DARBELER VE TEDBİRLER-1-TAKDİM

DARBELER VE TEDBİRLER-1-TAKDİM
Batı ve doğu bloklarıyla birlikte dünya üzerinde hakimiyet kurma iddiasındaki tüm devletlerin İslam alemine yönelik operasyon kararı aldıkları anlaşılıyor. Yakın zamana kadar İslam coğrafyası, dünya üzerinde hesapları olan devlet ve ittifakların, kendi aralarındaki rekabet ve hakimiyet mücadelelerinin sahasıydı. İslam coğrafyasındaki devletler, dünya üzerindeki güç merkezlerinin (ve bloklarının) birini tercih etmek, ona yaslanarak ayakta kalmak, bu arada da kendi halkını zapt altında tutmak durumundaydı. İslam’ın herhangi bir şekilde dünya siyasetinde bağımsız bir aktör olmaması esasına dayanan bu durum, Müslümanların ayağa kalkmasını önlemenin yolu olarak kendi rejim ve iktidarlarını görevlendirmişti.
Son yıllarda Türkiye ile başlayan, Arap baharıyla zirve yapan gelişmeler, İslam’ın, İslam coğrafyasında mülkiyet iddia etmesine, üstelik bu mülkiyetin “özel mülkiyet” mahiyeti taşımasına kadar ulaşmış veya bu ümidi beslemeye başlamıştı. Bu ümit yeşermişti ama meselenin buraya kadar nasıl geldiği, hangi safhaları takip ettiği unutulmuştu.
Türkiye’yi on bir yıldır idare eden Akparti hükümeti, iktidarının ilk yıllarında dünya dengeleri ile iç dengeleri birlikte mütalaa etmiş, içerideki ve dışarıdaki güçler dengesine rağmen radikal bir şeyler yapılamayacağını görmüş, bu sebeple değişim sürecini zamana yayan bir strateji tatbik etmişti. İktidarının ilk yıllarında hiçbir ideolojik (fikri) tercih yapmamış, iktisadi hayatı iyi idare etmek, milleti biraz refaha kavuşturmak ve bu arada güçlenmek ve kökleşmek düşüncesini takip etmiş görünüyor. Güçlenmek ve kökleşmek… Mesele burada düğümleniyor.
Ordunun vesayetinin devam ettiği 2007 cumhurbaşkanlığı seçimine hatta 2010 anayasa referandumuna kadar muktedir olamadığı, MHP ile müşterek bir anayasa değişikliği yaparak başörtüsünü serbest bırakma çabasının da neredeyse partinin kapatılmasına sebep olduğu görüldü. İnce bir stratejiyle yürüttüğü değişim sürecinin iki ayağı olduğu malum; AB ve Demokratikleşme… Bunlar, değişim sürecinin mevcut meşruiyet tariflerinin temel unsurlarıydı, Türkiye’deki siyasi rejim meşruiyetini batılılaşmadan alıyordu, demokrasi ise yine o kaynağa bağlı olan temel siyasi başlıktı.
Akparti hükümeti, batıyı uzun süre ikna etti, batı uzun süre Türkiye konusunda rahatladı, Akparti hükümetini de destekledi. Batı ile doğu blokları arasındaki rekabet ve mücadelede, Kemalist sivil ve asker elitler doğu blokunu tercih etmeye başladılar. Bu durumu Akparti’nin stratejisini uygulamasına yardım etti, içerideki orduyu ve ordu vesayetini ayakta tutan sivil kuruluşları, batı karşıtlığından dolayı batı ile birlikte tasfiye etti. Batı karşıtlarının güç yığınaklarını dağıtınca, geriye iki güç merkezi kaldı, batıcılar ve Müslümanlar… Batı karşıtlarını tasfiye ederken, onlardan boşalan mevzilerin büyük kısmını Müslümanlarla doldurdu, bir kısmını ise kaçınılmaz olarak batı taraftarlarıyla. Üçlü güç dengesinde kurulan ikili ittifak üçüncü güç merkezini yer. Kemalistler zayıfladı, itibarlarını kaybetti, mağlup oldu. Düştükleri çukurdan çıkmak için, önceki dönemlerine döndüler. Kemalistler ideolojik olarak batıcı, son dönemlerde stratejik olarak doğucuydu, batı ile temel meselelerde tartışmaları yoktu, sadece paylaşım kavgası yapıyorlardı. Yeterince zayıflayıp da, yalnız başlarına netice alamayacak hale gelince eski mevzilerine döndüler, batıcılarla ittifak yaptılar.
Esas mühim nokta batının Akparti hakkında kanaatini değiştirmesiydi. Akparti’nin kendilerini on yıldır aldattığını, esas niyetinin ılımlı İslam ile demokrasinin harmanlandığı ve batı menfaatlerinin korunduğu bir ülke kurmak değil, İslam devleti inşa etmek olduğunu düşünmeye başladı. Kırılma noktası tam burasıydı, özellikle Arap halk isyanının Müslüman kadroları iktidar yapmaya başladığı ve Akparti’nin de onlara açık ve şartsız destek verdiğini gördüğü günden bu yana durum farklılaştı. Doğu bloku zaten Akparti hükümeti ile kavga halindeydi, batı bloku da Akparti ile köprüleri attı.
*
Türkiye tecrübesinden İslam ülkelerinin faydalanacağını düşünmüştük, tam aksi oldu ve batı (onunla birlikte dünya) faydalandı. Akparti’nin yavaş yavaş, kimseyi ürkütmeden yerleştiği ve güçlendiğini, güçlendikten sonra kendi gündemini oluşturduğunu, dışarıdan herhangi bir dikteyi kabul etmediğini, batının menfaatlerini umursamadığını, İslam dünyasını merkeze alan bir dış siyaset geliştirdiğini gördüler. Akparti kadroları tarafından oyuna getirildiklerini düşünüyor ve buna fena halde bozuluyorlar, bozulmalarının esas sebebi de, birkaç asırdır kendilerinin oyuna getirdiği bu toprakların insanlarının kendilerini oyuna getirebilmiş olmasıdır.
Akparti’ye tanıdıkları süreyi, Müslüman kadroların iktidar olduğu Arap ülkelerine tanımamaya kararlılar. Müslümanların aslında devlet yönetecek istidatta ve gelişmişlikte olmadığına inanıyorlardı, bu inançları Akparti’ye destek vermelerinin ve desteklerini uzun süre devam ettirmelerinin mühim sebeplerinden biriydi. Müslüman kadrolar en fazla demokratik siyasi rejimi yönetebilirlerdi ve bundan başka bir şey yapamazlardı, bu sebeple isteseler de ileri gidemezlerdi ve her zaman yıkmak mümkün olurdu. Akparti tecrübesi bu inancı sarstı, Arap ülkelerindeki Müslüman kadroların Akparti tecrübesiyle ülkeleri yönetebileceğini ve yerleşip güçlenebileceğini gördüler.
Maalesef Akparti ve Türkiye tecrübesinden Arap ülkelerindeki Müslüman kadrolar faydalanamadan, hakim güçler faydalandı, onlara fırsat vermeyecekleri anlaşıldı. Sadece Mısır değil, Müslüman kadroların iktidarda olduğu tüm ülkelere dönük operasyonlar başladı. Ülkemizdeki taksim hadiseleri de operasyonların Türkiye ayağıydı, Akparti kadrolarının ve başbakanın basiretli ve tedbirli davranışı buradaki operasyonu boşa çıkardı ama aynı operasyon Mısır’da neticeye ulaştı.
Batı ve doğu blokunun ittifak halinde operasyon başlatmış olması, Akparti hakkında artık net bir kanaat sahibi olmaları, bu kanaatin de düşman listesine alınmasına sebep olması, yeni bir sürecin başladığını gösteriyor, öyleyse her şeyi yeniden düşünmemiz şart.
Her şeyi yeniden düşünmek… Özellikle de İslam dünyanın karargahı mahiyetinde olan Türkiye’yi muhafaza altına almamız, bunun için aklı usandıracak kadar tedbir geliştirmemiz, en çılgın ihtimallere kadar değerlendirmemiz gerekiyor. Mısır, Tunus, Libya gibi ülkelerde dalgalanmalar yaşanabilir, Türkiye sağlam durursa Arap ülkeleri tekrar İslami mecraya dökülebilir. Türkiye’yi kaybedersek Allah muhafaza tüm İslam coğrafyasını kaybederiz.
Bu duygu ve düşüncelerle, “darbeler ve tedbirleri” başlıklı yazı serisine başlıyoruz. Çalışmamızın bir kısmı yaşanmış ve tedbiri de geliştirilmiş hadiselerdir, orijinal tespitler olarak görülmeyebilir. Bunları da mevzua dahil etmemizin sebebi, derli toplu bir kitap haline getirmek ve unutulmasına fırsat vermemektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir