CEPHE YARILDI, DİRENİŞ ÇÖKTÜ

CEPHE YARILDI, DİRENİŞ ÇÖKTÜ

Önemli haber… Genelkurmay Eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı gözaltına alındı ve savcılığa sevk edildi. 28 Şubat soruşturması çerçevesinde ifadesi alınacak olan Karadayı, savcılık tarafından “tutuklanma talebiyle” mahkemeye sevk edildi, soruşturma evrakının mahiyetine bakılınca mutlaka tutuklanması gerekiyordu, ama mahkeme, yaşından dolayı “adli kontrol” altına alarak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. Ne var ki süreç hala bitmedi, savcılığın, Karadayı’nın salıverilmesine itiraz etmesi ve itirazı değerlendirecek başka bir mahkeme tarafından tutuklanma ihtimali mevcut. Savcılık itiraz etmez veya itirazı reddedilir de nöbetçi mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmasına karar verilirse, iddianamenin hazırlanıp davanın açılmasıyla birlikte asıl mahkemenin “yakalama” kararı vermesi ihtimali de yüksek.
Türkiye artık tetikçilerle değil, faillerin asıllarıyla hesaplaşıyor, onları yargılıyor. Tabii ki gözaltına alınan, yargı süreci içinde tutuklanırsa, ilk tutuklanan genelkurmay başkanı olmayacak Karadayı, o şeref İlker Başbuğ’a ait. Fakat ikinci bir emekli genelkurmay başkanının gözaltına alınması ve muhtemelen tutuklanarak (veya tutuklanmadan) yargılanması, Başbuğ’un tutuklanmasında “özel” sebepler olabileceği iddiasını da çürütür, artık Türkiye, genelkurmay başkanları da dahil suç işleyen herkesten hesap sorabileceği bir sürece girmiş oldu.
Karadayı’nın gözaltına alınması ve tutuklanması halinde bu durumun önemi nedir? Bundan önce İlker Başbuğ’un tutuklanması ve aylarca cezaevinde kalmasına rağmen Karadayı’nın tutuklu veya tutuksuz yargılanması nasıl bir önem arzeder? Aslında her iki emekli genelkurmay başkanının da bu noktaya gelmesi aynı sürecin neticesidir, Karadayı’nın durumu ikincisi olması bakımından meselenin devam ettiğini gösteriyor. Hatırlayalım; İlker Başbuğ’un yargılandığı dava, kamuoyunda “internet andıcı” diye bilinen hadiseydi. O soruşturmadan gözaltına alınan ve tutuklanan generallerin galiba tamamı, “meseleden genelkurmay başkanının haberinin olduğu, onun emirleriyle yapıldığı” beyanında bulunmuş, bu sebeple İlker Başbuğ’da soruşturmaya dahil edilmiş ve tutuklanmıştı. Karadayı’nın bu noktaya gelmesi de aynı süreci izledi, 28 Şubat soruşturmasından tutuklanan zamanın genelkurmay ikinci başkanı Çevik Bir, savcılığa on bir sayfalık dilekçe vererek, “Genelkurmay başkanının her şeyden haberi var, biz onun emrini uyguladık” demesinden sonra Karadayı soruşturmaya dahil edildi. İşte üzerinde durmak istediğimiz ve önemli olduğunu düşündüğümüz konu bu…
Ergenekon, Balyoz ve benzeri soruşturmalar başladıktan sonraki ilk yıllarda, sanıklar, suçsuz olduklarını iddia ettiler, şiddetli şekilde direndiler, çözülmediler, birbirlerini korudular. Siyasetin ve kamuoyunun bir kısmı da onlara “sanık” değil “kahraman” muamelesi yaptı. Siyaset, medya, askeri ve sivil bürokrasi, bu davalar konusunda yıllarca direndiler. Cephe bir türlü yarılmadı, direniş bir türlü kırılmadı. Soruşturmanın Başbuğ ile Karadayı’ya kadar tırmanması, bu açıdan fevkalade önemli bir konudur. Burada önemli olan nokta nedir? Genel çerçevesiyle “Ergenekon” ismiyle zikredeceğimiz cephenin yakın zamana kadar çözülmemesinin sebebi, hala darbe ihtimalinin olduğunu düşünmeleriydi. Direnecekler, hapis yatacaklar, darbe olacak ve hapisten suçlu gibi değil, “kahraman” gibi çıkacaklardı. Böylece isimlerini de tarihe yazdıracaklardı.
Mücadele her zaman psikolojik dünyada cereyan eder, psikolojik kaynakları tükenmeyenlerin sahada mağlup olması beklenmez, sahada mağlup olsalar bile yeni bir manevra, yeni bir strateji, yeni bir hamle gayretine girerler. Psikolojik kaynakları tükenen güçler ise imkanları olsa da “ümitleri” bittiği için, mücadele sahasını terkederler, teslim olurlar. Sürecin bu gün geldiği aşama psikolojik kaynakların tükendiği ve mücadelenin bırakıldığı noktadır.
Ergenekon ismiyle ifade ettiğimiz cephenin psikolojik süreçlerini kısaca göz atalım.
Soruşturmaların başladığı ilk zamanlarda, bu durumun geçici olduğu, hiçbir savcılığın kendilerini soruşturamayacağını, bunun bir gözdağından ibaret olduğunu, savcılığın soruşturma sonunda “takipsizlik” kararı vererek dosyayı kapatacağını düşünüyorlardı. Savcılık soruşturmayı bitirip, bekledikleri gibi takipsizlik kararı vermek yerine dava açtığında şaşırdılar, ilk dalga tutuklamalardan sonra savcılığa tehdit telefonları gelmeye başladı. İlk şaşkınlıkları geçtiğinde, tutuklananları ziyarete koştular ve onlara “merak etmeyin mahkeme size ceza veremez, bir müddet yatar çıkarsınız” diye ümit verdiler, bu ümitle ikna olmayanları da tehdit ettiler. Bu arada yukarıdakiler (rütbeliler) soruşturmanın “aşağılarda” devam edeceğini, yukarılara tırmanmayacağını düşündüler, bu düşüncelerinde de ısrarlıydılar. Bu sebeple kendilerine yönelmeyeceğini düşündükleri tehlikenin, aşağıdakileri zor duruma sokma ve sorgularda çözülme ihtimallerini önlemeye çalıştılar.
Soruşturma yukarıdaki rütbelere doğru tırmanmaya başladığında bir daha şaşırdılar ve tekrar yerlerinden fırladılar. Ne var ki yukarılara tırmanan soruşturmalar, başlangıçta “emeklileri” kapsıyordu, bu sebeple “muvazzaflar” hala yerlerini koruyorlardı, dolayısıyla kendilerinden emindiler. Bu yeni durumda, tutuklanan emekli subaylara, “sağlam durmaları, çözülmemeleri, kendilerinin kahraman oldukları, mahkemenin asla ceza veremeyeceği, TSK’nın meseleyle ilgilendiği” bilgisi ulaştırıldı. Alt kademedekilere de ciddi teklifler ve ağır tehditlerde bulundular, alt kademedekilerin (tetikçiler) başka şekilde hareket etme imkanları yoktu zaten.
Esas kırılma noktası ve panik, muvazzaf generaller tutuklanmaya başlandığında yaşandı. Her ne kadar dışarıya sızdırılmasa da yaşanan panik büyüktü ve tabii ki birileri (mesela hükümet) bu paniği öğrendi. Paniği öğrenen hükümet geri adım atmadı, daha da sağlam durdu ve üzerine gitti. Çünkü o süreçte hükümet anlamıştı ki, bunların aslında zannedildiği gibi büyütecek ve korkulacak güçleri yok, karşılarında korkan insanlar varsa onların gücü var, korkmayan ve akıllıca hareket eden bir kadro varsa onların yapabileceği pek bir şey yok. İşte bu panik sürecinde TSK’da ciddi ciddi darbeyi konuşanlar oldu, hem de ulu orta… Uluorta ama kendi içlerinde… Darbe fikri yeterli çoğunluğu bulamayınca başka alternatifler üzerinde çalıştılar, ciddi çalışmalar da yaptılar. Özellikle karakol baskınları o dönemde oldu, hatırlayalım, seri karakol baskınları düzenleyen PKK ciddi sayıda askeri şehit etti, ne var ki o karakollarda hiç subay yoktu. Çıkan (sızan) bilgilerden anlaşıldı ki, ihmal filan değil, bilerek isteyerek o baskınlara müsaade ettiler, asker (şehit) cenazeleri üzerinden kara propaganda düzenlediler. Ama unuttukları bir şey vardı ve Türkiye eskisi gibi değildi, tüm kirli çamaşırları ortaya serildi ve hedeflerine ulaşamadılar.
Psikolojik savunma ve direnme bariyerlerini çökerten gelişmeler, balyoz davasında ceza kararı çıkması, İlker Başbuğ’un tutuklanması, 2011 seçimlerinin sonuçlarıydı. O süreçte direniş kırılmış, cephe yarılmış, ümit tükenmişti. Artık cezaevindekilere ne ümit pompalayabiliyor, ne teklifte bulunabiliyorlardı, ne de tehdit edebiliyorlardı. Herkesin merak ettiği “gizli şahit”lerin yüzde sekseni, cezaevinde tutuklu olan, kendileriyle aynı koğuşta kalanlardı ve özellikle de alt kademelerdekiler gizli şahit olmak için sıraya girmişti. Gizli şahit olmak, aynı zamanda pişmanlık kanunundan faydalanmak demekti ve kurtulmanın (veya az ceza ile sıyrılmanın) tek yolu buydu. Artık süreç sona yaklaştı, artık ne teklifte bulunacak kaynakları ne de tehdit edecek güçleri var.
Karadayı’nın gözaltına alınması artık psikolojik kaynakların tamamen tükenmesi anlamına geliyor. Aslında meseleyi yakından takip edenler, Karadayı’nın Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonunda verdiği ifadelerden, “sona” gelindiğini anlamışlardı. Oradaki ifadesinde gayet “mahcup”, “çekingen”, “korkan” bir hali vardı. “28 Şubat süreci bin yıl sürecek” diyen adam komisyondaki ifadesinde, “28 Şubat, postmodern darbe miydi, sizin altınızdakiler böyle açıklamalar yaptı, ne diyorsunuz?” sorusuna karşılık, o açıklamayı yapan silah arkadaşları için, “fevkalade aptalca…” ifadesini ve ithamını kullanmıştı. 28 Şubat sürecinin bin yıl süreceğini gerine gerine söyleyen bir general, komisyon huzurunda BÇG hakkında bilgisi olmadığını söyleyecek noktaya gelmişti, güler misiniz ağlar mısınız? Bilgisinin olmaması, bilmesinden daha kötü bir durum hâlbuki genelkurmay başkanı olduğu orduda böyle bir oluşum var ve kendisinin haberi yok, düşünebiliyor musunuz komikliği…
Yeni bir dönem başladı, Akparti daha yeni muktedir oldu, bundan sonra hükümetin çok daha net bir çizgi izlemesi beklenmeli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir