakil hale gelmesi, ölüm dışında, “yokluk deminde” mi gerçekleşiyor? “BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU
SORU
7-“Yokluk deminde” bir tecelli mevcut ise, bu tecelliyi mümin ve kafir insanların hepsinin ruhu müşahede edebilir mi? Tüm ruhlar, “Alem-i Ervah”ta iman ettiği için, kafirlerin ruhunu da mümin olarak kabul etmek mümkün müdür, mümkünse onların ruhları da tecelliyi seyredebilmekte midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruhun kudret ve istidatlarının ne olduğu mühim mevzulardandır. Meselelerin kilitlendiği noktalardan birisi ruhtur. Ruh, Allah Azze ve Celle’nin ebedilik ihsanına nail olmuş varlıktır ve bu kıymet de insanın içine gömülmüştür. Allah Azze ve Celle ile varlık arasında bulunan, “emr aleminden” olan, diğer varlıklara benzemeyen, insanı Allah Azze ve Celle’ye ulaştırması mümkün olan tek varlık çeşididir.
Ruh meçhulün anahtarıdır ama kendisi de bir meçhuldür. “Hakkında az şey bildirilmiştir” dolayısıyla az şey bilinecektir. Hakkında az şey bilinenin ile ilgili çok şey anlaşılması mümkündür ama ruh bu kaidenin istisnasıdır. Tehlikeli olan noktalardan birisi de, hakkındaki bilginin “azlık” ölçüsünü bilmiyor olmamız.
Her şeyi kendisiyle gördüğümüz ruhu göremiyoruz, dolayısıyla bir şekilde iktisap ettiğimizi zannettiğimiz bilginin doğru olup olmadığını da anlayamıyoruz. Ruh mevzuu, “müphem saha” meselesinin ilk sıralarında yer alıyor. Kesin olarak söylenebilecek hususlar sadece beyan edilenlerdir ve onların da hakikatini anlayana aşk olsun. “BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU yazısına devam et

FELSEFE VE VAROLUŞ-1-

FELSEFE VE VAROLUŞ
Düşünce zemininin (evreninin) oluşması insanın ilk “varoluşu”dur ve ilginçtir ki bu varoluşun farkına varmaz.
Akıl insanın ikinci varoluşudur ve bu varoluşu fark eder ama anlamaz.
Şuur insanın üçüncü varoluşudur ve bu varoluşu fark eder, anlar fakat nihai tecrit noktasına kadar ulaşamaz.
Kalp insanın son varoluşudur ve bu varoluşu ne fark etmesi gerekir ne anlaması gerekir, ne de tecrit faaliyeti lüzumludur.
*
Varlıktaki hareket eksik olanın tam olana doğru akışıdır. Başka bir ifadeyle, parça ile bütünün birbirini çekmesidir. Varoluş, kendini tamamlamak veya tamam olana vasıl olmak ile gerçekleşir. Varoluş özünde şuuru şart kılmaz ve tüm varlık, varoluş çizgisindeki hareketlilik (akış) olarak kendini gösterir. Varoluş istikametindeki hareketlilik yok olursa varlık, varolabilme imkânını (iktidarını) kaybeder. Hiçbir varlık sabitlenerek mevcut halini muhafaza etmek imkânına sahip değildir. Kaldı ki, hiçbir varlık hareketsiz duramaz.
Hareket, başıboş ve anlamsız bir konum değiştirme değildir ve istikamet sahibidir. Her varlık başka bir varlığı kendine çeker ve başka bir varlık tarafından çekilir. Bu kozmolojide de böyledir, fikirde de böyledir.
Her varlık kendi eksiğini tamamlamak için çeker, başka bir varlığın eksiğini tamamlamak için ona doğru gider. Her varlık kendine çektiği varlığa göre “bütün”dür, kendine doğru gittiği varlığa göre “parça”dır.
Hiçbir varlık yalnız başına nihai “bütünlük”ü oluşturamadığı için hareket kesintisizdir ve nihai bütünlük oluşturulana veya ona ulaşılana kadar devam edecektir. FELSEFE VE VAROLUŞ-1- yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU
SORU
6-Varlığın yokluk deminde, Allah Azze ve Celle’den başka bir varlık kalmadığına göre, isim ve sıfatlarının tecellisi mi yoksa zatının tecellisi mi mevcuttur, yoksa hiçbir tecelliden bahsetmeyeceğimiz bir hali mi konuşuyoruz?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, varlık-yokluk deveranında ruhun varlığını devam ettirmesi halinde kıymet ve lüzum kazanır. Ruhun varlığı kesintisiz ise ve “yokluk deminde” varolmaya devam ediyorsa, tecelliyi müşahede edebilme imkanı var mıdır? Ruh tecelliyi müşahede edebiliyorsa, sadece Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisini mi müşahede edebilir yoksa zatının tecellisini de müşahede edebilir mi? Ruh, tabiatı gereği Allah’ın zatının tecellisini müşahede etme imkan ve istidadına (bu hal hangi şartlarda mümkün olursa olsun) malik midir? Ruh, zat tecellisini de müşahede edebilme istidadında ise, varlık-yokluk deveranının “yokluk demindeki” tecelli, zat tecellisi midir? Varlık yekunu, Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisi değil midir, böyleyse, “yokluk deminde” isim ve sıfatları tecelli etmediği için mi varlık yaratılmıyor ve varolamıyor? “Yokluk demi”, isim ve sıfatlarının tecellisinin kesilme anı ise, “yokluk deminde” zatı mı tecelli ediyor?
“Yokluk deminde” isim ve sıfatların tecellisi kesiliyor, zatının tecellisi başlıyorsa (veya zaten devam eden tecelliler içinde sadece bu tecelli kalıyorsa), ruh, “zat tecellisini” müşahede edebiliyor mu? Bu ihtimalde, ruh Allah Azze ve Celle ile başbaşa kalmıyor da, tecellileriyle mi muhatap oluyor? “BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU yazısına devam et

