RİSALE-İ NUR VE KÜRT MESELESİ -1-

SAİD MÜSLÜMANDIR

Dünyası ve ahireti zelil olan dalâlet ehli, Risale-i Nur hakkında kara propagandaya girdikleri devrede Risale-i Nura hücum üstüne hücum ediyorlar, Said Nursi’nin KÜRT kimliğini öne çıkararak Müslüman Kürt kardeşlerimizin ırki damarıyla oynuyorlardı. Bu şeytani teşebbüse karşı merhumun tavrı gayet net idi: “Said Müslümandır” diyordu.

Ehl-i Nifakın hilekârâne propagandasına karşı ihtarını Mektubat isimli eserinde yapıyordu. Müslüman Anadolu milletinin, aziz şahsına olan muhabbetini kırmak için onu ırkçılıkla suçluyorlardı. Ona ırkçı demek, ne ahmakça yaklaşımdı. Plan gayet net ve sinsice işletiliyor, Müslüman Türk evvela Müslüman Arap’tan tefrik edilecek, sonrada Türk ile Kürt birbirinden ayrıştırılacaktı. Bu senaryo metnini yırtıp atan Said Nursi, ARAP, TÜRK, KÜRT ayrılmaz diyordu.

Okumaya devam et “RİSALE-İ NUR VE KÜRT MESELESİ -1-“

Said Nursî Hazretlerinin “Medeniyet-i Kur’ânîye” fikri

Said Nursî Hazretlerinin “Medeniyet-i Kur’ânîye” fikri

Batı’nın ,“Medeniyet bizdedir siz de yok” şeklindeki propagandaları karşısında aydınların ve devlet ricalinin recüliyetini kaybettiği bozgun dönemlerinde medeniyet hakkında âlimlerce alelacele yapılan tariflerin çoğu ârızalıdır.

Mağlubiyet psikolojisiyle medeniyetinin esaslarını tecditten mahrum bozgun aydınlarının ahkâm kestiği yıllarda Said Nursî Hazretleri medeniyet fikrinin, silkiniş geçirmesi gereken Müslümanların önüne gelen bir mesele olduğunu söyler ve tesbitlerine İslâm medeniyeti ile Batı medeniyeti arasında mukayeseler yaparak başlar.

GARB MEDENİYETİNE KARŞI “ŞERİAT-I GARRÂDAKİ MEDENİYET”
Okumaya devam et “Said Nursî Hazretlerinin “Medeniyet-i Kur’ânîye” fikri”

“Aç canavara (HDPKK) tahabbüb, iyiliğini değil iştahını artırdı

“Aç canavara (HDPKK) tahabbüb, iyiliğini değil iştahını artırdı

Aç canavara (HDPKK’ya) tahabbüb, yâni sevgi göstermek, muhabbet beslemek, siyaseten de olsa, müdârâ icabıda olsa hayırlı bir netice hâsıl etmeyeceği belliydi.

“Aç canavara karşı tahabbüb, onun merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister… Bu sebeple canavara karşı şefkat, merhamet ve muhabbet değil, onu defedecek tedbirleri bulmak ve cesaretle uygulamak gerekir” diyor Said Nursî Hazretleri.
Okumaya devam et ““Aç canavara (HDPKK) tahabbüb, iyiliğini değil iştahını artırdı”

HİZMETÇİLER TOPTAN ÇILDIRDI

HİZMETÇİLER TOPTAN ÇILDIRDI

Cemaat toptan çıldırdı, artık içlerinde akil ve baliğ kimse kalmadı. Bir tane “ceza ehliyetine” malik adam bulsam, ellerinden öpüp, meseleyi munis şekilde konuşmak isterdim.

Ali Ünal’ın 04.08.2014 tarihli yazısı çılgınlığın zirvesiydi, İbrahim Sancak o yazıyı, “Yapma Ali Ünal, kendini kaybediyorsun” başlıklı bir yazıyla tenkit etti dün. Aynı gün hezeyanın zirvesine çıkan sadece Ali Ünal değildi, Abdullah Aymaz da zirvelerde dolaşıyordu.

