BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-
Herhangi bir insanlık fikri değil, hakikat menşeli bir insan fikri var elimizde. Gayrimüslimlerin ve batılı anlayışlara mahkum olanların bu iddiamızı kabul etmesini beklemiyoruz tabii ki ama birkaç noktada çok muhkem istinatlarımız var.
Tasavvufun derinliğine doğru keşfettiği engin bir insan tabiat haritası var elimizde. Bu derinlikte, bu zenginlikte başka bir kaynak, mecra ve külliyat kimse de yok. Kadim müktesebatın reddedilmesi veya ulaşmasının engellenmesinden dolayı fikri manada çırılçıplak kaldık. Hala batıdaki bilim ve felsefe adamlarının Hz. Mevlana ve benzeri tasavvuf büyüklerinden etkilenerek Müslüman olmaları, meseleyi doğru anlamamızı sağlamalı.
Tasavvufun insan tabiat haritası ile ilgili külliyatının, batının beşeri bilimlerde ürettiği müktesebata nispeti, “Füsusu’l Hikem” ile “Cin Ali” hikaye kitabı arasındaki mukayeseye benzer. Kendi müktesebatımıza ulaşamadığımız (veya onu reddettiğimiz) için, batının “Cin Ali” kitaplarına meylettik, kaçınılmaz olarak da “akıl yaşımız” Cin Ali kitabı okuyanların akıl yaşı seviyesinde kaldı. Felsefeye hikmet muamelesi veya tek düşünce mecrası muamelesi yapanlar, Cin Ali kitaplarının resimsiz ve bir miktar düşünce ile tezyin edilmiş haline meftun olan bahtsızlardır. Bu ifadeyi, felsefeyi okumamış, tanımamış birisinin bağnazlığı ile söylemiyorum, hem felsefeyi tetkik eden ama hem de kadim müktesebatımızı mütevazı miktarda tahkik eden birisi olarak söylüyorum. Batı müktesebatının (hem de Sokrat’tan başlamak üzere) tamamı, Abdülkerim Ceyli Hazretlerinin “İnsan-ı Kamil” kitabının bir sayfasındaki derinliğe baliğ değildir. İnsan-ı Kamil kitabının bir sayfasından, batı müktesebatındaki ontoloji seviyesinde bin tane ontoloji istihraç edilebilir. İnsan-ı Kamil kitabı ise bizim müktesebatımızdaki tek kitap değil, aynı seviyede, sayısını bilemeyeceğimiz kadar eser mevcuttur. Sokrat’tan başlamak üzere batı filozoflarının zirveleri, sadece İnsan-ı Kamil kitabıyla tanışsalardı, hayatları boyunca asla tek bir cümle söylemez ve yazmazlardı. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-8-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-6-“

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-
İnsan tabiat haritasındaki “insani bölge” nasıl tespit edilecek? Her kültür iklimi, her dini coğrafya, her düşünce disiplini meseleye farklı yaklaşıyor, çok sayıda fikir ve bakış açısı karşısında, “budur” demek ne kadar mümkün? En müşahhas varlık olan maddenin bile mahiyeti ile ilgili tartışmaların ittifakla neticelenmediği bir dünyada, mahiyeti gereği “müphem” olan bu bahis üzerinde ittifak nasıl mümkün olabilir? Her mevzuda olduğu gibi bunda da ittifak sözkonusu değil, bu sebeple ittifaktan ziyade istikameti dert etmemiz gerekiyor.
Hem insan tabiat haritası hem de o haritadaki insani bölge meselesi, varlık telakkisine (ontolojiye) ait temel bahislerdendir. Ne var ki hiçbir varlık telakkisi, bilgi telakkisinden (epistemolojiden) müstakil değildir. Hiçbir ontolojik mesele, bilgiden (dolayısıyla öğrenmeden, anlamadan) bağımsız olarak değerlendirilemeyeceği için, her ontoloji telakkisi aynı zamanda bir epistemoloji telakkisidir. İnsanlığın önündeki en girift meselelerden birisi de budur, sıfır bilgiyle idrak mümkün olmadığı için, epistemolojinin ağına takılmamış bir ontoloji teorisi kurulamamıştır. Bunun aksini söyleyen, yani saf ontolojik teori geliştirdiğini iddia eden insanlığın en büyük yalancısıdır. İslam ilim telakkisindeki, “ilim maluma tabidir” ölçüsündeki derinliğin bu noktada anlaşılması gerekiyor. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-7-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-5-“

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4-
Hem insan tabiat haritasını çizecek hem o haritadaki “insani bölgeyi” keşfedecek hem de o bölgedeki terkibi (ve muvazeneyi) anlayacak ve bu çerçevede bir hayat altyapısı inşa edecek olan sadece akıl mıdır? Bu mümkün müdür, mümkün değilse aklın payı nedir?
