CHP VEYA DOKSAN YAŞINDA MAKYAJ YAPAN KADIN

CHP VEYA DOKSAN YAŞINDA MAKYAJ YAPAN KADIN
CHP, kurulduğu tarihten 1950 seçimine kadar “tek parti” yani diktatörlük aleti olarak varoldu, varlığını, bu aleti yerine getirme maharetine sahip olduğu ölçüde korudu. 1945 sonrası dünya yeniden şekillenirken, yeni dengeler oluşurken çok partili seçimlere izin vermek zorunda kalan CHP, 1946 seçimlerindeki, açık oy, gizli tasnif ve benzeri “komediler serisi” bir ilk girdiği 1950 çok partili seçimini ezici bir mağlubiyetle kaybetti. Kaybetmesi mukadderdi ve olması gereken oldu. 1950 seçiminden sonraki on yıllık dönemde değişmesi beklenirdi fakat Demokrat Parti’nin kadroları olmadığı, devletin hala CHP işgalinde bulunduğu on yıllık dönemde, iktidardan düşmüş fakat muktedir olmaya devam etmişti. Muktedirler değişmez. İktidarda olmasalar da, muktedirler değişmez. Lehine bir avantajmış gibi görünen Demokrat Parti iktidarı süresince muktedir olmaya devam etmesi, CHP’nin, iktidar dışında da değişme yolunu tıkadı. Değişmenin şartı, zayıflamaktır, zayıflamak da kafi değil, zayıfladığını anlamaktır. 1960 darbesi olmasaydı, belki zayıfladığını veya zayıflama sürecine girdiğini farkederdi, böylece değişim sürecini de başlatabilirdi. 1960 darbesinin gizli liderinin İsmet İnönü olması, darbe sonrasında Demokrat Partinin kapatılmasına rağmen CHP’nin kapatılmaması, generallerin İnönü önünde saygı duruşuna geçmesi, hala muktedir olduğunu, iktidarın dışında da muktedir olmaya devam edeceğini düşündürdü. Bu düşünce, ilerleyen zamanlarda bir “vehim” haline geldi ve Partinin rasyonaliteyle bağlarını kopardı.
CHP, 1950 seçiminde iktidardan düştükten sonra, sivil ve silahlı bürokrasideki “ideolojik yoldaşları” sayesinde kendini “muktedir” hissetmeye devam etti. 1950-1960 arasındaki dönemde, devleti bürokratik olarak işgal etmiş olduğu için, o dönemdeki ruh hali, “iktidarsız muktedirlik” psikolojisini üretmişti. Onlarca yıl iktidar olamadıktan ve olamayacağını anladıktan sonra, daha önce emrinde olduğu için kendini muktedir hissettiği sivil ve silahlı bürokrasinin emrine girdi ve onların “emir eri” haline geldi. Önlerinde hazırola geçen ve ricalarını emir telakki eden bürokrasinin, emir eri olmak, patolojik neticeler doğurdu. Patolojik hale geldiği için de bu durumu farkedemedi, akıl sağlığı bozulanın, akıl sağlının bozulduğunu anlaması beklenmez.
Periyodik darbeler her defasında CHP’yi hala “muktedir” olduğu vehmine savurdu. Her darbenin bir şekilde Kemalist ilkelere vurgu yapması, Kemalist ilkelerin de CHP’nin altı okunda özetleniyor olması, “devletin sahibi” olduğu vehminden kurtulmasına engel oldu. Bütün bunlar, CHP’de değişimi değil, bulunduğu merkezde çelikleşmeyi tetikledi. İktidardan uzaklaştıkça “muktedir” olduğu vehmine sıkı sıkıya sarıldı, o vehme sarıldıkça “değişim” ihtiyacını erteledi. Bulunduğu merkezin çevresini kalın duvarlarla içeriden ördü, savunmasını güçlendirdi, çelikleşti. Hasta olduğunu kabul etmediği için, doktora bile gitmedi ve Türk siyasi hayatına “hasta parti” olarak geçti.
*
Atatürk’ün kurduğu parti olmak, başlı başına bir handikaptı. Atatürk anlayışlarındaki çarpıklıklar o kadar ileri gitti ki, onu, yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük adam olarak görme meyli, bir müddet sonra vehme ve inanca dönüştü. Kafalarındaki Atatürk o kadar büyüktü ki, asla onun gibi birisi gelemezdi. Dolayısıyla büyük lider çıkarma imkanını baştan kaybeden bir siyasi hareket meydana geldi.
Atatürk anlayışlarındaki çarpıklık, özellikle de onu insanüstü görme temayülü, güçlerini “irrasyonel” kaynaklarda aramaya itti. Halkı asla güç kaynağı olarak görmediler, Atatürk’ün partisi olmak, hem muktedir olmak için hem de meşruiyet için kafiydi. Atatürkçü olmak, bu ülkede her kapıyı açan sihirli bir anahtardı ve o anahtarın mülkiyeti CHP’ye aitti. Böyle bir zihni organizasyon gerçekleştiğinde, seçimin ne önemi olabilirdi ki. Yeterli oy alıp almamanın hiçbir önemi yoktu, kim iktidar olursa olsun kendi ilkelerini uygulamak zorundaydı. Fakat ülkede küçük bir problem vardı, halkın yaklaşık yüzde sekseni Atatürkçü partiye oy vermiyordu ve o partiyi iktidara getirmiyordu. Halkın oy verdiği partilerden biri CHP’nin ilkelerinin dışına çıkarsa ne olacaktı? Bunun için alınmış tedbirler vardı, Anayasa, anayasanın değişmez ilkeleri, cumhurbaşkanlığı, ordu, yüksek yargı vesaire gibi kurumlar, cumhuriyeti, pardon CHP ilkelerini korurdu. CHP’nin bakış açısıyla bu kaleler düşünce, irrasyonalite anlayışlarına ve hayatlarına iyice hakim oldu. Mesela anıtkabire gidip, CHP ilkelerine aykırı icraat yapanları (ve iktidarları) Atatürk’e şikayet etmeye başladılar. Öyle ya, Atatürk, ülkeyi ve kendilerini korurdu. Onun her şeye gücü yeterdi. Bu anlama gelmiyor muydu o anıtkabirde ağlaşmalar?