Abdullah Aymaz’ın yazısının başlığı şu; “Güneş dururken, mum peşinde dolaşmak olur mu?”… İslam ahlak ve adabına göre, güneş-mum dilemması Kur’an-ı Kerim için veya Sünnet-i Seniyye için kullanılır, yani muma nispetle güneş mukayesesi büyük bir mukayesedir ve genellikle böyle kullanılagelmiştir. Adamlarda izan ve ölçü kalmadığı, idrak ve akıl tatile çıktığı, ahlak ve adap intihar ettiği için, hiçbir mikyası doğru kullanamaz hale geldiler.
Okumaya devam et “HİZMETÇİLER TOPTAN ÇILDIRDI”

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-10-MÜCEDDİT VE MİSTİK ŞAHSİYET

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-10-MÜCEDDİT VE MİSTİK ŞAHSİYET

Ruhban sınıfı ve dinin temsilciliği meselesi birbirine karıştırılmakta, din adına söz söyleme salahiyeti ruhbanlık olarak anlaşılmakta, ruhbanlığın olmaması ise tam bir serkeşlik ve temsilsizlik olarak kabul edilmektedir. İslam’da ruhbanlık ve ruhban sınıfı yoktur, doğru ama bununla beraber dini temsil salahiyetine sahip insanlar vardır, olmalıdır. Aksi takdirde doğru anlayışı takip ve muhafaza etmekte arızalar yaşanacağı gibi, vahdetin temin ve devamı da kabil olmuyor.

Ruhbanlık, dinin esaslarıyla ilgili karar verebilen, dinin esaslarını değiştirme yetkisine sahip, mesela “haram ve helal” tayininde bulunabilen kişilerdir. Dinin esaslarıyla ilgili karar verme yetkisi, “din inşası” anlamına gelir. İslam, ikmal edilmiştir ve dinin tamamiyetine dair eksik veya fazla bir harf bile yoktur, Müslümanın ilk vazifesi de önceki nesillerden emanet olarak teslim aldığı dini “olduğu gibi” muhafaza etmektir.
Okumaya devam et “FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-10-MÜCEDDİT VE MİSTİK ŞAHSİYET”

“SEÇİM” VESİLESİYLE…

“SEÇİM” VESİLESİYLE…

Pazar günü yapılacak mahalli seçimler, Cumhuriyet tarihinin bugüne kadar yapılan en mühim seçimidir. Kime oy vereceğimizden önce, seçimin ehemmiyetini anlamış olmamız gerekir. Ehemmiyeti anlaşılmayan bir mevzuda, kafi derecede hassasiyet göstermek beklenmez, hassasiyet dışı tutulan meselede doğru karar verebilmek, ancak tesadüfen mümkündür.

*
Tayyip Erdoğan, Müslümanların kahir ekseriyetinin üzerinde ittifak ettiği bir liderdir. Müslümanların kahir ekseriyeti yanlışta ittifak eder mi? Allah Azze ve Celle bu kadar geniş çaplı bir ittifakın yanlış olmasına müsaade eder mi? Tayyip Erdoğan, Müslümanların kahir ekseriyetinin üzerinde ittifak etmesi yanlış olan bir şahsiyet ise eğer, Allah Azze ve Celle, onu doğru şahsiyete kalbetmez mi? Allah bu ümmeti böyle bir vahim yanlıştan korumaz mı? Eğer Tayyip Erdoğan, bundan önce bu çapta bir ittifakın merkezi olmaya layık değilse, bundan sonra layık hale gelmez mi? Tayyip Erdoğan, kendine yönelen milyonlarca insanın dualarına, ümitlerine, hasretlerine, maksatlarına aykırı bir şahsiyet olabilir mi, kendisi öyle olsa bile milyonlarca insanın duası ona hiç tesir etmez mi? Allah Azze ve Celle, kendine açılan milyonlarca elin, kendine yalvaran milyonlarca dilin, kendine yönelen milyonlarca kalbin karşılığı olarak, dünyanın en kötü insanı olması halinde bile Tayyip Erdoğan’ı doğru insan, doğru lider, doğru şahsiyet haline getirmez mi?
Okumaya devam et ““SEÇİM” VESİLESİYLE…”