Öncelikle bilinmesi gereken husus, “insani bölge”nin, “insani aklın” altyapısı olduğudur. İnsani akıl, insani bölgenin eseridir, insan zihni “insani bölgede” inşa edilmemişse, ortaya çıkacak akıl da insani akıl olmaz. “İnsan ile hayvan arasındaki farklardan biri akıldır” ifadesi, çok ham bir düşünceye işaret eder. İnsan cinsi ile hayvan cinsi arasında akıl gibi bir fark vardır ama akıl, insan cinsinin tabiat haritasındaki “hayvani bölgede” de meydana gelebilir. İnsan böyle bir varlıktır, tabiat haritasının “hayvani bölgesine” yerleşmişse, o bölgenin aklını inşa eder, işte bu hayvani akıldır. Hayvani akıl hayvanda bulunmaz, iki cins arasındaki fark da budur ama insanda mutlaka “insani akıl” olacağı düşüncesi, insanın, her hal ve şartta doğru düşüneceği ve doğru yapacağı manasına gelir. Tarihin herhangi bir kesiti (en insani bir saniyelik parantezi bile) sayısız yanlışın olduğunu gösterir. Demek ki insanın doğru düşünmesi teminat altında değildir, bunun için fevkalade bir çaba gerekir.
“İnsan fikri” yoksa akıl tarifi yoktur. Ucuzcu dimağların sathi tarifi olan, “akıl, anlama ve düşünme melekesidir” cümlesi, hiçbir insani meseleyi halletmez. Zira insan cinsi, akıl ve düşünce yoluyla en vahşi hayvandan daha vahşi tatbikatları, yine akıl ve düşünce yoluyla imal ettiği aletlerle (mesela silahlarla) gerçekleştirebilmektedir. Akıl ve düşünce, hayvanlardan daha vahşi tatbikatların manivelası olabiliyorsa, “hayvan ile insan arasındaki temel farktır” denilebilir mi? Bu manada, İslam İrfanının “insan fikri” ve “akıl tarifi” dışında, temellendirilebilmiş bir insan fikri inşası ve akıl tarifi yapılamamıştır. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-6-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-4-“

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-
İslam insanları zorla Müslüman yapmak niyetinde değildir ve bu yolu men etmiştir. Öyleyse insanların Müslüman olmadan yaşamasını mümkün kılan bir “insani çerçeve” fikrine de sahiptir. Bir türlü anlaşılamayan noktalardan birisi burasıdır. İslam, insanların Müslüman olmadan yaşamasını kendi siyasi hakimiyeti altında bile kabul etmiştir, öyleyse bir “insanlık beyannamesine” maliktir.
İslam, insanlığa iki muhteva (veya teklif) ile hitap eder; birincisi Müslüman olmalarını talep eder, bu hitap bizzat kendisini izahtır, ikincisi ise insanları “insanlık çerçevesinde” tutmaktır, insani hitaptır. Bu iki hitap birbirine karıştırıldığı (aslında insani hitap hiç anlaşılmadığı) için, Müslümanların gayrimüslimlerle münasebet altyapısı tamamen çökmüştür, daha vahim olanı ise, kendileri dışındaki insanlık alemiyle ilgili hiçbir fikirleri yokmuş intibaı oluşturmaktadır. Bu hal, “ya Müslüman olacaksınız ya da canınız cehenneme…” türünden bir duygu ve düşünce mecrası oluşturuyor. Böyle bir duygu ve düşünce altyapısı, “insanlık” ile ilgili fikir imalini imkansızlaştırıyor, bunun neticesi olarak da gayrimüslimlere hitap etmenin zemini kayboluyor.
İslam’ın, “insanlık” hakkında bir fikrinin olmadığını düşünmek, İslam’ın “insan fikri” olmadığını kabul etmektir. İnsan fikri olmayan bir din olur mu? İnsan fikri, insanlık fikri, insanlığa dair fikri olmayan bir dünya görüşü, insanlığa ne teklif edebilir ki? İslam’ın insan tarifi de (fikri de), insanlık tarifi de (fikri de) mevcut, mesele bunu keşfetmek, çerçevesini tespit etmek, ilan etmekte. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-“

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ
Ülkenin üniversitelerinde hala batının bilim anlayışı ve onun tasnifi kullanılıyor. Bu o kadar Batının bilim (pozitif bilim) anlayışını esas alan ilahiyat profesörleri, o bilim anlayışına uymadığı için mucizeyi reddetmeye başladılar. Batının bilim anlayışını temel mikyas alınca, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin hangi manaları ihtiva ettiğini değil, o mikyasa uygun olan anlamların neler olduğunu araştırmak esas haline geliyor.
İslam irfan müktesebatındaki ilimlerin neler olduğunu, hangi tasnife tabi tutulduğunu, hangi bilgi disiplinlerine ilim dendiğini unuttuk ve umursamaz hale geldik. Oysa ilimlerin tasnifi, bilginin “nazım planı”dır, ilimlerin tasnifini yapamayan bir kültür iklimi kendi kaynaklarının bilgisini imal edemez hale gelir.