Atatürk’ün partisi olmak, değişime engeldi. Çünkü Atatürk, asla yanlış yapmamıştı, halk Atatürkçü partiye oy vermiyorsa, halk yanlış yapıyordu. Kim çıkıp da Atatürk’ün partisini değiştirmeye kalkabilirdi? Değiştirmek demek, o yüce varlığın “yanlış” yaptığını iddia etmek değil miydi? Yeryüzünde hangi insan böyle bir iddiada bulunabilirdi? Böyle bir iddia, sadece Türkiye’de değil dünyanın herhangi bir ülkesinde herhangi bir insanı tarafından dillendirilebilir mi? Ölçü bilmez insanlar çıkıp böyle şeyler söyleyebilirdi tabii ki fakat onların da cesaret edememesi gerekiyordu, çünkü “yobazların görüldüğü yerde kafaları ezilmeliydi”.
*
CHP değişecekmiş… Yeni CHP olacakmış… Kamuoyu bunu tartışıyor. Komik… CHP değişemez. Kendini bir kuleye hapsetti, duvarlarını içeriden ördü, kapı ve pencere koymadı. Atatürk’ü de oraya aldı, resmine bakıp bakıp ağlıyor.
Nasıl değişecek? Tunceli’deki katliamı konuşmadan, yarım metre karelik kumaş (şapka) için binlerce insan astıklarını itiraf ederek özür dilemeden, seksen yıldır koca bir tarihe küfretmenin bedelini ödemeden nasıl değişecek? Bu ve benzeri sayısız konudaki hatasını kabul edebilir mi? Kabul ederse, kendini inkar etmiş olmaz mı? Nasıl olacak bu değişim işi?
CHP bundan sonra sadece bir işe yarayabilir. Bir siyasi hareketin, içinde yaşadığı hayatı, cemiyeti, ülkeyi, dünyayı görmemek için neler yapması, nasıl bir zihni evren inşa etmesi, hangi muhtevada bir akıl formu üretmesi gerektiğine dair “saha çalışmasının” malzemesi olur. Saha çalışması yapacak olanların da sadece sosyolog ve psikolog olması kafi değil aynı zamanda antropolog da olması şarttır. Çünkü CHP ile ilgili yapılacak saha çalışmasının en önemli kısmı, bir siyasi hareketin tarih dışına düşme süreçlerinin tetkik edilmesidir. Paradoksa bakın ki, tarih dışına düşen siyasi hareketin canlı misali günümüzde yaşıyor. Bilim-kurgu filmlerinden ortaya fırlamış dinozor gibi…
*
CHP değişemez. Genetiği değişmeye müsait değil. Genetiği, değişme üzerine değil, değiştirme üzerine kurulu. Gücü eline geçirip, akşamdan sabaha ülkeyi ve milleti başka bir hayata taşıyabileceğini zanneden, bunu gerçekleştirmek için on binlerce insanı katleden, gücü elinde geçirdiğinde milyonlarcasını da katletmekten çekinmeyecek olan bir anlayışı kuluçka makinesidir. Genetik örgüsü bu olan bir siyasi parti, şimdi değişecek ve “afedersiniz, biz seksen yıldır yanlış yapmışız” mı diyecek? Bunu diyecek ve halkın değerlerine saygı mı gösterecek? Komikleşmeyin, CHP zihniyeti, bu halkın barbar olduğunu düşünen, değiştirilmesi gerektiğine iman eden, değiştirmek için ne kadar gerekiyorsa, “olgunlaşmış kelleleri” alan bir tuhaf bir kafa yapısıdır. Dışarıdan bakıp da CHP’nin değişmesi gerektiğini söyleyenler, CHP’lilerin psikolojik evrenlerini anlamayanlardır. CHP, “devlet kurmuş partidir”, bu “kutsal devletin” görüntüsüne uymayanları asan bir partidir. Bunun için seri halde devrim yapmış bir partidir. Tüm bunları gözden çıkarmak, “yanlış yapmışız” demek, kendi kafasına tanksavarla ateş etmekten daha mı kolay zannediyorsunuz? Hangi siyasi hareket kendini bu kadar derinden inkar edebilir?
*
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’yi değiştirip yenileme çabasında samimi olsa bile değişim mümkün değil. Leylek değil ki kırpa kırpa bir kuşa çevirsin, CHP bu… Bazı aklı başında solcuların, değişme ihtiyacını görmesi ve bu istikamette tenkitler geliştirmesinin hiçbir etkisi olmaz. Onlar bile “nasıl bir değişim” gerektiği hususunda fikir sahibi değiller. Bir takım makyaj hilelerine değişim diyecek veya bu tür gelişmelere inanacak insanlar bulunması mümkün. Fakat doksan yaşındaki kadının yüzü makyaj tutmaz ki.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir