Kategori arşivi: ONTOLOJİ

İNSAN BİLİM VE ONTOLOJİ

İNSAN, BİLİM VE ONTOLOJİ
Varlık temelde iki çeşittir. İnsan ve diğerleri… İnsanda bir adet öz diğerlerinde ise iki adet öz bulunur. İnsandaki öz ruhtur, diğerlerindeki öz ise zaman ve mekândır. Ruh, zaman, mekan; kainatın hulasasıdır, tüm sırlar bu üçünde mahfuzdur.
*
Diğer varlıkların tahlilinin varabileceği nihai nokta zaman ve mekân kaynaklarıdır ki bunlar birbirinden müstakil olarak varolabilme iktidarına sahiptirler. Varlık, zaman ve mekânın birbirinden müstakil olarak bulunması halinde zuhur etmemektedir. Varlığın zuhuru için zaman ve mekânın temas etmesi şarttır. Bu sebeple varlıkta müşahede edilen zaman ve mekânın, birbirinden tefrik edilebilir mahiyette olduğu görülememektedir.
Kâinatın hangi noktasından başlanırsa başlansın ve hangi usul takip edilirse edilsin varlığın tahlilinin müntehasına varılabildiği her ihtimalde bakiye kalan özlerin zaman ve mekân olduğu anlaşılacaktır. Zaman ve mekâna ulaşmayan tahlil ve terkip faaliyetlerinin ara menzillerdeki gerçekliklerle meşgul olduğu vakadır. Ara menzillerde ortaya çıkan tahlil ve terkip neticelerinin ve bu neticelerde görülen gerçekliklerin “nihai gerçeklik” olarak kabul edilmesi farklı kâinat telakkilerini beslemektedir. Zira tahlil faaliyetinin müntehasındaki gerçeklik tek olmasına karşılık güzergâh farklılıklarından dolayı ara menzillerdeki gerçeklikler çok sayıda olacaktır. İNSAN BİLİM VE ONTOLOJİ yazısına devam et

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2-

İslam, varlığın bidayetini ve nihayetini açıklamıştır. Bu sebeple, varlık, insan ve hayat temel bahislerinde İslam, münhasır izah salahiyetine ve imkanına sahiptir. Hiçbir telakki, bu üç temel bahiste İslam’ın sunduğu izah hacmine ulaşamaz, ulaşması hayal bile edilemez.
İnsanın geleceğe olan yönelişleri, geçmişinin tesirinden daha az değildir. Tarihin müktesebatı ne kadar itiyorsa, geleceğin cazibesi en az o kadar çekiyor. Neticede zaman, insanın zihni evreninde ve kalbi evreninde akıyor. Tarihte biriktirdiği müktesebatın ne kadarı zihni ve kalbi evrene intikal ediyorsa o kadar itiyor, geleceğe dair ümitleri, düşünceleri, duyguları ne kadar canlıysa o kadar çekiyor. Tarih nesebini kaybedenlerde ise, sadece geleceğin cazibesi hükmünü icra ediyor. İnsan, tarihle irtibatını kesebiliyor ama istikballe münasebetini kesemiyor. Öyleyse istikbalin cazibesi, tarihin muharrik kuvvetinden daha fazladır. Bu cihetle tarih anlayışı, istikbali ihtiva etmelidir.
Müslümanın hayatı, tarihin toplamından meydana gelmez, tarih ile birlikte istikbalin de muhteva toplamından meydana gelir. Sadece İslam, varlığın mazisi ile birlikte istikbalini de beyan etmiştir. Müslüman şahsiyet, tarihi müktesebat ile birlikte istikbalin muhteva yekununu hayatında cem eden veya harmanlayan veya birleştiren insandır. Bu hususun ilahi kaynaklı dinlerin hepsinde olduğu düşünülebilir ama onların (Hıristiyanlık ve Yahudilik) gelecek bilgileri ve anlayışlarına bakıldığında, İslam’dan tamamen farklılık arzettiği görülür. Bu sebeple hayat, Müslüman şahsiyette sıhhatli bir vahdete ermiş ve anlamlı bir terkibe kavuşmuştur. İSLAM TARİH ANLAYIŞI-2-TAKDİM-2- yazısına devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3-

Varoluş sürecinin üçüncü safhası, “idrak” etmektir, o da akıldadır, akıl da insandadır. Akıl idrak merkezidir, idrak edebilmek, varoluş sürecinin “insani alana” girdiğini gösterir. Kainattaki her varlık çeşidinin ufku insandır, varoluş sürecinin “insani alana” girmesi, ana mecrasına ulaştığını gösterir.
Varoluş süreci, “insani alana” ulaşana kadar asıl ve asil mecrasını bulmamış haldedir ve insani varoluş sürecinin malzemelerini, vasıtalarını, imkanlarını hazırlamak içindir. Bu sebeple topyekun varlık alemi (kainat) için bahsi edilen varoluş süreçleri, kendi başına bir mana ve maksat ifade etmeyen, insana ulaşmadığı takdirde muhtevasını ve mecrasını bulamayan bir deveran halindedir. Toplan varlık haritasının nirengi noktası, nispet ölçüsü, ufuk çizgisi insandır.
Varlık mertebesinin zirvesi insan olduğu gibi, varoluş sürecinin ana mecrası da insandadır. Bu sebeple insandaki varoluş süreçleri, kainattaki toplam varoluş süreçlerinden daha kıymetli, daha girift, daha zahmetlidir. Öyleyse insandaki varoluş süreçleri ayrıca tetkik edilmeli… İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-17-VARLIK TELAKKİSİ-3- yazısına devam et

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR

İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-1-

-TERKİP VE TASAVVUR-

TAKDİM

Medeniyet tasavvuruna neden ihtiyacımız var? Böyle bir tasavvura sahip olmazsak ne kaybederiz veya neleri elde edemeyiz?