Bilgi üretmeyince üretenlerin bilgisine mahkum olunduğu gibi, ilimlerin tasnifini kendi müktesebatımızdan hareketle yapmayınca, başkalarının tasnifine mecbur oluyoruz. Batı ikliminin yaptığı bilimlerin tasnifi, bizim ilimlerimizi ihtiva etmiyor. Batının yaptığı tasnifi esas alınca, o tasnife uymayan bize has ilimlere karşı da mesafeli davranıyoruz. Oysa batı bilim anlayışının zirvesi, bizim ilim anlayışımızın eteklerine ancak ulaşır. İslam ilim anlayışı ve tefekkür çerçevesi, batı felsefesinin ve bilim anlayışının milyonlarca kat daha üstündedir. Pozitif bilim anlayışı (batı bilim anlayışı), ufku miraç olan ilim anlayışının eteklerine ulaşabilir mi? Okumaya devam et “İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ”

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ
Hicri on beşinci asra intibak edemedik, miladi yirmi birinci asra intikal edemedik, bu iyi değil… Yirminci asır arkamızdan çekiyor, zihnimizi vakumluyor, mengeneye aldığı aklımızı bırakmıyor. Yirminci asır zihni evrenimizin kabusu, bu kabusu uykuda da görüyoruz uyanıkken de… “İbn’ül Vakt” bile olamadık, “Ebul vakt” olanlar ise halimizi acıyarak seyrediyor. Geçen asrın çocukları olarak kaldık. Bu çok kötü, işte size tam bir irtica misali…
Yirminci asır kendi içine çöküyor ama bizim iç alemimizde bir türlü çökemiyor. Batının kendinden ümidini kestiği bir devirde, biz batının tüm değerlerini zihni evrenimizde dip diri tutuyoruz. Türkiye’deki Batılılaşmış ahmaklardan bahsetmiyorum, bizzat Müslüman fikir ve ilim adamlarından bahsediyorum. Mesela bir Müslüman bilim adamı (ilim adamı değil tabiatıyla), ilim usulünü (onlar bilimsel metot diyorlar), İslam İrfan Müktesebatından değil, batının bilim anlayışından alıyor, kullanıyor ve kendi kaynaklarını ve usulünü umursamaz şekilde hayatını yaşıyor. Müslümanlar “bilimsel yapıtlarını”, batı bilim formatında veriyorlar ama bunu yaparken İslam’ı anlattıklarını zannediyorlar. Batının posasına mücevher muamelesi yapan bu ahmaklar, Müslümanların ilmi çalışmalarını ve eserlerini “tasnif dışı” tutmak gibi bir cinayet işliyorlar. Okumaya devam et “YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-5-HALA YİRMİNCİ ASIRDAYIZ”

ONTOLOJİK ÇATIŞMA…

ONTOLOJİK ÇATIŞMA…
Türkiye’de tartışmalar, çatışmalar ve mücadeleler siyaset üzerinden yürüyor. Siyaset, fikir değil, fikrin kaynağı da değil, buna rağmen ölüm kalım mücadelelerinin siyaset üzerinden yürütülmesi çok sığ bir yaklaşım. Siyaset, fikrin (ideolojinin, dünya görüşünün) tezahür alanlarından birisidir, mühim olduğu doğrudur ama öncelikle kaynak olmadığı, netice olduğu hatırlanmalıdır. Siyaseti fikrin kaynağı olarak kabul etmek, konjonktürel dalgalanışlara göre fikri sahibi olmak sonra da onlarla dünya görüşü inşa etmek olur.
Siyaset tatbikat sahasıdır, bir fikir olmalıdır ki tatbik edilebilsin. Tatbikatı nazariyat yerine ikame etmek, insanı amuda kalkmış halde yaşamaya mahkum etmek ve normal olanın böyle bir hayat olduğunu iddia etmektir.
Siyasi tartışmaların yapılabilir hale gelmesi için çerçeve gerekir. Aynı dünya görüşünün farklı tatbikat şekilleri (yani farklı siyasetleri) olabilir, farklı heyetler, cereyanlar, teşkilatlar, aynı dünya görüşünü daha doğru, daha güzel, daha iyi tatbik edebileceklerini iddia edebilirler, bunun için farklı tatbik fikri ve programları geliştirebilirler, bunlar arasında siyasi tartışmaların olması tabidir, hatta lüzumludur, faydalıdır. Farklı dünya görüşleri karşı karşıya gelmişse, orada siyasi tartışma değil, fikri (ideolojik, felsefi) tartışma vardır, böyle olmalıdır. Okumaya devam et “ONTOLOJİK ÇATIŞMA…”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-19-BİRİNCİ KISIM, ON ALTINCI SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-19-BİRİNCİ KISIM, ON ALTINCI SORU
SORU
16-Zaman “oluş amili” ise, kader ile arasındaki münasebet nedir? Zaman, kaderin sırlarından biri midir? Kader aslında “Kün” emrinin muhtevasında mahfuz sırlar toplamı mıdır?
SORUNUN AÇIKLAMASI
“Zamanı gelmeyen iş olmaz”. Ne demek bu? Zamanı gelmeyen iş olmuyorsa, “kün” emri zamana mı tabii? Haşa… Allah Azze ve Celle, zaman ile mukayyet değil, hiçbir işi de zaman ile mukayyet değil. Ama zamanı gelmeyen işin olmadığı da doğru…
Tabii ki bir tenakuzdan bahsetmiyoruz, Allah Azze ve Celle’nin efali ilahi bir nizama tabidir ki, o nizamın misli yoktur. Mesele şu ki, yaratma fiili, derece derece aşağıya iniyor, her mertebede farklı tecelli ediyor olmalı. Muhakkak ki O, “ol” der, “olur”. Emri ile emrinin neticesinin zuhuru arasında bir zaman olmak gerekmez, emrinin telaffuzu (telaffuz varsa eğer) biterken, emrin muhtevası da zuhur eder. Yaratmak için zamana muhtaç değildir, zaten zamanı da yaratmıştır.