İKİNCİ MATEMATİK VEYA BEŞİNCİ İŞLEM-2-

Beşinci işlem bir denklem olarak ele alındığında eşitliğin sağ tarafı her zaman birdir. Bu denklem, mevcut matematikteki denklemlerin aksine neticesi belli olan denklemdir. Bu sebeple gerçektir. Gerçektir zira sistem geriye doğru işler. Geriye doğru işlemek, varolanı tahlil etmektir. Varolmuş olanın varolabilme mekanizmasını teşhis etmektir.
Varolanı izah etmek doğrudan gerçekle ilgilenmektir. Gerçek olanı anlamanın metodu üretildiğinde gerçekleşebilir olanın tekniği keşfedilmiş olur. Beşinci işlem sıfır ile bir arasındaki alanı yeni bir matematik alan olarak tanzim etmekle, varoluş tekniğini üretmekte veya bu tekniği izah etmektedir.
Neticesi muayyen ve sabit olan denklemin zor olan tarafı çözümü değil, denklemin kurulabilmesidir. Kurulmuş olan her denklem aynı zamanda çözülmüş olan bir varoluş sürecidir. Bu denklemin kendisi zaten çözümdür.
Kurulan her denklem, kurulması düşünülen diğer denklemin parçasıdır aynı zamanda. Tüm denklemler kurulabildiğinde kâinat matematik olarak çözümlenmiş ve ifade edilmiş olur. Yeryüzünde ve insanlık tarihindeki tüm arayışların yekûn ifadesi budur. Tüm bilimler ayrı ayrı kendi alanlarında bu denklemi üretmeye çalışmaktadır. Fakat ne hazindir ki, “büyük denklem” hala tefekkür ve tahayyül edilememektedir.
*
Beşinci işlemin elma ile armudu toplayabileceği veya bunları birbirinden çıkarabileceği anlaşılmalıdır. Bu imkân matematiğin fizik dünyaya en çok yaklaştığı alanın sistematize edilebileceğini gösterir. Bu alan sistematize edilebildiğinde matematik işlemlerin sosyal ve siyasal alanlarda doğru netice vermemesinin önündeki engel büyük oranda kalkacak ve matematik alan genişleyecektir. İKİNCİ MATEMATİK VEYA BEŞİNCİ İŞLEM-2- yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU
SORU
5-Varlık her an yeniden yaratılmaktadır, bu sebeple bir an var, bir an yoktur. Varlık-yokluk deveranının (ritminin) hızı yüksek olduğu ve gözümüz de bedeni (maddi) göz olduğu için varlığı daimi zannediyor, sadece varlığı görüyor, yokluğu farketmiyor, hissetmiyoruz. Ruhun ebediliği, varlığın her an yeniden yaratılma kaidesinin istisnası ise, ruh, yokluğu farkediyor olmalı. Böyleyse, nefis terbiyesinin müntehasına ulaşıldığında, ruh (kalp) gözü açılıyor, ruh vasıtasız görmeye başlıyor. Bu noktada ruh yokluğu yaşamaya başladığında, Allah ile halvet olma imkanı mı buluyor? Yokluk görülemeyeceği için, “yokluk deminde” Mutlak Varlık olan Allah’ı mı görüyor? Yani, varlığın yokluk deminde, Allah ile ruh baş başa mı kalıyor, böyle bir imkan mı buluyor? Yokluk deminde Allah ile ruh arasındaki mesafe sıfıra mı iniyor? Nasıl oluyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, önceki sorunun cevabının, “ruh kesintisiz varlıktır, varlık-yokluk deveranının dışındadır” şeklinde cevaplanması halinde geçerlidir. Ruh kesintisiz varlık değilse, varlık-yokluk deveranına dahil ise, yokluk deminde Allah Azze ve Celle’den başka hiçbir şeyden bahsetmiyoruzdur. Bu durumda soru tüm altyapısını kaybediyor.
Ruh kesintisiz varlık ise… “BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU yazısına devam et

İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI

İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI
Mevcut matematiğin temel özelliklerinden birisi tecrit olduğu için varlığın oluş mekanizmasına dönük bir faaliyet içine girmemiştir. Tecrit bir anlamda, aradaki süreçlerin tamamını atlayarak neticeye ulaşmaktır. Mevcut matematik bunu yapmış ve aradaki süreçleri fizik bilimlere bırakmıştır. Neticede tecrit imkânı, matematik tarafından doğru kullanılamamıştır.
Mevcut matematiğin diğer önemli bir özelliği, sabit olmasıdır. Kendini sabitlemekle varlığı kendi sınırlarına hapsetmektedir.
Mevcut matematik deterministtir ve varlığın determinist olduğuna dair yanlış anlayışın doğmasına matematiğin bu özelliğinin de katkısı olduğu unutulmamalıdır. Varlığın determinist kurallara tabii olmadığı anlaşılmasına rağmen matematiğin bu özelliği hala devam etmektedir.
Mevcut matematiğin başlangıcı sıfırdır. Oysaki varlığı sıfırdan başlatmak kabil değildir. Sıfır ile bir arasındaki mesafe varlığın oluş mekanizmasıdır ve mevcut matematik varlığın oluş mekanizmasını kendine konu edinmemiştir. Varlığı konu edindiğine göre sıfırdan başlaması yanlıştır ve bunun açıklaması yoktur. “Bir”den başlamalıdır. Çünkü varlık “bir”den başlar. Birin altı varoluşun malzemelerini ve süreçlerini gösterir ki, varoluş malzemeleri arasında sıfır yoktur. Bu anlamda birden geriye doğru gidildiğinde sıfıra kadar devam etmemelidir.
Bir disiplini sıfırdan başlatmak, varoluş sürecini konu edinmektir. Böyle bir başlangıç doğrudur fakat varoluş sürecini konu edinmek şartıyla doğrudur. Hem sıfırdan başlamak hem de varoluş sürecini konu edinmemek yanlıştır. Matematik, hem sıfırdan başlamış hem de varoluş sürecini konuları arasına almamıştır. İKİNCİ MATEMATİK İHTİYACI yazısına devam et

MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-2-

*Müphemlik özelliği
Matematik, tecrit imkânıyla kesin kurallara ulaşırken aynı zamanda müphemliği de formüle etmektedir. Matematikteki kesinlik ne kadar dikkate çarpıyorsa müphemlik o kadar dikkatlerden kaçmaktadır. Kesinlik hususiyetini farketmek ne kadar kolaysa, müphemlik hususiyetini farketmek o kadar zordur. Bu sebeple olmalı, matematiğin müphemlik hususiyeti pek bilinmez ve konuşulmaz.
“Bir koyun” ifadesindeki kesinlik, “bir” ifadesinde müphemliğe döner. Bir ifadesi şekli anlamda mutlak bir kesinlik ifade edebilirken, önüne gelebilecek kelime sayısının sınırsızlığınca müphemdir. Zira “bir” rakamı muhtevasında kozmosu ve içindekileri taşıma kudretine sahiptir ve önüne hangi varlık ismi konursa onunla beraber anlamı belirlenmiş olur. Matematik tam bu noktada ortaya çıkar. Rakamın önüne varlık ismi koymadığınız zaman matematiktir, koyduğunuz zaman matematik olmaktan çıkar. Bu anlamda “bir” rakamı bünyesinde mutlak kesinlik ile mutlak müphemliği beraber taşır.
Matematiğin kurulabilmesi için varlığı özelliklerinden arındırarak tek özelliğine ulaşmak şartı, kesinleştirme süreci olduğu gibi aynı zamanda müphemleştirme sürecidir de… Varlık tüm hususiyetleriyle tarif edilebilme özelliğine sahiptir ve varlığın bir özelliği tarifin dışında kalırsa varlık ile ilgili bilgi ve fikir eksik kalır. Tarifteki eksiklik varlığı müphemleştirir. Matematik teorik olarak kendi sistem bütünlüğünü kesin olarak kurmakta maharet sahibiyken varlık ile ilgisi kurulduğunda aynı nispette müphemleşir. Matematik vaka (ifade, rakam, denklem, problem ila ahir) kendi zemininde “kesinlik” özelliğini taşırken gerçek zeminde en ileri seviyede müphemdir. Dolayısıyla matematik, tecrit yoluyla kendi zeminini oluşturmuş ve kesinlik karakterini kendi zemininde üretmiştir. Anlaşılacağı üzere matematik, muhayyel bir zemin oluşturmuştur. MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-2- yazısına devam et

MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-1-

MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ
Matematiğin iki zıt özelliği var; hem kesinlik ifade eder hem de müphemlik… Katiyet mefhumu ile müphemlik mefhumunun birbirinin zıddı olması, bir arada bulunmasına manidir. Mevcut matematik bu iki hususiyeti de taşır. Zıt iki hususiyeti de taşıması, bir taraftan zaruret gereğidir diğer taraftan matematik kavrayışın zafiyetidir. Zaten zaruret, zafiyetinden kaynaklanır, zafiyet içinde olmasa zaruret halinde olmaz.
*Kesinlik özelliği
Matematiğin kesinlik özelliği barizdir. Matematik, varlığı şekle tebdil eden, bunu yaparken varlığı birimleştiren, çizgileştiren zihni bir maniveladır zaten. Matematikteki varlık mefhumu, rakamlarla, çizgilerle ve harflerle ifade edilirken, varlıkların aynı olan özelliklerini sembolize eder ve tüm farklılıklarını ortadan kaldırır. Matematikte varlıklar aynı özellikleri veya tek özellikleriyle ifade edildiği için, kesinlik özelliği kendini gösterir.
Varlıklarla ilgili üretilen hükümlerin müphem olmasının bir sebebi varlıkların birbirinden farklı özellikler taşımasıdır. Kesin hükümlerin kategorilerde daha fazla ortaya çıktığı hatırlanırsa, müşterek alanın artması halinde müphemliğin azaldığı görülecektir. Varlığı tasnif çabasının sebebi budur. Zira kesin hükmün anlamı “tam tanımak” demektir. Bunun kozmosta hiçbir zaman mümkün olmayacağı bilindiğine göre, kesin hüküm üretilebilmesi için “muhayyel gerçeklik zemini” oluşturmak cihetine gidilmiştir. Matematik, varlığın özündeki müphemliğe karşı insan zihni tarafından yürütülen mücadele neticesinde ancak “muhayyel gerçeklik zemini”nde üretilebilen kesinlik çerçevesidir. İşte zıt iki hususiyeti bünyesinde barındırabilmesini mümkün kılan nokta tam olarak burasıdır, müphemliğin sebebi “muhayyel gerçeklik zemini”dir, kesinliğin kaynağı ise bu zemini tartışmasız kabul etmesi, o zeminde kesin formüller ve ifadeler kullanmasıdır. MATEMATİK KAVRAYIŞ VE VAROLUŞ-1- yazısına devam et

MEKAN VE HAREKET

MEKÂN VE HAREKET
Hareket, en basit fizik ifade ile varlığın konum değiştirmesidir. Bu tanımlama çabası hareketin mekâna nispetle yapılmasıdır. Varlık hareketin sonunda hareketin başlangıcındaki konumuna tekrar gelme imkânına sahiptir ve bu durumda mekâna nispetle hareket görünmemektedir. Bu durumda da hareket vardır ve fakat zamana nispetledir. Zira varlık hareket ettiği takdirde aynı zamanda aynı mekânda bulunabilme imkânına sahip olamayacaktır.
Hareketi sadece mekâna nispet ettiğimizde ortaya çıkan problem gerçekten çözülmesi zor bir problemdir. Zaten zamansız hareketi idrak etme imkânına da bu sebeple sahip olamıyoruz.
Hareketin mahiyetini tetkik ederken mekân-zaman koordinatlarını fark ediyoruz ama mesela varlık boyutunu çok zaman ıskalıyoruz. Mekânda hareket en anlaşılır görünen harekettir fakat varlıktaki harekete dikkatimiz yönelmez. Başka bir ifadeyle hareketin mekânda ve varlıkta gerçekleşebilecek iki türü olduğunu bilmeyiz. Genellikle hareketi, mekânda hareket olarak anlarız. Mekânda hareket olarak anladığımız hareketlerin kahir ekseriyeti ise aslında varlıktaki harekettir.
Mekândaki hareketi dünyada görmek imkânına sahip değiliz. Dünyada gördüğümüz hareketlerin tamamı varlıkta meydana gelen harekettir.
Varlıktaki hareket, bir varlığın başka bir varlıktaki hareketidir. Maddenin maddedeki hareketini, maddenin mekândaki hareketi olarak anlıyor olmak, zaman, mekân ve varlık hakkında yanlış bilgiler edinmemize sebep oluyor. MEKAN VE HAREKET yazısına devam et