Medeniyet, insan faaliyetlerinin en hacimli havzasıdır. Bu sebeple “medeniyet tasavvuru” insan tefekkürünün en hacimlisidir. Tefekkürün en derin çeşidi değil ama en hacimlisidir. Derinlik bahsi mahfuz kalmak üzere, medeniyet tasavvuru, bir dünya görüşünden istihsal edilebilecek en hacimli “insani verim”dir. Bir dünya görüşünün muhteva ufkudur. Tabii ki dünya görüşlerine mensup olanların fikir ve idrak ufkudur. Dünya görüşünün muhteva ufku ile ona mensup olanların idrak ufku umumiyetle aynı olmuyor. Bu husus her dünya görüşünde böyleyse de, İslam için muhakkak böyledir. Zira İslam, birinci kaynak olarak Allah’ın beyanına (kelamına) dayanır ki, “ilahi muradı” tam olarak anlamak iddiası, akılsızlığın en çarpık tezahürüdür. İSLAM MEDENİYET TASAVVURU-TERKİP VE TASAVVUR-E-KİTAP-HAKİ DEMİR yazısına devam et

İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE

İBNİ SİNA’DA ÜÇ MESELE

İbni Sina bugün Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara yakınlarındaki Efşane köyünde 980 yılında dünyaya geldi. Daha sonra ilk temel eğitimini aldığı Buhara’ya ailesi ile birlikte göçtü. Babasının adı Abdullah b. Sina’dır. İlk derslerini Samani hükümdarının sekreteryasını ve mali işlerini yürütmekle görevli bir kamu personeli olan babasından, Natili’den ve İsmail Zahid’den aldı. Genç yaşta henüz felsefi araştırmalara başlamadan, bilimlerle meşgul olduğu ilk döneminde babasının yakın ilgi duyduğu Batıni-İsmaili düşünce sahibi çevrelerle yakınlıkları oldu. Tarihçilere göre metafizik alakalarının temelini bu dönemlerdeki duygusal karışımlı bilgilenmelerinden aldı.
Onsekiz yaşına geldiğinde Metafizik dışında devrinde geçerli olan tüm bilim dallarında önemli bir yetkinlik kazandı ve hak ettiği bir üne kavuştu. Aristo’nun Metafiziğini defalarca okuduğu halde yeterince anlamayan filozof tesadüfen edindiği Farabi’ye ait olan bir şerhe ulaşmakla bu kitabı anlayabildi ve felsefi derinliği bu olaydan sonra hızla gelişti. (Ülken, 1993: 108)
Döneminin siyasal kargaşalarından uzak kalamadı ve bu hengamede payına düşen sıkıntılara katlandı. Eserlerinin önemli bir kısmını yolculukları esnasında ya da hapishanelerde ve güç şartlar altında kaleme alabildi. Son dönemlerini şehirler arası bir gezgin olarak geçirdi. Nihayet 1037 yılında Hemedan’da yakalandığı kulunç hastalığı sebebiyle vefat etti.
Batı’da Avicenna olarak bilinen ve İslam dünyasında Eşşeyh-Erreis Ebu Ali Sina olarak ünlenen filozof genç yaşta eserler kaleme aldı. Ansiklopedik nitelikte olan ünlü eseri Eşşifa’dır. Daha sonra bu eserini muhtasarlaştırarak “Necat” adıyla yazmış ve son dönemlerinde de kimi ve düzeltme eklemeler yaparak “İşarat ve Tenbiyat” adıyla yayınlamıştır. Batı dünyasında Hipokrattan sonra enbüyük hekim olarak ünlenmesine sebep olan eseri “Kitab-Ettıb” geniş bir derlemedir, uzun yıllar ders ve araştırma kitabı olarak okutulmuştur.
Meşşai geleneğinin önemli bir temsilcisi kabul edilen İbni Sina düşünce sisteminde eleştirilerin aksine akılla birlikte deney ve gözleme de ağırlık vermiştir. Düşünce yapısının bu bütünlüğünü, Razi ve Farabi sistemlerini birleştirerek gerçekleştirmiştir. Bu yönüyle skolastiğe en yetkin şeklini kazandıran ilk düşünür olarak görülmektedir. Hayatının son dönemlerinde sufilik eğilimleri artmış ve meşşailiğin temel niteliği olan rasyonalizmden sezgicilik ve irrasyonalizme doğru gelişmeler izlenmiştir. Öyleki bu dönemdeki yaklaşımları dikkatle incelendiğinde daha sonraki devirlerde sistematik olarak kurulumu gerçekleştirilecek olan işrakilik ve vahdeti vücut düşüncelerinin tohumlarını barındırdığı söylenebilir. (Fahri, 1992: 130)
İbni Sina felsefesi bir bakıma varlık felsefesidir. Varlığı vacip ve mümkün olarak ikiye ayırır. Aklın varlığını zorunlu olarak bildiği ve kabul ettiği vacip varlıktır. Varlığı sebeplere bağlı olarak gerçekleşen, bir tercih sonucu ortaya çıkan mümkün varlıktır. Ayrıca olması düşünülemeyen ve imkânsız olanı ifade için de mümteni ya da müstehil varlık ifadelerini kullanır. Varlığı, varlık olması bakımından ele alır ve sistemini bunun üzerine bina eder. Bir şeyin akıldaki varlığı ile gerçek hayattaki varlığını ayrıştırır. Akli varlığa “mahiyet”, reel varlığa da “hakikat” adını verir. Bu ayrıştırma zorunlu varlık için geçerli değildir. Onun mahiyet ve hakikatı aynıdır. Oysa mümkün varlıkların mahiyetleri hakikatlerinden öncedir.
Vacip varlık yokluğu tasavvur edilemeyen varlıktır. İbni Sina, selefi Farabi’nin kullandığı ontolojik ve kozmolojik delilleri daha da sistematik hale getirerek kendisi de kullanır.
İbni Sina’da kötülük problemi aynı zamanda Tanrı-Âlem ilişkisi düşüncesini de ortaya koyar. Ay-altı âlemi diğer âlemlerden ayırır ve sözde kötülüğün sözkonusu oluşunu bu ay-altı aleme tahsis eder. Ayrıca O’na göre türler korunmuştur. Kötülüğe maruz kalışı söz konusu olan sadece fertlerdir. Sonuç olarak kötülük nicelik olarak çok olsa da çoğunlukla karşılaşılan bir durum olmayıp istisna-i olarak maruz kalınan bir durumdan ibarettir. Ay-altı alemde olan durumun, olabilesilerin en iyisi olduğunu ve yetkin bir nizamın bu şekilde gerçekleştiğini, bunun pek çok hikmetler içerdiğini ancak mümkün varlık olan insanın Hakkın hikmetini anlayamayacağını ileri sürer. (Taylan, 1994: 203)
Filozof Metafizik bilgiyi(hikmet) teorik ve pratik olarak ikiye ayırır. Teorik olanı, ilm-i esfel (doğa bilimi), ilm-i evsat(matematik ve mantık) ve ilm-i a’la(ilk felsefe) dır. Pratik hikmet ise: siyaset, ekonomi ve ahlaktan oluşur.
İbni Sina’da ele aldığımız üç mesele filozofun hem bilgi hem de varlık konusundaki düşüncelerini öz olarak anlamak ve aktarmak açısından uygun bir seçim olduğu kanaatindeyiz. Ayrıca Din felsefesinin en temel problemlerinden biri olan kötülük meselesi hakkında düşüncelerinin zikredilmesi, O’nun bu alanda ne kadar büyük ve kalıcı bir etki sahibi olduğunun kanıtı, düşüncenin günümüze kadar kat ettiği yol boyunca O’na ait izleri taşıması bakımından da ne kadar derinlikli bir hakikat bağlısı olduğunun göstergesidir.
Gazali ile başlayan süreçte daha sistematik eleştirilere maruz kalmış, bazı ifadelerinin yanlı yorumlanması sonucu dışlanma ve ötekileştirilme operasyonlarından nasibini almıştır. Ama hiçbir dönem de bağlısı bulunduğu hatta daha da ileri giderek kurucularından olduğunu söyleyebileceğimiz İslam Felsefesinden ağırlıklı etkisini yitirmemiş ve değişen dönem ve konjonktüre bağlı olarak farklı nitelendirmelerle de olsa öncülüğünü korumuştur.