Emri ile emrinin muhtevasının zuhuru (yaratılması) arasında zaman olmayan Allah Azze ve Celle’nin yaratma fiili, yarattığı alemler kadar girifttir. Yarattığı alemlerdeki tüm harikuladelikler, hem yaratma fiilinin tecelli ve tezahürleridir hem de yaratma fiilinin perdesidir. Hem yaratma kudret ve fiilini, neticelerinden tetkik ediyoruz hem de neticelerinde boğulup, yaratma fiilinin ne olduğuna ulaşamıyoruz.
*
Zaman ve mekan meselesi, bize, yaratma fiilinin sırlarından en yakın olanı gibi görünüyor. En dış yüzünden bakmaya alışanlar, çocuğun nasıl olduğunu, doğum süreçlerini filan tetkik ediyor ve anlar gibi oluyorlar. En dış yüzünden bile meseleye bakanların göreceği harikuladelikler mevcut ama oradaki süreçlerin nispeten anlaşılıyor olması, yaratılış sırrını tamamen perdelerin arkasına gizliyor. Oysa zaman meselesi bambaşka… Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-19-BİRİNCİ KISIM, ON ALTINCI SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU
SORU
15-Mekan, varlığın vücut bulması için imkan alanı, zaman ise varlığın vücut bulması için gereken muharrik kuvvet veya oluş amili midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Mekan, imkan alanı… Oluş mahalli… Mekan, zemin, mahal, saha yoksa ne olabilir ki? Herhangi bir varlık ve vakıanın meydana gelebilmesi için ilk şart değil midir mekan? Mekan, “yokluk” ile varlık arasındaki berzah… Mekan, varlığın kendisi değil, belki varlık da değil. Ama o olmadan varlığın zuhuru ne mümkün. Mekan, zamandan daha fazla sır saklıyor gibi.
Zaman denen rüzgarın bile üzerinde eseceği bir zemin lazım. Mekan olmadan zamanın varlığından bahsedilebilir mi? Veya mekan olmadığında zaman olsa ne manası var ki? Zaten mekan olmadığında zamanın varlığını anlamak muhal.
Mekan bu kadar mühim, bu kadar zaruret. Tamam da neden hiç bahsi yok? Sanki mekan yokmuş, sanki mekana ihtiyaç duymuyormuşuz gibi davranıyoruz. Fikir ve felsefe adamların zaman ile ilgilenmişler ama mekan ile ilgilenen pek yok, neden? Oysa mekan, zamandan da önce lazım, zaman için bile lazım.
Varoluşun imkan alanını düşünmüyor ve umursamıyoruz ama varoluşa dair beylik laflar ediyoruz. Yeryüzünde fikir adamı geçinenler kadar sahtekar başka bir meslek var mıdır? Varoluşun zeminini konuşmayan fikir adamı müsveddeleri, varoluş hakkında ne kadar iddialı laflar ediyor? “Varoluş” gibi bir bahiste sahtekarlık yapanlardan daha büyük dolandırıcı olur mu?
*
Belli ki mekan, imkan alanıdır. Öyleyse mekan hakkındaki tasavvurlarımız, imkanlarımızı, ufkumuzu, idrakimizi oluşturuyor. Mekan telakkimiz kadar varız, ancak o kadar düşünebiliriz, varoluşumuzu ancak o çerçevede gerçekleştirebiliriz. Bu kadar mühim ama biz konuşmamakta çağlar boyu direnmişiz. Pes… Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-17-BİRİNCİ KISIM, ON DÖRDÜNCÜ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-17-BİRİNCİ KISIM, ON DÖRDÜNCÜ SORU
SORU
14-Varlık ile ilgili yapılan tetkiklerin ufku, zaman ve mekana kadar ulaşmakta ve orada inkıtaa uğramaktadır. Zaman ve mekan varlıktan önce mi mevcuttur, böyleyse eğer, varoluş (yaratılış) zaman ve mekan koordinatlarında mı meydana gelmektedir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Fizik bilimindeki ilerleme zaman ve mekan meselesinin önüne geldi ve durdu, başka bir ifadeyle patinaj yapıyor. Eşiğine geldikleri yerin zaman ve mekan meselesi olduğunu anlamadıkları için patinaj yapıyorlar.
İslam irfanı fizik biliminin bu gün ulaştığı noktanın asgari milyonlarca kat ilerisindedir. Fakat fizik bilimiyle İslam İrfanı farklı dil kullandıkları için verilerinin eşleştirilmesi mümkün olmuyor. Fizik biliminin bu gün ulaştığı noktanın, İslam İrfanındaki hangi seviyeye ve hangi hikmetlere karşılık olduğunu bilmemiz gerekiyor. Biz ölçülemeyecek kadar ileriyiz ama kulvarımız farklı olduğu için batı kulvarında (pozitif bilimler kulvarında) geri görünüyoruz. Hem ileride olmak hem de geride görünmek, bu durumun artık bitirilmesi şart.