MEKAN MESAFE SATIH-2-

Mekânı, zemin, satıh ve mesafe olarak kavramak hayatı yaşanabilir hale getirdiği nispette gereklidir. Hayatın pratik problemlerine karşı ciddi çözümler ürettiğini inkâr etmek gerekmez. Gerçekten mekânın müşahhaslaştırılmış halleri olan bu mefhumların dile ve hayata yerleşmiş olması, en basitinden hayatın mekân ayarını (paralelinde zaman ayarını) yapmayı mümkün hale getirmektedir. Bu yapılabildiğinde mesela insanlara tapuları dağıtılabilmektedir. Yapılamasa, insanlık yeryüzünü müşterek mülkiyet halinde kullanmak zorunda kalırdı.
Hayatın tabii seyrinin pratikteki imkânlara doğru aktığını kabul etmek yanlış değildir mutlaka. Günlük problemlerle uğraşmak zorunda kalan insanların hayatı yaşamaktan onu anlamaya zamanlarının ve imkânlarının olmadığı da doğrudur. Fakat hayatı anlamadan yaşayabileceğini zanneden insanların akıl yaşının ne olacağını (olduğunu) tahmin etmek zor olmayacaktır. Buradaki temel problem, akıl yaşları ilköğretim çağında olan insanların hayatı inşa ve tertip etmeye teşebbüs etmeleridir. Ya da tüm insanlığın nispet ettiği veya önem verdiği hayat tarzının, bu insanların ürettiği “hayatı yaşama biçimi” olmasıdır.
Bu konuda gerçekten bir temayül olduğu açıktır. Birçok alanda ve anlamda bu temayül görülüyorsa da en önemlilerinden birisi, münevverlerin hayatı anlama ve anlatma biçimlerinin halkın seviyesine uygun olması gerektiği fikridir. Bir konuyu anlamak ile anlatabilmek birbirinden farklı meselelerdir ve anlatmak muhatabın seviyesine göre birçok çeşitlilik gösterebilir. Fakat halkın anlayacağı dilin kullanılması fikri, münevverlerde alışkanlık haline gelmekte ve aslında bir zaman sonra kendileri de aynı dil ve o dilin imkânlarıyla anlamaya ve düşünmeye başlamaktadırlar. Halkın diliyle anlamaya başlandığında, halktan farklı bir şey anlamanın mümkün olmayacağını fehmedememek, ağır nazari zararları mukadder kılıyor.
Mekânı bu mefhumlarla anlayarak hayatın pratiğini üretmiş olmanın meydana getirdiği faydaların kabulü, hayatın mahiyetinin ne olduğu veya olması gerektiği yönündeki tecessüsü ortadan kaldırmamalıdır. MEKAN MESAFE SATIH-2- yazısına devam et

MEKAN MESAFE SATIH-1-

MEKÂN MESAFE SATIH
Mekânın zamandan daha kolay anlaşılacağı zannedilir. Zamanın mücerret mahiyetine nispeten mekân daha müşahhas kabul edilir. Hatta zamanın varlığı tartışılmıştır ama mekânın varlığı tartışılmamıştır. Zamanın vehim olduğuna dair düşünceler gök kubbede uçuşmuştur ama insanın ayağını yere basma zarureti mekânın varlığından tereddüt etmesini engellemiştir.
Mekânın varlık ile ilgisi farklı bir açıdan bakıldığında varlığın zaman ile ilgisinden daha açık olarak hissedilir. Varlık ile mekân arasındaki ilişki sanki elle tutulabilecekmiş gibi müşahhaslaştırılır çok defa.
Doğrusu mekânı anlamadığımızı düşünmeyiz. Ayağımız yere bastığı müddetçe mekânın orada bir yerde olduğunu vehmederiz. Anlamadığımızı düşünmediğimiz için anlama çabasına da girmeyiz.
Mekânı en çok zemin ile karıştırırız. Zemini mekân yerine ikame ederiz. Zemini mekân yerine ikame ettiğimizde anlaşılması gereken bir şey kalmaz geriye. Zira zemine mesela beton dökebilmekteyizdir ve anlaşılması için mücerret bir idrak faaliyetine konu edilmesi gerekmeyecek kadar basit ve anlaşılır bir mesele haline gelmektedir.
Zemin ile mekânı aynı anlamda kullanırız ve böylece mekânın ele geçmez mahiyetinin giriftliğinden ve mücerret özelliğinden kurtuluruz. Aynı kolumuzda saatimiz olduğunda zamanının mahiyetini merak etmekten kendimizi kurtarıp onu ölçmekle ilgilendiğimiz gibi.
Zeminin dahi genel bir ifade olmasından kaynaklanan nispeten müphemliği karşısında, zemini de (aynı zamanda mekânı) satıh olarak anlama temayülü ağırlık kazanmaya başlar. Satıh daha elle tutulabilir özelliğe sahip olduğu için zeminde karşımıza çıkması muhtemel problemlerden de böylece kurtuluruz. MEKAN MESAFE SATIH-1- yazısına devam et

MEKAN VE VARLIK

MEKÂN VE VARLIK
Mekân kelimesi sadece lügat anlamıyla dahi varlığı anlatmaya kâfidir. Mekân, imkân alanıdır. İmkân alanı varolabilmek için gerekli olan zemindir.
Mekân saf haliyle harekete geçmez veya varlığın vücut bulmasını temin etmez. Fakat mekân saf haliyle vücut bulması mümkün olan tüm varlıkların kodlarına sahiptir ve bunu varoluş sürecini başlatacak etkiyi alana kadar muhafaza eder.
Mekânın, varlığı kompoze edici özelliği vardır ve idrak ile dikkat bu özellikte yoğunlaşmakta ve orada kalmaktadır. Varlığı kompoze edici özelliği aslında terkip edici özelliğinin yansımasıdır ama bu özellik dikkatlerden kaçar. Terkip edici özelliği ise aslında varoluşun kendinde gerçekleşmesine imkân veren özelliğinin yansımasıdır.
Mekânın idrak ve dikkatten uzakta kalmasının iki sebebi var. Varlığın yoğunluğu ve zaman ile temas halinde olması…
Varlığın yoğunluğu dikkati kendinde toplar ve mekânı idrakten uzak tutar. Kâinattaki varlık sayısının hesaba sığmaz çoklukta olması insan idrak ve dikkatini mekândan uzaklaştırır. Zaten mekânın gözle görülmesi imkânsız olduğu için, idrak edilmesi müstesna bir dikkate bağlıdır.
Mekân, zaman ile temasa geçtiğinde, varlık meydana gelmiyorsa eğer (teğet temas halinde) varlığa etki de etmiyordur. Buradaki etkisizlik, varlığın etkilerine müsaade ettiği için dikkatten kaçmasını temin ediyor. Oysaki saf mekânda hareket eden bir varlığı müşahede edebilseydik eğer, diğer varlıkların etkilerinden de kurtulduğu için hareketin özelliklerinden mekânı fark edebilecektik. MEKAN VE VARLIK yazısına devam et