A- VARLIK BİLİNCİ’NİN ÖNCELİĞİ
İbni Sinaya göre bir insan eşyadan bütünüyle tecrit olunduğunda, kendi bedeni ve sahip olduğu organlar da dâhil olarak çevresiyle topyekûn ilişkilerini kopardığında, tek bir şeyin var olduğunu şüphe edilmeyecek bir netlikte bilir: O da kendisinin var olduğudur.
Bu tablonun gerçekleştirilmesi kolay değildir. Ama şartların sağlanarak gerçekleştiğini varsaydığımızda kuşkuya yer bırakmayacak bir ispat şekli ile kendi “ben”inin mevcut bulunduğunun farkındalığına sahip olur.
Bu “ben” ya da “ruh” veya “nefis” olarak isimlendirebileceğimiz ve idrak edenle (bilincine varanla) ispat olunanın özdeş bulunduğu şeyin dışındakiler varoluşları bakımından asla bunun gibi değillerdir. Yani varoluşlarının bilinirliği hiyerarşik bir ardışıklık özelliği taşır ve “olmazsa olmaz” ölçüsünde bir gereklilik arz etmezler.
Hissetmek, akletmek, düşünmek gibi eylemler bu cisimsiz varlığın fonksiyonlarıdır.” Nefsi natıka” dediğimiz şey de budur.
“Mademki düşünüyorum, o halde varlığım kesindir.” diye özetlediğimiz Descartes’in ünlü sözünde varlığından bahsettiği şey işte bu varlıktır, biyolojik varlığı değildir.
Bu cisimsiz varlığın temasta olduğu, etkilediği ve etkilendiği başta biyolojik varlık(hayvan) olan bedeni ve organları ile 2.ci,3.cü ve ilerleyen derecelerde iletişim kurduğu varlıklar söz konusudur. Nefis bunları kendi özüne ait şeylermiş gibi telakki eder. İşin aslı böyle değildir. Kişi normal hayatta bineğinin, barınağının, uğraşılarının ve hatta elbisesinin bir parçası olmadığı gibi nefis dediğimiz cisimsiz varlığın da beden ve organlar dâhil bileşikler âleminden olan şeylerle parça bütün ilişkisi söz konusu olamaz.
Edebiyatımızda “can kafeste bir kuştur” şeklinde kuş ve kafes metaforuyla beden-ruh ilişkisi duyulur âlemdeki karşılıklarıyla temsil edilmiştir.
Bu gerçekliği kavramakta karşılaşılan güçlüğün sebebi ise alışkanlıklarımızdır. Bunu filozofumuz çok nefis bir benzetmeyle açıklığa kavuşturur. İnsan kendini düşünüp hayal ettiğinde elbiseli olarak hayalinde canlandırır. Oysa elbise beni ben kılan bir unsur değildir. Ne var ki devamlı elbise giyişimiz dolayısıyla onunla ayrışık olmayı düşünebilmekte zorlanmaktayız. Dolayısı ile basit bir cevher olan ruhumuzu ilave şeylerle düşünüyor olmamız alışkanlıklarımıza olan bağlılığımız ile açıklanabilecek bir durumdur. (Kaya, 2010: 295)

B- İNAYET VE ŞERRİN İLAHİ KAZADA BULUNUŞU (KÖTÜLÜK PROBLEMİ)
1- Âlemde olup biten ilginç olaylar bitkilerin, hayvanların ve insanların sahip oldukları yetenekler, makro planda gözlemlenen dengeler, hücrenin içyapısı gibi sayamayacağımız kadar çok ve birbirinden ilginç gerçekliklerin rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşünülemez. Bu ihtişamın mutlaka bir planlama ve tedbirin uzantısı olduğu aklı sahiplerince apaçıktır.
2-İnayet(iyilik) Zatı İlahinin kendi zatını bilmesi ve bu bilginin bütün hayırları içermesi, bütün iyilik ve yetkinliklerin yaratılmasının sebebidir. O aklettiği şeyin kendisinden taşması ile Zatının dışındakilere varlık vermiş(yaratmış)tir. İçinde yaşadığımız imkân âlemi, tabiatının mümkün oluşundan kaynaklanan yapısı gereği olabileceği en iyi şekilde oluşturulmuştur (yaratılmıştır). Mümkün âlemde olandan daha iyisinin olması imkânsızdır. İşte böylesi bir yetkinliğin sunulmuş olması Onun inayetinden başka bir şey değildir.
3-Bizim algı düzeyimizden ele aldığımızda kötülük negatif ya da pozitif olabilir. Yani bir şeyin tasarımındaki yetkinliğin eksikliği ya da fazlalığı kötülük olarak algılanır.
İnsanın dört ya da altı parmaklı olması gibi. Buradaki fazlalık gerçekte eksikliktir. Yetkinliğin eksikliğidir. Nitekim “Rubbe ziyadetin hiye noksanun” denilmiştir.
Kötülük, mutlak kötülük olarak asla bulunmaz. Çünkü kötülük mutlak yokluktur ve mutlak yokluk da yoktur. Mutlak kötülük sadece dilde kullanılan lâfzî (sözde olan) bir varlığa sahiptir. Buna karşın bir şeyin tasarımında (tabiatında) bulunan yetkinliğin yokluğu şeklindeki kötülük “bizatihi kötülük” olarak nitelendirilir. Ayrıca varlığın yetkinliğe ulaşmasını engelleyen bir unsurun varlığına da “arazi kötülük” adı verilmektedir.
4-Tasarımında (tab’) potansiyel bulunan varlıklar için kötülük söz konusudur. Buna sebep olan şey de maddedir. Maddedeki kötülük ya dışarıdan bir müdahale sonucu yetkinliğini yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. (Dağların gölge yaparak meyvelerin olgunlaşmasını engellemesi halinde olduğu gibi.) Ya da maddenin kendi özünün ilk varlık kazanımı sırasında zatına arız olan bir karışımın etkisi ile özgün şekil ve kıvamını yitirmesini doğuracak bir nitelikte olur. Canlının biyolojik olarak meydana gelmesinin sebebi olan spermaya arız olan noksanlık ve bu sebeple ortaya çıkan kötülük gibi.
Kötülüğün bu biçimlerinin hepsi de, birincisi ay-altı âlemde gerçekleşmektedir. Çünkü filozofumuza göre bu âlem diğer varlık tabakalarına oranla hem küçük hem de önemsiz bir niteliktedir. İkinci olarak da bu kötülüklerin hepsi fertler için söz konusu olup türlere gelindiğinde kötülüğün onlara ilişmesi söz konusu olmamaktadır.
5-Bu âlemde iyilik ve kötülük karşılaştırılırsa iyiliğin galip kötülüğün ise nispi olduğu görülür. Esasen kötülük büyük iyiliklerin gerçekleşme sebebi olarak küçük oranlarda vardır. Yağmurun ve suyun âlemdeki inayet ve rahmetin temelini oluşturan bir iyilik olduğu açıktır. Ama suda insan boğulur. Ateşin zaruri bir ihtiyaç oluşu da bellidir. Ama elbisemizi de yakar. Buralara arız olan kötülükler az, iyilikler ise çoktur. Oysa ilke “Az kötülük yüzünden çok iyiliğin terk edilmemesidir”.
6- Tam kötülük, baskın kötülük ve iyi kötü eşitliği halleri âlemde vaki değildir. Tam iyilik hali ise ay-altı âlemin temel niteliğiyle uzlaşmaz. O halde beş alternatif türünden sadece iyiliğin baskın ve galip olduğu tarz bu âlemde caridir. Bu durumda kötülükten bütünüyle arınmamış da olsa en az kötü olanın yeğlenmesiyle “ahseni şerreynin tercihi” ortaya çıkan nizam, elbette iyilik düzeni olacaktır. Sırf iyiliğin kuşattığı varlık âlemi ise bu ay-altı âlem değil, diğer semavi varlık âlemleridir.
7-Kötülüklerin kötülüğü edilgin unsura göredir. Etken unsur açısından aslında bu durum bir tür yetkinliğin sağlanmasıdır. Zulüm olayı kahrın yetkinliği ile açıklanabilir bir durumdur. Oysa mazlum tarafından bu durum bir kötülüktür. İçinde bulunduğumuz âlemde ise, özü gereği etkin-edilgen birlikteliği kaçınılmaz olarak vardır.
8-Kötülüğün madde ve cisimler alanında kaçınılmaz varlığı onların özlerinin yapısı icabıdır. Bileşik olmaları, sebep ve şartların kesreti bu imkân âleminde ancak böylesi bir sonucu gerekli kılmaktadır. Bundaki kötülük failin, kötülüğü doğrudan murat etmesinden değil, alıcı kabiliyetin özünde yer alan özellikleri itibariyle feyzi kabul etmekteki noksanlığı ve arızasına bağlıdır.
9-Nihayet kötülük çok olsa da çoğunlukla değildir. Çok sayı ve nitelikte hastalıklar vardır. Ancak insanın çoğunlukla sağlıklı olduğunu ve çok sayıda hastalığa rağmen bunlarla karşılaşması çoğunlukla olmadığı da bilinen bir gerçekliktir. “Eşkıya dünyaya hâkim olamaz”. (Kaya, 2010: 299)

C-FİİLLERİN ALLAHTAN SUDURU
Varlıkların vücuda gelişi Zati İlahiden sadır olmuştur. Her şey büyük küçük Onun yaratması ile varlık bulmuştur. Varlık kendi içerisinde hiyerarşik bir dizilim gösterir. En aşağıda olanların varlık bulmalarına sebep olan aracılar var olduğu gibi daha üstte olanların varlık kazanmalarına da sebep olan başka aracılar vardır. Önceki ve sonrakiler arasında var olan silsilenin kopması ve değişim göstermesi düşünülemez.
Bu zincirin üst halkası aklı evvele ulaşır. Aklı evvelden sonra oluşan silsile son halkasına ulaşıp unsurların oluşmasına geldikten sonra bu iniş sürecinin mukabili olan bir çıkış, yükseliş (uruc) süreci gerçekleşir. Bu iniş ve çıkışın ifadesi olarak İlahi Zatın bu durumu ifade eden sıfatları “Mübdi” ve “Muid”dir.
Bir olandan bir sadır olur. İkilik özelliği taşıyan varlık bir olandan sadır olmaz. Zira fiildeki ikilik failde de ikiliği gerektirir. Ya da iki yönlü olmasını gerektirir.
Bu durumda O’ndan sadır olan ilk şeyin cisim olmaması gerekir. Zira her cisim hem madde hem de suretten oluşmaktadır. Bu terkiplilik halinin kaçınılmaz gerektirimi, ya iki sebep ya da iki yönü olan bir sebebe ihtiyaç duymasıdır. Dolayısıyla Ondan sadır olan varlık cisim olamaz. Ancak manevi bir cevher olabilir ki işte bu ilk akıldır.
Nitekim hadisi şerifte “yüce Allahın ilk yarattığı akıldır” buyrulmuştur.

Kaynaklar
Fahri, Macit.(1992). İslam Felsefesi Tarihi. Çev.: Kasım Turhan. (2. Baskı). İstanbul. İklim Yayınları.
Kaya, Mahmut. (2010). İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri. (6.Basım). İstanbul. Klasik Yayınları.
Taylan, Necip. (1994). İslam Düşüncesinde Din Felsefeleri. İstanbul. MÜ. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları.
Ülken, H.Ziya. (1993). İslam Felsefesi. (4. Baskı). İstanbul. Cem Yayınevi.

M. EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com

İLİMLERİN TASNİFİ-3-İLİMLERİN TEMEL TASNİFİ

İLİMLERİN TASNİFİ-3-İLİMLERİN TEMEL TASNİFİ
İlimlerin tasnifi birçok cihetle yapılmıştır. Tarih boyunca yapılan birçok tasnif olmuş ve bir kısmı da hakikaten isabet kaydetmiştir. İsabetli tasnifleri reddetmek gibi manasız fikri istiklal edalarına savrulacak hasislikte değiliz. Fakat içinde yaşadığımız zamanın ortaya çıkardığı bir ihtiyaca mebni yeni bir tasnif denemesi yapılmalıdır. Yeni tasnif denemesi, önceki isabetli tasniflere bir reddiye olmadığı gibi onları lüzumsuz da kılmaz. Onların üzerine, çağımızın ihtiyacını da ekleyerek yeni bir tasnif bina etmek gerektiğini düşünüyoruz.
Bugünün dünyası, ihtisaslaşmadan doğan bir keşmekeş içinde. Tam bir bilgi ve bilim (ilim değil) terörüne muhatap haldeyiz. Bu terör, ihtisaslaşmadan dolayı gerillaların küçük birimler halinde uyguladığı “vur-kaç” taktiği ile üzerimize geliyor. Yapılması gereken, bilginin tanzimidir. Büyük tanzim, temel tasniflerle gerçekleştirilir. İlimlerin temel tasnifi…
İlimlerin temel tasnifini, “terkip ilimleri”, “tetkik ilimleri” ve “tatbik ilimleri” olarak yapmak gerekiyor. Bilgilin bu günkü dağınıklığını giderecek ana tasnif bu olsa gerek.
Terkip ilimleri, bilgi üreten değil, bilgideki manayı keşfeden, bilgiye mana zerkeden, bilgiyi terkip eden, bilgiyi yoğuran, bilgiyi şekillendiren, bilgiyi tasnif eden, bilgiyi yeniden üreten ilimlerdir.
Terkip ilimleri, tetkik ve tatbik ilimlerinin terkip ve vahdet mimarisidir. Terkip ilimleri, hiçbir bilginin manasız olmadığı, başıboş bırakılamayacağı, mutlaka yerli yerinde olması gerektiği noktasından hareket eder. Bilgilerin, genişliğine ve derinliğine doğru, “mana mimarisini” kurar. Herhangi bir bilginin “yerini” bulamadığı zaman kendini eksik kabul eder. Mana mimarisinde eksik gördüğü bilgiyi üretmeleri için tetkik ilimlerini harekete geçirir.
Terkip ilimleri, tetkik ve tatbik ilimlerinin tasnif ve tanzimini yapar. Tetkik ilimlerinin mecralarını açar, istikametlerini tayin eder, faaliyetlerini tahrik ve teşvik eder, üretimlerini takdir, tenkit, teyit ve tekzip eder.
Terkip ilimleri “doğru”nun yani hakikatin peşindedir. Sanat mecrasında “güzel”i, tetkik ilimlerinde “iyi”yi, tatbik ilimlerinde “faydayı” takip eder ve bunların hepsini kendinde toparlayarak, “doğru” da cem ve terkip eder.
Terkip ilimleri, “malum ilme tabiidir” ölçüsünü takip eder. Manaya nüfuz, suretini inşa etmek üzere bina edilmiştir. Manayı saf haliyle idrak edemeyenlerin bu sahalarda işi yoktur. Tetkik ilimlerinin “ilim maluma tabiidir” ölçüsüne uygun olarak, aşağıdan yukarıya doğru keşfettikleri ve ürettikleri bilgiyi, yukarıdan aşağıya doğru, murakabe eder.
Terkip ilimleri, “mana ilimleridir”. “Mana” ile meşgul olurlar. Mana mimarisi kurarlar. Mana mimarisi, tevhid merkezinde kurulur. Terkip ilimlerinin tüm maksadı, tevhide yaklaşmak, yaklaşılmasını mümkün kılmak, Müslümanların tevhid üzere bulunmasını temin etmektir.
*
Tetkik ilimleri, bilgi üreten, bilgiyi keşfeden, bilgiyi arayan ilimlerdir. Tetkik ilimleri, şube şube terkip ilimlerinin altında mevzilenir.
Tetkik ilimleri, bir taraftan “ilim maluma tabiidir” ölçüsünün peşinden gitmek ve eşyanın hakikatine nüfuz etmektir, diğer taraftan, terkip ilimlerinin inşa ettiği mana mimarisini gerçekleştirecek mühendislik işlerini yapmaktır. Aşağıdan yukarıya doğru keşfetmek, üretmek, anlamlandırmaktır, yukarıdan aşağıya doğru, mananın suretini inşa etmek, mana bütünlüğünün bilgi malzemesini temin etmek, mananın hayatta “gerçekleştirilebilmesi” için ihtiyaç duyulan manivelaları temin etmektir.
Tetkik ilimleri, terkip ilimlerinin tatbik ilimleridir. Tatbik ilimlerinin ise kaynağıdır. Terkip ilimlerinde mana kazanan, mana haritasında yeri tespit edilen bilgiyi, hikmet sarayının inşasına elverişli malzeme haline getirmektir. Hikmet sarayının mimari planında ihtiyaç duyulan malzemeleri üretmektir.