*
Varlık hangi noktaya kadar tahlil edilebilir ki? Zaman ve mekan tabii olarak varlıktan öncedir. Mekan olmadan varlığın vücuda gelme imkanı, zaman olmadan varlığın vücut bulma hamlesi mümkün müdür? Cevap “hayır” ise, varlığın nihai iki koordinatından bahsediyoruz demektir; zaman ve mekan… İşte peşine düşeceğimiz sır bu… Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-17-BİRİNCİ KISIM, ON DÖRDÜNCÜ SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-16-BİRİNCİ KISIM, ON ÜÇÜNCÜ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-16-BİRİNCİ KISIM ON ÜÇÜNCÜ SORU
SORU
13-Zaman mefhumunun hakikatini arayacağımız yer, varlık-yokluk deveranı mıdır? Ruhun zaman üstü varlık olduğu da hatırlanırsa, zaman, ruhun dışında akan bir oluş amili midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Zaman meselesini anlamamız gerekiyor, her ne kadar anlaşılabilirse o kadar anlamalıyız. Zaman denen sır deposu, “idrak” faaliyetinin zirvelerindendir, fikir ve ilim adamları, zaman mefhumunu ve mevzuunu anlamadan hayatlarına nasıl devam ediyorlar? Zamanı anlamadan neyi anlamış olabiliriz ki? Zamanı anlamadan, bir şeyleri anladığı iddiası ne kadar ham ve çiğ bir tavırdır?
Zamanı anlamayan fikir adamlarının çevrelerine caka satmaları, farenin, ormanda aslan edalarıyla dolaşmasına benziyor. Neden kimse zaman meselesi üzerinde durmuyor?
*
Her şeyde bir deveran var, her şeyde bir ritim var. Mütemadiyen bir daire tamamlanıyor, aynı daireymiş gibi geliyor ama her defasında farklı bir daire tamamlanıyor. Birinin tamamlanması başka birinin başlamasıdır. Kesintisiz bir deveran, kesintisiz bir daire, kesintisiz bir ritimdir gidiyor. Tik tak… Tik tak… Bu sadece saat sesi değil, varlığın tamamında bir ritim… Bazıları sesli bazıları sessiz… Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-16-BİRİNCİ KISIM, ON ÜÇÜNCÜ SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-15-BİRİNCİ KISIM, ONİKİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-15-BİRİNCİ KISIM ONİKİNCİ SORU
SORU
12-Ruh, varlığın, “yokluk deminde” yaşamaya başladığında, varlık-yokluk deveranına şahit olabiliyor mu? Şahit olabiliyorsa, bu durum aynı zamanda “yaratma fiiline” de şahit olduğu manasına geliyor mu? Böyleyse “kün” emrini duyuyor mu? O irtifa “kün” emrini duyacak yükseklik midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruhun varlık-yokluk deveranına şahit olma hali (ihtimali), birçok meseleyi başka şekilde düşünmemizi gerektirir. Bu imkan ve istidat aynı zamanda bir çok meselenin izahıdır.
“Kün” emrinin duyulacağı irtifa o kadar engin olmasa gerek, muhtemeldir ki “kün” emri çok daha yükseklerdedir. Lakin varlığın tamamı “kün” emrinin neticesi olduğuna göre, her mertebede bir tecellisi olmalıdır. Varlık-yokluk deveranı, aşağıdan bakınca ulaşılmaz bir yükseklik gibi görünüyor, ruh, o irtifada yaratma fiilinin tecellisine şahit oluyor mu?
Aslında mesele “yaratma fiilinin” aşağılara doğru tecelli mertebeleriyle ilgili. Yaratma fiilinin anlaşılabilir veya müşahede edilebilir mertebesinin ne olduğu sorusu daha sıhhatli olsa gerek. Lakin varlık-yokluk deveranı, bir çok meselenin sır olarak gizlendiği nokta gibi görünüyor. Muhtemeldir ki yaratma fiilini anlamak veya müşahede etmek için en uygun vakıa demeti ordadır.
Varlık-yokluk deveranındaki hal ve hadiseler mecmuu, yaratma fiilinin sanki son tecelli basamağı gibidir. Sanki o basamaktan sonra varlık ortaya çıkmaktadır. Böyleyse eğer, yaratma fiilinin bize en yakın olduğu nokta orasıdır. Bunu bilsek iyi olur. Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-15-BİRİNCİ KISIM, ONİKİNCİ SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-14-BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-14- BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU
SORU
11-Tayyi mekan, ruhun, “yokluk deminde” yaptığı seyahat midir, böyle mi mümkün oluyor? Yokluk deminde yaşamaya başlayan ruhun, “varlık deminde” tecessüm etmesi, mümkün olan işlerden midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruh, “yokluk deminde”, seyahat edebilmekte ve “varlık demine” istediği yerden (mekandan) girebilmekte midir? “Yokluk deminde” seyahat etmesi mümkün işlerden ise, zamansız seyahat etmektedir ki, zamansız seyahatteki hareketin “hızı” ölçülemez. Kainatın her hangi iki noktası arasında anlık bir zamanda (aslında zamansız şekilde) seyahat edebilir. Zaman dışı bir seyahatten bahsettiğimize göre, kainatın herhangi bir noktasında “varlık demine” girebilir, öyleyse aynı anda birkaç noktada görünebilir. “Yokluk deminde” yaşayabilen ruh, “varlık deminin” herhangi iki veya daha çok noktasında varlığa karışabilir, böyle midir?