MEKAN VE KAİNAT

MEKÂN VE KÂİNAT
Mekân kâinatın varoluş alanıdır, varoluşun imkan alanıdır. Mekan olmadığında hiçbir şey yoktur, hiçbir şey varolamaz, hiçbir varoluş süreci işlemez.
Saf haliyle mekânın müşahede edilebileceği yer kâinatın sınırı olmalıdır. Fakat mekânın saf halde müşahede edilebilmesi, bilgi ve idrak kaynaklarımızla kabil değildir. Daha doğru bir ifadeyle beş duyumuzla ve bu günkü ilmi malzemelerin (teknolojik cihazların) ürettiği imkânla mekân, saf halde müşahede edilemez.
Mekânın saf halde müşahede edilebilmesi ile zamanın saf halde müşahede edilebilmesi aynı anlama gelir. Zamanı saf halde müşahede edebilmek için zamanın dışına çıkmak gerektiği gibi, mekânı saf halde müşahede etmek için de mekâna tepeden bakmak gerekir. Zaman ve mekânın bağından kurtulamamak, onların saf halde müşahedesini imkânsız kılar.
Zamanın mı mekânı, yoksa mekânın mı zamanı sarmaladığı meçhuldür. Başka bir ifadeyle zaman mı mekânın içinde varolabilmekte yoksa mekân mı zamanın içinde bulunmaktadır, insanlık bu çetin sorunun cevabını bilme imkânına sahip olabilecek mi? Her ikisinin mahiyetine dikkatle bakan bir göz, mekanın zamandan önce olması gerektiği fikrine kapılabilir, böyle olması da imkan dahilindedir. Ama cevap bu mudur, kim bilir.
Zamanın daha girift ve metafizik olduğu buna karşılık mekânın daha müşahhas ve net olduğu konusundaki genel kanaat doğru değildir. Zamanı fark etmek, mekânı fark etmekten daha kolaydır. Fakat bu durum zamanın mekândan daha kolay anlaşılacağını maalesef göstermez. MEKAN VE KAİNAT yazısına devam et

MEKAN-3-

Madde enerjiye ve enerji maddeye dönüşmez. Madde ve enerjinin oluşumundaki zaman ve mekânın katkı oranları değişmekte ve varoluşun tecellilerinden biri ortaya çıkmaktadır. Bir birine dönüşüm değil, yeniden varoluş gerçekleşmektedir. Kurallar aynıdır. Madde ile enerjinin bir birine dönüştüğü iddiası bilimsel bir aldanıştır.
Zamanın, maddenin dördüncü boyutu olduğuna dair yaklaşım, zaman ile varlık arasında, varoluşa dönük ilk bilgilenme olduğu için önemlidir. Ancak zaman maddenin dördüncü boyutu değildir. Aksine madde, zaman-mekân sarmalının boyutlarından (tezahürlerinden) biridir. Enerji başka bir boyutudur. Ve daha sayısız boyut bulunmaktadır.
Kozmosta en çok hayret uyandıran akdelik ve karadelik teorileri dikkatli tetkik edilmelidir. Bunlar, zaman mekân etkileşiminin en ilginç örnekleridir. İnsanlık bunları tetkik etmenin yolunu bulabilirse, zaman ve mekan ile ilgili ciddi keşifler yapabilir.
Kainatın dışında sayısız “alem” mevcut. Her alem ayrı bir mekandır. Her mekan da zamanın olup olmadığı bahsi ayrı… Zaman var mıdır, varsa içinde yaşadığımız kainattaki zaman ile aynı mıdır? Bu sorular ehliyetli ve liyakatli muhataplarını bekliyor.
Akdelikten zaman fışkırıyor ve mekân ile temas ettiğinden dolayı varlığı (gök cisimlerini) meydana getiriyor olabilir. Karadelikte, zaman emiliyor, emilen zaman oranında varlık yok oluyor olabilir. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir)
Zamanda yolculuk konusu şimdiye kadar ele alındığı biçimiyle “bilimsel” eğlence olmaktan başka bir şey ifade etmez. Buna rağmen zamanda yolculuk imkânsız bir şey değildir. Zamanda yolculuktan bahsetmeden önce mekânda yolculuktan bahsetmek gerekir. Zamanda yolculuk yapmanın sırrı, mekânda yolculuk yapmanın sırrı ile beraber çözülecektir.
İnsanlık hala mekânda seyahat ettiğini zanneder ama aslında varlıkta seyahat edilmektedir. Mekânda seyahat etmek ile zamanda seyahat etmek arasında zorluk bakımından bir fark olmamalıdır. MEKAN-3- yazısına devam et