*
Tatbik ilimleri, ihtisaslaşma alanlarıdır. Tetkik ilimlerinin keşfettiği, ürettiği bilgiyi, terkip ilimlerinin anlamlandırma ve terkip etmesinden sonra tatbik eden ilimlerdir. Tatbik ilimleri kol kol tetkik ilimleri altında sıraya girer.
Tatbik ilimleri, hikmet sarayında nasıl yaşanacağını gösterir. Tetkik ilimleri tarafından tatbik edilebilir hale getirilen bilgileri, hayatta gerçekleştirir. Tetkik ilimleri, mananın suretini inşa eder, manayı ilmi çerçevede gerçekleştirir. Tatbik ilimleri ise ilim haline gelen, ilmi bilgi mahiyetini kazanan, doğruluğu test edilmiş bulunan bilgiyi hayatta gerçekleştirme vazifesini deruhte eder. Tetkik ilimleri, mananın ilk “gerçekleştirilmesi” ile, tatbik ilimleri ise mananın son “gerçekleştirilmesi” ile vazifelidir. Tatbik ilimleri, bilginin son kullanım safhasıdır ve bu safhada bilgi harcanır ve tüketilir. Tüketildiğinde ortaya “fayda” çıkar.
*
Mana kullanılmaz, tüketilmez, hayatta gerçekleştirildiğinde miadı dolmuş olmaz. Bu sebeple tatbik ilimleri “manayı” gerçekleştiremez, gerçekleştirmeye çalışmamalıdır. Çünkü tatbik ilimleri, son kullanım tarihi gelen malzemeyi hayata saçar. Tetkik ilimlerinin temel vazifesi de tam olarak bu noktada ortaya çıkar. Mana ile malzeme arasında bulunan mühendisler. Yani mimar ile usta arasındaki mühendisler.
Meseleye yukarıdan aşağıya doğru bakıldığında; Terkip ilimleri “mana ilimleri”dir. Tetkik ilimleri manayı bilgiye tahvil eden, bilgiyi kullanılabilir halde zarflayan, onlara suret inşa eden ilimlerdir. Tatbik ilimleri de bilgiyi hayatta gerçekleştiren ve tüketen disiplinlerdir. Terkip ilimleri “mana ilimleri” olduğu için zamanüstü bir meşgaleye sahiptirler. Manayı, en başta zamandan korurlar. Tetkik ilimleri, manayı, zaman içine alır, “gerçek” ile irtibatını kurar ve kullanılabilir hale getirir. Bütün bunları yaparken, terkip ilimlerinden emanet aldığı “manayı”, her türlü faaliyetinin merkezine yerleştirir, yaptığı her işten o mananın tütmesi beklenir. Asla manayı katlederek suret inşa etmesine müsaade edilmez. Mananın zaman içine alınması, uzay aracının atmosfere girmesindeki sarsıntıya benzer, o bariyer aşılırken ciddi zayiatlar verilebilir. Bu sebeple hem terkip ilimlerindeki allamelerin hem de tetkik ilimlerindeki alimlerin ehil olması ve azami dikkat sarfetmesi şarttır.
*
Terkip ilimleri, temel bahisleri esas alır. Temel bahisler, varlık, insan ve hayat… Bu bahisler, felsefede de mevcut. İslam, bu bahislerin en üstüne “yaratıcı” bahsini ekler. Öyleyse İslam’dan hareketle terkip ilimlerinin tasnifini yapacak olursak; varlık ilimlerinin (yani müspet ilimlerin), terkip ilmi, “tekevvün” ilmi (bir çeşit ontoloji) olmalıdır. İnsan ve hayat ilimlerinin (yani beşeri ilimlerin) terkip ilmi olarak, “insan ilmi” inşa edilmelidir, ferd şubesiyle ruhiyat, cemiyet şubesiyle ahlak… Yaratıcı bahsi için tevhid ilmi mevcuttur, yani hakikat ilmi, yani tasavvuf… Bütün bunların nihai kaynağı olan Kur’an ilimleri vardır ki onun terkip ilmi, tefsirdir. Kur’an ilimleri, tüm ilimlerin merkezinde bulunur, tüm ilimleri murakabe eder, tüm ilimleri ihata eder.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-4-

MANAYI ANLAMAK SURETİ İNŞA ETMEK-4-
Ruhun kalp evreninde keşfettiği “manaların” insan cinsinde ihtiyaç duyduğu suret, ahlaktır. Ahlak, ferdi terkip kıvamıyla şahsiyet, içtimai terkip kıvamıyla nizamdır. “İlmin malumunu inşa etmek” istikametiyle “mananın suretini inşa etmek” ameliyesi, insan cinsindeki suret inşasından sonradır. “İlim maluma tabidir” istikametinde ahlak inşası uzun bir güzergahtır. Herhangi bir insan için ahlak inşa edecek kadar mesafe alınacağının da teminatı yoktur.
Derinden satha doğru ifade etmek gerekirse, muhtemelen ve umumen, “huzur”, “hal”, “edep”, “ahlak”, “fiil” meratibi caridir. “İlim maluma tabidir” istikametini takip edenler, “malum ilme tabidir” istikametinden gelenlerin yukarıda sıralanan hallerini, ahlak meselesinde izleyebilirler. Öyleyse tefekkür ehli, irfan ehlinin (hal ehlinin) kendilerine kadar ulaşan en dıştaki sureti olan fiil ve ahlaktan başlamalılar ve içeriye doğru derinleşmeliler.
*
Varlığın suretini inşa etmek, insana suret inşa etmekten mukayesesiz daha kolaydır. Zaman varlıkta yavaş akar, bu sebeple inşa edilen suret bir müddet devam edebilir. Bu süre dinlenme ve yeniden inşa faaliyetine başlama imkanı verir. Oysa insan cinsi için inşa edilen suret, zamanın üzerinde en hızlı aktığı surettir. Ahlak, her an keşfedilen mananın derhal tecellisini mümkün kılacak yeni bir terkip kıvamına ihtiyaç duyar. Hakikaten mana ilmine vakıf “hal ehli”, her an ahlakını yeniden inşa ve terkip etmektedir.
Kainatın, her an yeniden ve tekrarlanmaksızın yaratılması, hakikat ile kabuk (dış suret) arasındaki mesafenin uzaklığından dolayı fark edilmiyor. Kabuk aynıymış hissini ve bilgisini veriyor. Bu hadisenin bir benzeri (hâşâ, yaratıcılık cihetinden benzeri yoktur) derinlerde keşfedilen mananın derece derece suretleri inşa edilirken, dış suret olan fiil ve ahlakta aynı gibi görünüyor. Derinleştikçe aynilik yerini farklılığa bırakır. Çünkü zaman, olduğu yerde durmaz ve her an yeni bir mana tecelliye gelmek ister. Bu sebeple fiildin ahlaka, ahlaktan edebe, edepten hale, halden huzura doğru gidildikçe her anın manası farklılaşır. Kabuk bile aslında değişiyor ama kabuktaki değişimin yavaş olması, değimin anlaşılmasına mani oluyor.
*
Şeriat’taki sübut, derinleşmenin çerçevesidir. Şeriat’ın ufkunun oluşturduğu fiil evreninde (Şeriat’ın sınırlarını ihlal etmeden) ahlak her an yeniden terkip ediliyor. Ahlak Şeriat’ın ruhudur, Şeriat’ın sübut bulmuş hali, ahlak ile canlanır ve hareket eder. Şeriat’ın içinde deveran eden ahlak, Şeriat’ın, hayatta, her an yeniden “gerçekleştirilmesi” vazifesini deruhte eder. Şeriat gibi ahlak da sabitlenirse, Şeriat, hayatta “gerçekleştirilebilme” istidadını kaybeder. Anlaşılıyor olmalı, Şeriat’a bir şey olmaz, ona muhatap olan Müslümanlar bu maharetlerini kaybeder.
Ahlak, edebe göre sabit görünür, çünkü edepteki hareket hızı, ahlaktan çok yüksektir. Keza edep, “hal”e göre sabit görünür, çünkü haldeki hız, daha yüksektir. “Hal”, “an”dır. “An”, zamanın muhtevasında mahfuz olan manaları izhar etme vahididir. Bu sebeple “an”, tekrarsız mana tecellisinin zaman suretidir, zamanın mekana açılan kapısıdır.
İnsanlar “an”ı yaşayamazlar. “An”ı yaşayabilme kudret ve imkanı, “ehl-i hal”in inhisarındadır. İnsanların mesuliyetleri, “zamanı yaşama devri-periyodu” ile ilgilidir. En geniş “devir”, iki namaz arasıdır. Bu da taklidi iman sahiplerine aittir ki onlar, manaya nüfuzu kabil olmayan insanlardır. Bu genişlikten başlayan devir, “an”a kadar iner. Andan ötesi olmasa gerekir, “an”dan mesul olanlar ise “ehl-i hal”dir. Çünkü ancak onlar o noktaya kadar ilerleyebilirler. “Anın vacibini yapmak” mesuliyeti, “mana ilimlerine” sahip olan “ebul-vakt”a aittir. İki namaz vakti arasındaki devirden mesul olan Müslümanlar, “zamanın vacibini yapmak” mesuliyetine sahiptirler.
Mesuliyetteki zaman periyodu, bir zaviyeden de, yeryüzündeki hilafetin salahiyetini ve kemalini gösteren bir meratiptir. “An”dan mesul olanlar, nihai salahiyet ve kemal sahipleridir. Buradan aşağıya doğru rütbe rütbe iner.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

HAKİKAT VE GERÇEK

HAKİKAT VE GERÇEK
Kulak belli bir ses aralığını duyuyor, göz belli bir mesafeyi görüyor, insan belli bir aralıktaki acıları hissediyor, akıl belli bir aralıktaki varlık ve vakaları anlıyor. Her şeyde bir parantez var. İnsan için hazırlanmış bir parantez… Hayat bu parantezlerde meydana geliyor ve yaşanabiliyor. İşte “gerçek” dediğimiz şey tam olarak bu. Hakikat ise, parantezin dışında… Hakikat, insan ve hayat parantezine sığmıyor, sıkıştırılamıyor.
Parantez bazen zıt kutuplardan meydana gelir. Zıt kutupların birbirini itmesi veya çekmesi neticesinde oluşan muvazene, bir alan oluşturuyor, bu, insanın “hayat alanıdır”. Parantez bazen çift kutuplardan meydana gelir. Çift kutuplulukta her unsur varlığını diğeriyle terkip ederek gerçekleştirir. Bu durumda hayat, “birliğe” veya “terkibe” ihtiyaç duyar. Kadın ve erkek misalinde olduğu gibi…
*
Hakikat, zıddı olmayan varlıktır. Varlığını zıddına veya çiftine (eşine) borçlu olmayan yani zıddı ve eşi ile kaim olmayan varlık… Gerçek ise zıddı veya eşi olan ve varlığını zıddına veya eşine borçlu olan varlıktır. “Mutlak varlık”, aynı zamanda mutlak ihata edicidir. Mutlak ihata edici olanın zıddı veya çiftinin olması muhal…
Kur’an-ı Kerim, zıddı olmayan, zıddı teşkil ve inşa edilemeyen hakikattir. Beşeri düşüncelerin her biri veya toplamı, Kur’an-ı Kerim’in zıddı değildir. İnsanlık, Kur’an-ı Kerim’in zıddını oluşturamaz. Zıddını oluşturamazlarsa O’ndan bağımsızlaşamazlar. Ürettikleri her düşünce O’nun çerçevesindedir, yaptıkları her iş O’nun tatbikatına dairdir. Küçük günahlardan büyük günahlara kadar hepsi bu çerçeveye dahildir. Sevaplar, emir, teklif ve tavsiyelerin tezahürü, günahlar ise, nehiylerin tezahürüdür. Tüm varlığın sahibi Allah, tüm varlık ve hadiselerin izahı ise O’nun kelamında mahfuz. Dikkat… İzah… İzah başka şey, emir veya nehiy başka şey… Her şeyin izahı Kur’an-ı Mübin’de… Müspet ve menfi… Faydalı ve zararlı… Güzel ve çirkin… Doğru ve yanlış… İyi ve kötü… Her şey, zıddı veya eşiyle beraber O’nda izah edilmiş halde. İzah edilmiş olması, emir veya tavsiye edildiği manasına gelmez. Nehyetmek için de izah gerekir.
Tüm insanlığın ürettiği her şey, doğrusu yanlışı ile iyisi kötüsü ile güzeli çirkini ile faydalısı zararlısı ile müspeti ve menfisi ile izahını Kur’an-ı Kerim’de bulur. Bu sebeple tüm insanlık Kur’an-ı Kerim’i şerh eder. Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e riayet ettiklerinde onda mevcut olan doğru, güzel, iyi ve faydalı olanı tecrübe ederler. Kafirler Kur’an-ı Kerim’e riayet etmedikleri için onda izah edilen yanlış, çirkin, kötü ve zararlı olanı tecrübe ederler. Müslümanlar, nehiyleri tecrübe edemeyecekleri için anlamakta zorlanabilirler. Kafirler, Kur’an-ı Kerim’in nehiylerini tecrübe ederler. Böylece bilgi yekunu ortaya çıkar ve hikmet sarayı tamamlanır.
Allah ve O’nun kelamının zıddı yoktur. Zıddı olmadığı için zatını idrak, beyanını “mutlak idrak” mümkün değildir. O’ndan bağımsızlaşmak muhaldir. O’nun kelamından da bağımsızlaşmak muhaldir. O’nun ihata ediciliği de mutlaktır. Mutlak varlıktan sadır olan mutlaktır. Hakikatten sadır olan hakikattir.
Hakikat, insanın yaşaması için gereken, aynı zamanda da mahkum olduğu “hayat alanına” sığmaz. İnsan, ruhi-kalbi mecradan kendine bir geçit bulamazsa, hakikate vasıl olamaz. Hayat alanı dediğimiz parantezi ne kadar geniş (veya hacimli) tutarsa tutsun, mahduttur. Akla düşen pay, mahdut alanda hakikatin aranmayacağını anlamaktır. Ve akla düşen vazife, kendinin dışında bir “geçit” olduğunu kabul etmektir. Aksi halde, kendisi, gerçeklikle (bahsini ettiğimiz parantezle) ihata edildiği için sahibini de (insanı da) o gerçeklikte mahpus, mahsur, meyus bırakır.
İşin kötüsü akıl gerçeklik parantezinden çıkmaya pek meyilli değil. Zira kendi tabiatı, gerçeklik parantezine daha yakındır. İnsan, kendi ruhuna ulaşamazsa, aklının sınırlarında debelenir durur. Aklı, akılla aşmak yollardan biridir ama zor olanıdır. Aklı, ruh ve kalb ile aşmak ise daha kolaydır. Ne var ki ruha ulaşmak zor… Her iki halde de aklımızın parantezinde sıkışmış durumdayız.
Akıl gerçekliğin, ruh ise hakikatin temsilcisidir. Her ikisi de insanda mevcut. Birini tercih mi etmeliyiz? Hayır… Zira hayatı yaşamak akılla mümkün, hakikate vasıl olmak ruh ile… Maharet ve marifet, ikisi arasındaki muvazeneyi kurmak ama tam kıvamında kurmaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ŞEYTAN-NEFS-AKIL