Tayyi mekan bahsindeki sır, zaman ile ilgilidir. “Zamansız hareket” mümkün olan işlerdense (ki mümkün görünüyor), varlığın birçok noktasında bulunabilmek mümkün olmalıdır. Zaman dışı seyahat imkanı, zamanın içine istenildiği vakit ve noktadan girme imkanı verir. Buradaki sorulardan biri de, ruhun, kendine teslim edilmiş olan beden dışında tecessüm etme istidadı olup olmadığıdır, tecessüm edebilmekte midir?
* Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-14-BİRİNCİ KISIM ONBİRİNCİ SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU
SORU
9-Aşktaki vuslat, varlık-yokluk ritmindeki “yokluk deminde” baş başa kalmak mıdır?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Aşk meselesi zordur, o kadar ki sanki imanın zorluğuna denk… Zaten her iki meselenin kaynağı da aynı, yani ruh… Ruhun en bariz ve en mühim tezahürlerinden veya hamlelerinden ikisidir iman ve aşk…
Aynı kaynaktan çağıldaması, zaman zaman birbirine karışmasına, zaman zaman da birbirinin yerini işgal etmesine sebep oluyor. İnsanlar maşuklarını mı rab ediniyorlar yoksa rablerine mi aşık oluyorlar, çok zaman karışıyor. Çetin mesele… İman ile aşkın kudretlerinin de birbirine denk olması, mevzuu çözülmez hale getiriyor. Bir insanda aşkın, başka bir insanda imanın daha kuvvetli şekilde tezahür etmesi, aşk ve imanın farklı kuvvetlerde olduğunu göstermez, sadece o kişinin mizaç hususiyetlerinin haritasını gösterir.
Aynı kaynaktan fışkırması, aynı güce sahip olması (böyle mi gerçekten?) bu iki meselenin beraber çözülmesini ihtiyaç haline getiriyor. Ayrı ayrı mevzular olduğu düşüncesiyle birbirinden tefrik etmek ve halletmeye çalışmak, meseleyi çözmek değil aksine tamamen giriftleştirmek ve çözümsüz hale getirmektir.
*
Tasavvufun misilsiz terkiplerinden birisi de, imanın hamurunu aşkla karması, aşkın hamurunu da iman ile mayalamasıdır. Birbirinin mütemmimi haline getirdikten sonra her ikisini de aynı mercie, Allah Azze ve Celle’ye yöneltmesidir. Aşk, şirkin ana rahmidir, çünkü imanın kardeşidir. Aşkın istikameti şaştığında imanı istikametini muhafaza etmek yiğit işidir. Farlı istikametlere yönelen aşk ve iman farklı rabler edinir, şirk diye buna demiyor muyuz?
Böyle midir gerçekten? Aşk, iman kadar kuvvetli midir, ikisi farklı istikametlere yöneldiğinde şirkin şartları gerçekleşmiş, son hamle mi kalmıştır. Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU
SORU
8-Tasavvufta sürekli bahsi edilen “yokluk”, varlığın “yokluk anı” mıdır? “Varlıktan geçmek” ifadesinin müntehası, varlık-yokluk deveranındaki varlık safhasından çıkıp, yokluk deminde yaşamayı mı kastediyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Tasavvufta çok yakıcı ifadeler var, her şeyi terk etmekten bahsederken, “terki de terk et” gibi bir noktaya kadar ulaşıyor. Terk etmeyi de terk etmek, normal insanın zihni evreninde, tefekkürün de terkedilmesidir. Netice olarak, bu hal, insanın kendini terk etmesi manasına gelmez mi? Böyleyse, insanın “kendisi” ruhun dışındaki her şeyi midir? Eğer böyleyse, ruhun yalnız başına kalmasıdır ki, ancak varlık-yokluk deveranının “yokluk” deminde mümkünmüş gibidir, böyle midir?
O noktaya kadar terk edebilmek ama “kendinizden” geçip diğer “kendinizde” kalabilmek, yani şuuru kaybetmemek, “yokluk demi” dışında mümkün olabilir mi? İnsanın kendini kaybetmesi başka bir şey, “kendini” terk ederek diğer “kendine” geçmesi çok başka bir şey. Tamam da böyle midir?