MEKAN

MEKÂN
Kainat (kozmos) ile ilgili “gerçeklik” , zaman ve mekândan başka bir şey değildir. Bu sebeple zaman ve meknı aşmamış bir anlayış için, toplam varlık çeşidi üçtür; zaman ve mekân ve ruh… Ruh zamanüstü bir varlıktır ama bedene taalluk ettiğinden itibaren zaman içindedir, ne var ki zaman içinde olması, zamani varlık olduğu manasına gelmez. Zaman, mekan ve ruh dışında görülen tüm varlık çeşitleri, bu üçünün müştaklarıdır. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir)
Kainattaki maddenin çok azının görünebilir, bilinebilir, anlaşılabilir özellikler taşıması ve büyük kısmının ise “karanlık madde” gibi isimlendirmelerle ifade edildiği, görünmediği ve anlaşılamadığı malum. Fizik biliminin matematiğin yardımıyla ulaştığı bu netice, hem ontoloji inşasında hem de mekanın anlaşılmasında ciddi bir zafiyet, ciddi bir “eksik malzeme” oluşturuyor.
Büyüklerin (makrokozmosta) dünyasında “karanlık madde” denilen ve açıklanamayan, küçüklerin (mikrokozmosta) dünyasında kuant alanları olarak isimlendirilen ve açıklanamayan konu; mekanın anlaşılmasını zorlaştırıyor.
Karanlık maddenin (veya uzaydaki boşluğun), ses ve ışığı nakletmesi onun madde ile herhangi bir şekilde ilgili olduğunu gösterir. Fakat buradan hareketle “madde” olduğunu söylemek, delil yetersizliği ile maluldür. Mesela maddenin kaynağı olması, maddeye vücut veren öz olması, maddenin varoluşunu mümkün kılan malzeme olması mümkündür. Fizik biliminin bu gün ulaştığı neticelere bakılırsa, maddenin kaynağı madde değil, madde ötesi (metafizik) bir alan, alem, varlıktır. Karanlık madde anlaşılamadığı için onun hakkında söylenecek her söz, spekülatif olur. Atom altı parçacıklardaki arayışın, maddeye kütle kazandıran bozonun (Higgs bozonu deneyini hatırlayın) peşine takılmış olması, fizik biliminin, maddi evren ile metafizik evren arasındaki “geçidi” aradığını gösteriyor. Fizik bilimi, içinde aktığı pozitif bilim mecrası gereği metafizik evreni veya metafizik varlığı reddettiği için, ikisi arasındaki geçidi aradığını söylemesini beklemiyoruz. Lakin maddeye kütle kazandıran bozon arayışı, maddenin oluşumundan hemen önceki anı aradığı görülüyor. İşte geçit dediğimiz nokta orası… MEKAN yazısına devam et

ZAMAN VE SÜRE

ZAMAN VE SÜRE
Zaman ile ilgili ilk hissediş, mücerret bir akıştır. Akışın zamanda mı yoksa varlıkta mı olduğunu tefrik edemesek dahi, varlık ve vakıaların arka arkaya dizilişindeki kronolojik sıra veya sebep-netice ilişkisinin meydana getirdiği illiyet silsilesi kavrayışlarının yerleşik hale getirdiği idrak itiyatlarımız olduğunu kabul etmeliyiz. Gerçekten babanın çocuğundan sonra doğamayacağını açık bir şekilde görmek varlık ve zaman ile ilgili tartışma dışı tuttuğumuz kavrayış şekilleri geliştirmemize sebep olmuştur.
Kâinatın her noktasında ve her anında doğrulanabilecek bir kural olamayacağı gibi bunun tersi olan en yanlış fikrin dahi kâinatın bir noktasında veya bir anında doğrulanabileceğini unutmak ya da anlamamak, iç dünyamızda (mesela zihnimizde) idrak tortuları oluşturmaktadır.
Mücerret konuları ve varlıkları idrak edebilmek için müşahhaslaştırma çabalarımızın da kalıcı alışkanlıklar oluşturduğu vakidir. Müşahhaslaştırma çabası, kelimenin lügat anlamına uygun olarak maddileştirme çabası olarak anlaşılmamalıdır her zaman. Müşahhaslaştırma, zapt altına alabilmek ve vaziyet edilebilir hale getirmektir.
Zaman ile ilgili en meşhur idrak alışkanlığımız, illiyet silsilesi (sebep-netice münasebeti) ve müşahhaslaştırma çabasının harmanından meydana çıkan, zamanı, “süre” olarak anlama temayülümüzdür.
Süre, varlık veya vakıanın başlaması ile bitmesi arasında geçen zaman dilimidir. Süreyi zaman olarak kavramak, zamanı maddenin dördüncü boyutu olarak kabul etmenin zihni altyapısıdır. ZAMAN VE SÜRE yazısına devam et