2000. YAZI

2000. YAZI

Bugün 2000. yazıyı yayınladık. Fikirteknesi, Türkiye’nin fikir hayatında “fikir yazısı” ile en zengin sitesi unvanını taşıyor. Bizden önce başlayan siteler vardı ama söyleyecek sözleri bittiğinden midir nedir çoğunluğu kapandı. Fikirteknesi ise yazı sayısı cihetinden olduğu kadar, muhteva çeşitliliği bakımından da çok zengindir. Yazarlarımız birçok sahada yazılar yazmışlar, özellikle de seri yazılarla meseleyi çerçevelemiş, bir fikriyat imal etme çabasına girmişlerdir.

Sitemiz sadece makalelerden ibaret değil, aynı zamanda e-kitap yayını da yapmaktadır. Sitemizdeki yazarların 44 adet telif eseri sitede “e-kitap” olarak ücretsiz şekilde yayınlanmaktadır. Türkiye’deki yayınevlerinin kahir ekseriyetinin 44 eser basmamış olduğu görüldüğünde, sitemizin yayınladığı kitap sayısının büyüklüğü anlaşılır.
Okumaya devam et “2000. YAZI”

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(21.02.2014)-ŞİMDİ DE ABDÜLHAMİD’E HAKARET

CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(21.02.2014)-ŞİMDİ DE ABDÜLHAMİD’E HAKARET

Ekrem Dumanlı doludizgin gidiyor. Tarihi istismar etmek için her türlü yolu deniyor. Tüm güçleri ellerinde toplama çabaları, tarihin gücünü de arkalarına alma teşebbüsüne kadar ulaştı. En son aziz Abdülhamid Han’ın hatırasını istismar etmek için kıvranıyor.

Bugünkü (21.02.2014) tarihli “Bediüzzaman’ın çilesi” başlıklı yazısında, Said Nursi’nin hayatını anlatırken, yaşadığı çilelerden bahsederken, Abdülhamid Han’ı tahkir ve tahfif etmekten imtina etmiyor.

Ekrem Dumanlı, Abdülhamit Han’a doğrudan saldıramadığı için sinsi bir yol izliyor. Abdülhamid Han’ı, tarihin, “siyaset dehası” tescili karşısında tenkit etmeyi göze alamayan Ekrem Dumanlı, çevresini hedef alıyor. Çevresini, “çapsız danışmanlar” şeklinde isimlendiriyor ve kendisine yöneltemediği tenkitleri onlara yöneltiyor. Malumdur, en yaygın tenkit yollarından birisi, kişinin çevresini hedef almaktır. “Abdülhamid Han iyiydi de çevresi kötüydü” türünden tenkitler, özü itibariyle şu demektir; “Abdülhamid, çevresini bile seçemeyecek kadar, çevresini seviyesiz insanlarla dolduracak kadar ahmak biridir”.
Okumaya devam et “CEMAAT GÜNLÜKLERİ-(21.02.2014)-ŞİMDİ DE ABDÜLHAMİD’E HAKARET”