İnsanın iç dünyasında cereyan eden ve dış dünyaya davranış olarak akseden birçok faaliyet, bu üçgende meydana gelir. Şeytan, hariçten müdahale eden mel’un, nefis, insanın benlik merkezi ve akıl ise idrak melekesidir.
Akıl, şeytanın müdahalesine karşı mutlaka mukavemet etmeli, nefsin taleplerine ise gayrimeşru olması halinde mukavemet etmelidir. Şeytanın tahriklerine karşı bila-istisna mukavemet etmesi, nefsin talepleri için sözkonusu olamaz. Zira nefis, hayatın devamı için lazım olan “zaruri ihtiyaçlar” listesinin de muharrik kuvvetidir. Mesela yemek yemeyi arzulayan nefistir. Şeytan ile nefis arasındaki farklılık, akıl için fevkalade çetin bir meseledir. Konumuz da tam olarak budur.
Şeytan ile nefis arasındaki farklılıkları tespit etmek, meselenin çözümüne yönelik ilk adımdır. ŞEYTAN-NEFS-AKIL yazısına devam et

ZAMANSIZ HAREKET

Varlığın kesintisiz bir hareket içinde olduğu, hareketin durdurulamadığı, hareketin durması halinde varlığın varolamayacağı fizik olarak anlaşılmıştır. Hareketin kesintisizliği sadece makrokozmosta değil aynı zamanda mikrokozmosta da vakidir.
Mikrokozmostaki ilerlemelerin ulaştığı kuantum fiziği, maddenin parçacıklardan değil alanlardan (kuantum alanlarından) meydana geldiğini ve bu alanların ise mütemadi bir deveran (fizik biliminin ifadesiyle kaynaşma) içinde olduğunu gösteriyor.
“Varlık görüntüsü”, aslında hareketten kaynaklanmaktadır. Hareket o kadar hızlıdır ki, ortaya kompoze bir varlık görüntüsü çıkmaktadır. Hareket durduğu takdirde (matematik kavrayış olarak buna ulaşmak kabildir) ortada görünecek bir varlık kalmayacaktır. Varlığa dışarıdan bakıldığında hareket, varlığın bir özelliği gibi görünüyorsa da, içinden bakıldığında hareket, varlığın kaynağı gibi görünüyor. Şu paradokstaki ihtişama bakar mısınız? Belli bir anlayış seviyesinden bakıldığında hareket, varlıktan sadır olan bir neticedir fakat daha derinden bakıldığında hareket, varlığın kaynağıdır. Fikir (yani hikmet yani idrak) ne kadar önemliymiş bu misalden daha iyi ne anlatabilir? ZAMANSIZ HAREKET yazısına devam et

Ah Şu Dücane Cündioğlu

Dücane Cündioğlu’nun 15 Ağustos 2010 Pazar günkü yazısını okuyunca, insanın nevri dönüyor. Yazı müellifsiz okunsa tam bir şarkiyatçı dili ve üslubu görülecektir. Fakat müellifin Dücane Cündioğlu olduğunu gören okuyucunun, ruh hali geriliyor ve patlamamak için hususi bir gayret sarf etmek mecburiyetinde kalıyor.
Epistemoloji ile ontoloji arasındaki irtibatın anlaşılmaması, bunların her birinin diğerinden müstakil olduğu zannını meydana getiriyor. Epistemolojinin üzerine basan akıl, ontolojiyi bu merkezde inşa eder. Bu durumda, epistemoloji merkezli bir ontoloji meydana gelir ki, tüm ontolojiler aslında epistemoloji ile maluldür. Epistemolojiden bağımsız bir ontoloji kurma imkanı, insan aklı esas alındığında (akıl merkezli tefekkür faaliyetinde) yoktur. Epistemolojiden bağımsız ontoloji kurma imkanı, sadece ve sadece insanın idrak kaynakları dışında kendisine sunulan bir bilginin olması ile kabildir. İnsan dahlinin olmadığı bir ontoloji teklifi, epistemolojiden bağımsız olabilir. Bu noktada bile teklif edilen “müstakil ontoloji”yi insanlar, anlama faaliyetine konu edindiklerinde epistemolojinin etkisi az-çok görülür. Ah Şu Dücane Cündioğlu yazısına devam et

SAĞIRLAR KONUŞMADIKÇA MATERYALİZM FİYASKODUR

Doğuştan sağır olan, yani “ses”i hiç duymamış olan insanlar, konuşma uzuvlarında herhangi bir problem olmasa da “dilsiz” oluyorlar. Konuşabilmek için gereken biyolojik imkanlara sahip olmasına rağmen, sağır olduğundan dolayı sesi duymaması ve tanımaması, dilsizliğe yol açıyor. Bu kişiler “dilsiz” değil, “sağır-dilsiz” olarak isimlendiriliyorlar.
Konuşma uzuvlarında herhangi bir arıza olmayan sağır insanın, konuşamamasından ne gibi manalar çıkar? SAĞIRLAR KONUŞMADIKÇA MATERYALİZM FİYASKODUR yazısına devam et

ÜÇÜNCÜ ŞAHSİYET, MÜTEFEKKİR

İslam irfanı, ilim ve tasavvuf mecralarını en baştan itibaren açmış ve usulünü, adabını, güzergâhını, menzillerini, istikametini ve hedefini tayin etmiştir. Üçüncü yol olan tefekkür, sürekli var olmasına rağmen, mecra haline gelememiş, bu sebeple usulü, adabı, güzergâhı, istikameti ve hedefi kristalize olamamıştır. İslam irfanı, âlim ve sufi şahsiyetini şekillendirmiş fakat mütefekkir şahsiyetini şekillendirmemiştir. İslam tarihi boyunca sayısız mütefekkirin yetiştiği vaki fakat tefekkür mecrasının açılamadığı hazin bir gerçektir. Sayısız mütefekkirin yetişmiş olmasına rağmen tefekkür mecrasının açılamadığını söylemek mantıksız geliyor. Gerçekten de mantıksız fakat maalesef doğru… ÜÇÜNCÜ ŞAHSİYET, MÜTEFEKKİR yazısına devam et