ZAMAN VE VARLIK

ZAMAN VE VARLIK
Kâinat her an yeniden yaratılıyor. Varlık-yokluk deveranı (ritmi), kainatın varlık ile yokluğunun eşit seviyede ve sürede (zaman yoktur ya orada) bulunduğunu gösteriyor. Her an yeniden yaratılan varlığın, iki yaratılış arasındaki yokluk halinin (anının) görünmemesi ve sürekli varlık halinin görünmesi, gözün varlığa endeksli olmasındandır ve bir anlamda gözün körlüğüdür. Zira “yokluk” yansıma imkânına sahip olmadığı için gözün onu görmesi kısa zaman dilimlerinde (an) mümkün olamamaktadır. Oysaki varlığın varlık süresi ile yokluk süresi büyük ihtimalle bir birine eşittir ve yokluğu görme istidadı olanların onu seyredebilmeleri varlığı görebilmek gibidir.
Her an yeniden yaratılan kâinatın bir öncekinin devamı ve tekrarı olmadığı ve yeni ve başka bir şey olduğu fakat sürekliliği devam ettiği için farklılıkların anlaşılamadığı ve zaten idrakin ulaşabildiği alanda olmadığı tespit edilmelidir.
Kâinatın her an yeniden yaratılmasında iki yaratılış arasındaki yokluk anı, (ruhun varlığını devam ettirdiği ve yok olmadığı zira ruhun her an yeniden yaratılmadığı ve bir defa yaratıldığı hatırlanırsa) ruhun bu berzahta topyekûn varlık kaydından kurtulduğu düşünülebilir. Ruh bedenle birlikte tüm varlıktan, bununla beraber zaman ve mekândan kurtulmakta ve aslında beden öncesi hayata ulaşabilmektedir. Ruh mahiyeti itibariyle zamanüstü bir varlık olduğu için iki yaratılış arasında geçen varlıksız (maddesiz) zamanı fark etmekte ve o zaman diliminde zamanüstü hayatı yaşamaktadır. (En doğrusunu Allah Azze ve Celle bilir) ZAMAN VE VARLIK yazısına devam et

ZAMANSIZ HAREKET

ZAMANSIZ HAREKET
Varlığın kesintisiz bir hareket içinde olduğu, hareketin durdurulamadığı, hareketin durması halinde varlığın varolamayacağı fizik olarak da anlaşılmıştır. Hareketin kesintisizliği sadece makrokozmosta değil aynı zamanda mikrokozmosta da vakidir.
Mikrokozmostaki ilerlemelerin vardığı nokta, kuantum fiziğidir ve kuantum fiziği ise maddenin parçacıklardan değil alanlardan (kuantum alanlarından) meydana geldiği ve bu alanların ise mütemadi bir deveran (veya hareketlilik) içinde olduğunu gösterir.
Varlık görüntüsü aslında hareketten kaynaklanmaktadır. Hareket o kadar hızlıdır ki, ortaya kompoze bir varlık görüntüsü çıkmaktadır. Hareket durduğu takdirde (matematik kavrayış olarak buna ulaşmak kabildir) ortada görünecek bir varlık kalmamaktadır. Varlığın sırlarından biri de harekette mahfuzdur.
Varlığın mahiyetini harekette arama çabası, hareketin mahiyetini hızda ve hızın mahiyetini de zaman ve mekânda arama lüzumu ile aynı çerçeve içindedir. Zira hareketi varlıkla ilişkilendirdiğimiz kadar zaman ve mekân ile de ilişkilendirmek durumundayız. Hareketi mekândan ve hızı ise zamandan müstakil düşünme imkânına sahip olamıyoruz.
Hız zamanın tabii neticelerinden veya mahiyetini keşfedemediğimiz tezahürlerinden birisidir. Hareket ise mekânda gerçekleşmek zorunda olan bir hadisedir. Hareket zamanda gerçekleşmediği gibi, hız da mekânda gerçekleşmiyor.
Hareket ile hızın birbirinin neticeleri olduğu ve her hareketin bir hızının olacağı doğrudur. Fakat mahiyetlerinin aynı olduğunu ve birbirinden hiçbir farklılıklarının olmadığını kabul etmek yanlıştır. Hızın, hareketin bir özelliği olması her ikisinin mahiyetinin aynı olduğu anlamına gelmez. Birbirini şart kılmaları farklı özelliklere sahip olmamalarını gerektirmez.
Öncelikle hareket için mekânın kâfi olduğu anlaşılmalıdır. Varlığın hareket için gerekli güce sahip olamadığı ve bu sebeple hareket edemediği konusu hareket ile değil varlık ile ilgilidir. Varlığın hareket edebilmesi için zamana ihtiyaç duyması, varlığın hareket için gerekli kudret arayışıdır. Zaman muharrik güçtür ve eğer varlık zaman dışında başka bir güç kaynağı bulabilirse hareket imkânını elde edebilecektir. ZAMANSIZ HAREKET yazısına devam et