ABDÜLHAMİT HAN’IN YAPTIĞI HATAYI ERDOĞAN YAPMAMALIDIR

ABDÜLHAMİT HAN’IN YAPTIĞI HATAYI ERDOĞAN YAPMAMALIDIR
On dokuzuncu ve yirminci asrın siyaset dehası, Büyük Sultan, Büyük Halife İkinci Abdülhamit Han, rikkatli ve merhametli bir tabiata sahipti. Hz. Ömer (RA) veya Yavuz Sultan Selim Han gibi celadet sahibi değildi. Oysa yaşadığı ve tahtta oturduğu dönem, kendisinin tabiatına uygun değildi, tam aksine celadet ve şecaat gerektiriyordu. Munis tabiatıyla otuz üç yıl ülkeyi ayakta tutması ise sadece yüksek dehası ile açıklanabilirdi.
Rikkat ve merhameti, “kızıl sultan” ithamından koruyamamış, munis tabiatı sert ve sağlam tedbirler almasına mani olmuş, kılı kırk yaran dehasıyla aldığı tedbirler kendisi tahttayken ülkeyi zapt altında tutmuş ama kendisi tahttan indirildiğinde bünye bir anda dağılmıştır. Tedbir kavrayışındaki dahiyane incelik, dengeleri teşhis etmesindeki derin idrak, denge kurmadaki müthiş maharet, düşmanlarının birbiriyle mücadele etmesini temin, kendisine yönelmesini men etmiştir. Gerçekten de önünde hürmetle eğilmekten başka yapacak bir şey yok.
Bir insan hem dahi hem de mutedil bir mizaca sahipse, o insana kılıç kuşandırmak (sert tedbirler aldırmak) kabil olmuyor. Zekasıyla düşmanını yenme maharetinin zevki, ince düşüncesiyle kurduğu denklemlerin çözülememesinden aldığı keyif doyumsuz bir lezzet sağlıyor. Bir insanın rakibini (veya düşmanını) zekasıyla yenebilmesi, aynı zamanda zarafetini muhafaza imkanı da verdiği için gerçekten ince ve yüksek bir zevktir. Bu imkan ve maharete sahip bir insanın yumruk atması, kılıç sallaması, tetik çekmesi çok kaba görünüyor. Zarafetini kaybetmeden düşmanını mağlup etme maharetindeki yüksek asalet, bu tür mizaç hususiyetlerine sahip insanlara savaş kararı aldırmıyor. Bu insanlar kana dayanamıyor, kan akıtılmasına karar veremiyor, işlerini kanla halletmiyor. Okumaya devam et “ABDÜLHAMİT HAN’IN YAPTIĞI HATAYI ERDOĞAN YAPMAMALIDIR”

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI

YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI
Yirminci asırdaki küçük fikir ve ilim imali, devrin kısırlığından dolayı “büyük adamlar” oluşturmuştur. Küçük bir kısmı gerçekten yirminci asrın ölçüleriyle “büyük adam” sınıfındandır, buna mukabil kahir ekseriyeti yirminci asır ölçüleriyle bile “küçük adam” sınıfındandır. Ne var ki yirminci asırdaki ilim ve fikir imalindeki zafiyet, “küçük adamları”, “büyük adam” olarak göstermiş veya küçük adamlara büyük adamlık taslama fırsatı tanımıştır. Kadim müktesebat ile mukayesesi kabil olmayanlar, müktesebatın bir mensubunun yanında bile sinek gibi kalmasına rağmen, şişmiş nefisleriyle gözlerin görme ufkunu kapatabilmiştir.
Samimi bir iman, derin bir idrak, hassas bir usul takip edenler, meselenin (İslam’ı anlama bahsinin) bidayetine kendilerini oturtmamış, kendilerini müktesebatın bir eseri olarak kabul ve ilan etmiş, vazifelerinin de müktesebata yol açmak olduğunu söylemiştir. Necip Fazıl, yirminci asrın sayılı dehalarından biri olmasına rağmen, müktesebata yol açmak için çırpınmış, bunun sistemini (vasıta sistem) geliştirmek için çabalamış, hiçbir şeyi kendinden başlatmamıştır. Doğru olan budur, yapılması gereken budur. Okumaya devam et “YİRMİNCİ ASRA SIKIŞMAK-2-MENSUBİYET ANLAYIŞI”

SAİD NURSİ HZ.LERİNİN TÜRK’E BAKIŞI TÜRKÇÜLERDEN EVLADIR

Said Nursî Hz.lerinin Türk’e Bakışı Türkçülerden Evlâdır

Said Nursi Hazretleri’nin Türk’e bakışı, Türkçülerden evlâdır. Millî, yani İslâmîdir: “Çünkü, Cenâb-ı hak, bin seneden beri Kur’ân’ın hizmetinde istihdam ettiği ve ona bayraktar tâyin ettiği bu vatandaşların (Türklerin) muhteşem ordusunu ve muazzam cemaatini, muvakkat ârızalarla inşallah perişan etmez. Yine o nûru ışıklandırır ve vazifesini idâme ettirir.”
Meşrutiyet’te ve Cumhuriyetin başında olduğu gibi günümüzde de İslâm millet anlayışını temel almayan Türkçü / milliyetçilerin laik bir fonksiyon yükledikleri İslâm, modern-ulus Türklüğü bütün şartlarıyla belirleyen bir âmil değildir. Bundan dolayıdır ki, Türk’ün İslâmî millet vasıflarını Batılı seküler bir formasyona sokan Türkçülere Said Nursi Hazretleri haklı tarizlerde bulunur ve nasihat eder. Türklerin ancak İslâmiyet zemininde millet hüviyetiyle var olabileceğini anlatan yazılarına devrin Türkçüleri karşı propaganda yaparlar. Bunun üzerine sitemkarâne bir şekilde Türkçülere cevap verir:
“Şeytanın telkini ile ve ehl-i dalâletin ilkaâtıyla, bana karşı propaganda ile hücum eden ve mühim mevkîleri işgal eden bâzıları…, kardeşlerimi (Türkleri) aldatmak ve asabiyet-i milliyeleri tahrik etmek için diyorlar ki: ‘Siz Türksünüz. Mâşâallah, Türklerde her nevî ulemâ ve ehl-i kemâl vardır; Said bir Kürddür. Milliyetinizden olmayan birsiyle teşrik-i mesâil etmek, hamiyet-i milliyeye münâfîdir?” Okumaya devam et “SAİD NURSİ HZ.LERİNİN TÜRK’E BAKIŞI TÜRKÇÜLERDEN EVLADIR”

İLGİNÇ BİR YAZI

NOT: Yazıyı olduğu gibi yayınlıyor ve değerlendirmesini okuyucuların irfanına bırakıyoruz. Fikirteknesi

NECİP FAZI, BEDİÜZZAMAN VE DEMOKRASI

Devlet yetkisi kullananların ve bürokratların, insanımızı, M. Kemal’i ve Anıtkabir’i “sevmeye ya da seviyormuş gibi görünmeye” zorlamasını eleştiriyoruz ve ideolojisiz devlet istiyoruz.
“Değiştirin anayasayı”, derken de aslında ve öncelikle anayasanın ideoloji dayatmaktan vazgeçmesini istediğimizi yazıp duruyoruz.