*
Ruhun bedenden ayrıldığını biliyoruz, rüya veya başka hallerde bedenden ayrılıyor lakin beden ile münasebetini kesmiyor. Beden ile münasebetini kesmiş halde ayrılmasına ölüm diyoruz. Dünyadaki hayattan bahsettiğimize göre, ölüm dışı hallerle ilgileniyoruz. Öyleyse ruhun bedenden tamamen müstakil hale gelmesi, ölüm dışında, “yokluk deminde” mi gerçekleşiyor? Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-11-BİRİNCİ KISIM SEKİZİNCİ SORU”

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU
SORU
7-“Yokluk deminde” bir tecelli mevcut ise, bu tecelliyi mümin ve kafir insanların hepsinin ruhu müşahede edebilir mi? Tüm ruhlar, “Alem-i Ervah”ta iman ettiği için, kafirlerin ruhunu da mümin olarak kabul etmek mümkün müdür, mümkünse onların ruhları da tecelliyi seyredebilmekte midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Ruhun kudret ve istidatlarının ne olduğu mühim mevzulardandır. Meselelerin kilitlendiği noktalardan birisi ruhtur. Ruh, Allah Azze ve Celle’nin ebedilik ihsanına nail olmuş varlıktır ve bu kıymet de insanın içine gömülmüştür. Allah Azze ve Celle ile varlık arasında bulunan, “emr aleminden” olan, diğer varlıklara benzemeyen, insanı Allah Azze ve Celle’ye ulaştırması mümkün olan tek varlık çeşididir.
Ruh meçhulün anahtarıdır ama kendisi de bir meçhuldür. “Hakkında az şey bildirilmiştir” dolayısıyla az şey bilinecektir. Hakkında az şey bilinenin ile ilgili çok şey anlaşılması mümkündür ama ruh bu kaidenin istisnasıdır. Tehlikeli olan noktalardan birisi de, hakkındaki bilginin “azlık” ölçüsünü bilmiyor olmamız.
Her şeyi kendisiyle gördüğümüz ruhu göremiyoruz, dolayısıyla bir şekilde iktisap ettiğimizi zannettiğimiz bilginin doğru olup olmadığını da anlayamıyoruz. Ruh mevzuu, “müphem saha” meselesinin ilk sıralarında yer alıyor. Kesin olarak söylenebilecek hususlar sadece beyan edilenlerdir ve onların da hakikatini anlayana aşk olsun. Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-10-BİRİNCİ KISIM YEDİNCİ SORU”

FELSEFE VE VAROLUŞ-1-

FELSEFE VE VAROLUŞ
Düşünce zemininin (evreninin) oluşması insanın ilk “varoluşu”dur ve ilginçtir ki bu varoluşun farkına varmaz.
Akıl insanın ikinci varoluşudur ve bu varoluşu fark eder ama anlamaz.
Şuur insanın üçüncü varoluşudur ve bu varoluşu fark eder, anlar fakat nihai tecrit noktasına kadar ulaşamaz.
Kalp insanın son varoluşudur ve bu varoluşu ne fark etmesi gerekir ne anlaması gerekir, ne de tecrit faaliyeti lüzumludur.
*
Varlıktaki hareket eksik olanın tam olana doğru akışıdır. Başka bir ifadeyle, parça ile bütünün birbirini çekmesidir. Varoluş, kendini tamamlamak veya tamam olana vasıl olmak ile gerçekleşir. Varoluş özünde şuuru şart kılmaz ve tüm varlık, varoluş çizgisindeki hareketlilik (akış) olarak kendini gösterir. Varoluş istikametindeki hareketlilik yok olursa varlık, varolabilme imkânını (iktidarını) kaybeder. Hiçbir varlık sabitlenerek mevcut halini muhafaza etmek imkânına sahip değildir. Kaldı ki, hiçbir varlık hareketsiz duramaz.
Hareket, başıboş ve anlamsız bir konum değiştirme değildir ve istikamet sahibidir. Her varlık başka bir varlığı kendine çeker ve başka bir varlık tarafından çekilir. Bu kozmolojide de böyledir, fikirde de böyledir.
Her varlık kendi eksiğini tamamlamak için çeker, başka bir varlığın eksiğini tamamlamak için ona doğru gider. Her varlık kendine çektiği varlığa göre “bütün”dür, kendine doğru gittiği varlığa göre “parça”dır.
Hiçbir varlık yalnız başına nihai “bütünlük”ü oluşturamadığı için hareket kesintisizdir ve nihai bütünlük oluşturulana veya ona ulaşılana kadar devam edecektir. Okumaya devam et “FELSEFE VE VAROLUŞ-1-“

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU
SORU
6-Varlığın yokluk deminde, Allah Azze ve Celle’den başka bir varlık kalmadığına göre, isim ve sıfatlarının tecellisi mi yoksa zatının tecellisi mi mevcuttur, yoksa hiçbir tecelliden bahsetmeyeceğimiz bir hali mi konuşuyoruz?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, varlık-yokluk deveranında ruhun varlığını devam ettirmesi halinde kıymet ve lüzum kazanır. Ruhun varlığı kesintisiz ise ve “yokluk deminde” varolmaya devam ediyorsa, tecelliyi müşahede edebilme imkanı var mıdır? Ruh tecelliyi müşahede edebiliyorsa, sadece Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisini mi müşahede edebilir yoksa zatının tecellisini de müşahede edebilir mi? Ruh, tabiatı gereği Allah’ın zatının tecellisini müşahede etme imkan ve istidadına (bu hal hangi şartlarda mümkün olursa olsun) malik midir? Ruh, zat tecellisini de müşahede edebilme istidadında ise, varlık-yokluk deveranının “yokluk demindeki” tecelli, zat tecellisi midir? Varlık yekunu, Allah Azze ve Celle’nin isim ve sıfatlarının tecellisi değil midir, böyleyse, “yokluk deminde” isim ve sıfatları tecelli etmediği için mi varlık yaratılmıyor ve varolamıyor? “Yokluk demi”, isim ve sıfatlarının tecellisinin kesilme anı ise, “yokluk deminde” zatı mı tecelli ediyor?