Melikşah Sezen adlı okuyucumuz yorumunda diyor ki: “Necip Fazıl’ın İdeolocya Örgüsü adlı kitabında da okumuşsunuzdur. İdeolojisiz devlet ve millet olmaz.”
Yani demek istiyor ki “Kemalist ideolojiye karşı çıkmanıza destek olurum. Ama tam demokrasi isteğinize, kendi dinim ve ideolojim adına karşı çıkarım”. Okumaya devam et “İLGİNÇ BİR YAZI”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR,”DÜŞÜNCE AJANI”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR, “DÜŞÜNCE AJANI”
İslamcılık tartışmasını başlatan Ali Bulaç, Zaman gazetesi yazarı, işin ilginç tarafı, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin kahir ekseriyeti de Zaman gazetesinden çıktı. Üstelik Zaman gazetesi, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin hayat alanı oldu. Sanki İslamcılık meselesine ve tartışmasına cepheden tavır alan, bu tartışmayı doğmadan boğmak isteyen, İslamcılık cereyanının da yeniden canlanmasını engellemeye çalışan bir mevzi kazmaya başladı. Gerçekten böyle midir yoksa bunlar bizim yanlış anlamalarımız mıdır bilinmez. Yanlış anlamış olmayı gazetenin genel yayın yönetmeninden daha fazla arzu ederiz. Ümit ederiz ki, Zaman gazetesinin “yorum” sayfalarında yayınlanmasına müsaade ettiği yazılar “hususi” bir seçim neticesi değildir de, tartışmaya katkıda bulunma düşüncesinden kaynaklanıyordur.
Düşünceye yol açmak, tartışmaya katkıda bulunmak, “bir de bu boyutu var” türünden bir açılım sağlamak mıdır yapılanlar? Doğrusu karar vermek zor, ne var ki karar veren biri var; Yusuf Kaplan… Yusuf Kaplan son yazısında, gazete yönetimini Fethullah Hoca’ya şikayet ederken, Bilal Sambur gibilerinin yazılarını, “düşünce sınıfından” saymıyor, tam bir hezeyan kabul ediyor. Bu tavrıyla da doğrusu isabet kaydediyor.
*
Bilal Sambur, 19.08.2012 tarihli yazısında, falso yapmaya hiç vakit kaybetmeden, başlığında başlıyor; “İslam, İslamizmden Ayrılmalı”. Yazının başlığı, muhtevasını tamamen özetliyor, aslında sadece başlığı atsaydı ve başka bir şey yazmasaydı da zaten konu anlaşılmış olacaktı. Fakat anlaşılan o ki, Bilal Sambur’un falso yapma istidadı çok yüksek. Muhtemelen editörün seçimi olan, yazının başlığı altındaki “spot”ta, şu ifadeler dehşet;
“İslam, insanlığın büyük ve köklü dinlerinden biridir. Din olarak İslam, insanlığın dindarlık tecrübesine büyük katkılarda bulunmuştur. Ahlak, değer, kültür ve maneviyat alanlarında İslam, insanlığı zenginleştirmiştir.” Okumaya devam et “İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR,”DÜŞÜNCE AJANI””

TÜRKİYE’DE DEVLET KURAN TEŞKİLAT

TÜRKİYE’DE DEVLET KURAN TEŞKİLAT
Türkiye’de, 1923 yılında devlet kurulduğunu zanneden akıl garibanlarını bir tarafa bırakalım. Ülke, 1918 yılından bu yana işgal altında… Yani yakın zamana kadar öyleydi. İşgal bitti mi, hayır. Fakat hızlı şekilde işgal bitiriliyor, devlet kuruluyor, bölgesine doğru nüfuz etmeye başlıyor. Türkiye’nin bağımsızlığı, bu ülkede devlet kurulmasıdır, devlet kurulmadan bağımsız olmak imkansız.
Cumhuriyet tarihinde ilk defa böyle bir teşebbüs yaşanıyor, ilk defa bu topraklarda devlet olmadığını ve yapılması gereken işin devlet kurmak olduğunu, buradan başlanması gerektiğini düşünen bir teşkilat kuruldu. Bu düşünceye sahip insanlar, fikir ve ilim adamları bulabilirdiniz, konu, bu düşünceyi hayata geçirebilecek bir teşkilatlanmayı becerebilmekteydi. Evet, birileri becerdi, devlet kuran teşkilatı kurdu, o teşkilat ile devleti kurmaya başladı, ciddi işler yaptı, birçok aşamayı geçti, son hamlenin eşiğine geldi. İşte hikayesini anlatacağımız teşkilat bu… İsmi ne mi? İsmi yok, isim koymadılar, iş yapmayana isim vermek adetten değildir ya… İlk işi, Türkiye’de ciddi ve büyük (en azından büyüme istidadına sahip) bir devlet kurmak… Devlet kurma işi bittiğinde, ismini de alacak… Okumaya devam et “TÜRKİYE’DE DEVLET KURAN TEŞKİLAT”