“Yokluk deminde” isim ve sıfatların tecellisi kesiliyor, zatının tecellisi başlıyorsa (veya zaten devam eden tecelliler içinde sadece bu tecelli kalıyorsa), ruh, “zat tecellisini” müşahede edebiliyor mu? Bu ihtimalde, ruh Allah Azze ve Celle ile başbaşa kalmıyor da, tecellileriyle mi muhatap oluyor? Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-9-BİRİNCİ KISIM ALTINCI SORU”

İKİNCİ MATEMATİK VEYA BEŞİNCİ İŞLEM-2-

Beşinci işlem bir denklem olarak ele alındığında eşitliğin sağ tarafı her zaman birdir. Bu denklem, mevcut matematikteki denklemlerin aksine neticesi belli olan denklemdir. Bu sebeple gerçektir. Gerçektir zira sistem geriye doğru işler. Geriye doğru işlemek, varolanı tahlil etmektir. Varolmuş olanın varolabilme mekanizmasını teşhis etmektir.
Varolanı izah etmek doğrudan gerçekle ilgilenmektir. Gerçek olanı anlamanın metodu üretildiğinde gerçekleşebilir olanın tekniği keşfedilmiş olur. Beşinci işlem sıfır ile bir arasındaki alanı yeni bir matematik alan olarak tanzim etmekle, varoluş tekniğini üretmekte veya bu tekniği izah etmektedir.
Neticesi muayyen ve sabit olan denklemin zor olan tarafı çözümü değil, denklemin kurulabilmesidir. Kurulmuş olan her denklem aynı zamanda çözülmüş olan bir varoluş sürecidir. Bu denklemin kendisi zaten çözümdür.
Kurulan her denklem, kurulması düşünülen diğer denklemin parçasıdır aynı zamanda. Tüm denklemler kurulabildiğinde kâinat matematik olarak çözümlenmiş ve ifade edilmiş olur. Yeryüzünde ve insanlık tarihindeki tüm arayışların yekûn ifadesi budur. Tüm bilimler ayrı ayrı kendi alanlarında bu denklemi üretmeye çalışmaktadır. Fakat ne hazindir ki, “büyük denklem” hala tefekkür ve tahayyül edilememektedir.
*
Beşinci işlemin elma ile armudu toplayabileceği veya bunları birbirinden çıkarabileceği anlaşılmalıdır. Bu imkân matematiğin fizik dünyaya en çok yaklaştığı alanın sistematize edilebileceğini gösterir. Bu alan sistematize edilebildiğinde matematik işlemlerin sosyal ve siyasal alanlarda doğru netice vermemesinin önündeki engel büyük oranda kalkacak ve matematik alan genişleyecektir. Okumaya devam et “İKİNCİ MATEMATİK VEYA BEŞİNCİ İŞLEM-2-“

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU
SORU
5-Varlık her an yeniden yaratılmaktadır, bu sebeple bir an var, bir an yoktur. Varlık-yokluk deveranının (ritminin) hızı yüksek olduğu ve gözümüz de bedeni (maddi) göz olduğu için varlığı daimi zannediyor, sadece varlığı görüyor, yokluğu farketmiyor, hissetmiyoruz. Ruhun ebediliği, varlığın her an yeniden yaratılma kaidesinin istisnası ise, ruh, yokluğu farkediyor olmalı. Böyleyse, nefis terbiyesinin müntehasına ulaşıldığında, ruh (kalp) gözü açılıyor, ruh vasıtasız görmeye başlıyor. Bu noktada ruh yokluğu yaşamaya başladığında, Allah ile halvet olma imkanı mı buluyor? Yokluk görülemeyeceği için, “yokluk deminde” Mutlak Varlık olan Allah’ı mı görüyor? Yani, varlığın yokluk deminde, Allah ile ruh baş başa mı kalıyor, böyle bir imkan mı buluyor? Yokluk deminde Allah ile ruh arasındaki mesafe sıfıra mı iniyor? Nasıl oluyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Bu soru, önceki sorunun cevabının, “ruh kesintisiz varlıktır, varlık-yokluk deveranının dışındadır” şeklinde cevaplanması halinde geçerlidir. Ruh kesintisiz varlık değilse, varlık-yokluk deveranına dahil ise, yokluk deminde Allah Azze ve Celle’den başka hiçbir şeyden bahsetmiyoruzdur. Bu durumda soru tüm altyapısını kaybediyor.
Ruh kesintisiz varlık ise… Okumaya devam et ““BÜYÜKLERE” SORULAR-8-BİRİNCİ KISIM BEŞİNCİ SORU”