DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-1-GİRİŞ

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-1-
GİRİŞ
Değişim süreçleri aklın zorlandığı, patinaj yaptığı bir konudur, meselenin tabiatı girift olduğu için net ve sabit denklemler, şablonlar, formüller üretilemiyor. İlla bazı denklemler kullanılacaksa, çok sayıda ve çeşitte denklem kullanma ihtiyacı var. Zaten hayatın tabiatı kafi derecede girift, değişim süreçleri ise hayatın akışındaki fevkalade hallerdendir, daha da girift olması beklenmelidir.
Değişim süreçlerini giriftleştiren, anlaşılmasını ve anlatılmasını zorlaştıran konuların başında, farklı iki durumun kaidelerinin, şartlarının, imkanlarının hemzaman olmasıdır. Değişim bir halden başka bir hale geçiş olduğu için, terkedilen, yıkılan, yokedilen, imha edilen halden, tercih edilen, ikame edilen, inşa edilen yeni hale geçmek bazen tabii bir akış bazen fevkalade bir mücadele ve müdahale ile gerçekleşir. Bir halden diğer hale en hızlı geçiş ihtilal yoluyladır, o bile ihtilalden sonraki inşa süreci bakımından çok uzun sürer. Bu sebeple değişim süreci, hangi yol ve usul ile olursa olsun, uzun zaman alır, çok zahmetlidir, çok sancılıdır. Değişim ile ilgilenenlerin bu hususu unutmaması, tefekkür faaliyetinde sabit unsur haline getirmesi şarttır. Aksi takdirde değişim meselesi ile ilgili tüm fikir üretimi marazidir ve eksiktir.
Değişim sürecinin uzun zamana yayılması, her iki halin özelliklerinin (kuralları, şartları ila ahir) aynı zamanda ve mekanda, aynı cemiyette ve devlette cari olduğunu gösterir. İki farklı şartlar ve imkanlar manzumesinin aynı zaman ve mekanda tezahür etmesi, tefekkür faaliyetini çelişik şekillerde etkiler. Değişim sürecinin hangi safhada olduğu doğru teşhis edilemediğinde, iki halin hangi özelliklerinin “gerçek” haline geldiği, iki halin farklı güç unsurlarının ne nispette “hakim” hale geldiği gibi birçok mesele sıhhatli şekilde anlaşılamaz. Değişim, tabiatı gereği kaygan bir zemine, kaotik bir iklime sahip olduğu, muvazenelerin günlük (bazen saatlik) zaman dilimlerinde yıkılıp yeniden kurulduğu için hareketli bir süreçtir ve sürekli takip etmeyi gerektirir. Aynı gün içinde yapılan değerlendirmelerin farklılaşması mümkündür ve bu bir tezat değil, aksine süreci takip etmenin tabii neticesidir. En fazla yanlış yapılan noktalardan birisi burasıdır zira akıl ve zihin tutarlılık peşinde koşar, saatlik, günlük, haftalık, aylık değişimleri ve değişimlerden kaynaklanan birbirine zıt değerlendirmeleri kabul etmekte ve anlamakta zorlanır. Cevval zihinler, keskin akıllar, derin idrakler olmadığı, özellikle de hadiselerin hızlı aktığı zamanlarda çok dikkatli takipler yapılamadığı takdirde, doğru düşünebilme mahareti kaybedilir, sürecin safhası teşhis edilemez ve zihni ve akli savrulmalar kaçınılmaz hale gelir.
Bir ülkenin veya bir bölgenin veya dünyanın bir halden başka bir hale geçtiğini (değiştiğini) kabul etmek, aynı zamanda insan zihninin bazı fikri sabitlerini, ezberlerini, yığınaklarını, müktesebatını reddetmektir. Oysa insan aklı ve zihni bunu yapmaktan imtina eder, muhafazakarlığın temeli de zaten burasıdır. Akıl, kendi bünyesini inşa eden bilgiler, denklemler, mantık örgüleri, düşünce sistemleri ila ahir, vazgeçmek istemez, ciddi manada mukavemet eder. Dış dünyanın değişmesi kadar, insanın iç dünyasının da değişmesi gerekir. İnsanın akıl bünyesi ve zihni evreni değişmediği, değişmeye direndiği müddetçe, dış dünyadaki değişimi anlaması beklenmez.
İnsan dış dünyaya sadece gözüyle bakmaz, iç alemindeki her şeyle birlikte bakar. Varlık ve vakıalara bakan ruh ve akıldır, bunlar gözü de bir alet, bir uzuv olarak kullanır ama kullandıkları sadece o değildir, iman, kanaat, zan, vehim, bilgi, fikir, temayül, istidat ila ahir… bunların tamamıyla bakar. İç dünyasında ne varsa, iç dünyasındaki yekun nasıl bir kompozisyon oluşturuyorsa, dış dünyada da onları görür. Aslında dış dünyadaki “gerçekliği” değil de, iç dünyasında oluşmuş “gerçeklik kavrayışının” kendine sunduğunu görür. Bu bir çeşit sanal gerçekliktir, tasavvuri gerçeklik… Akıl bünyesi, gerçekliği “olduğu gibi” görmeye ayarlanmamış insanlar, yanı başlarında bulunan varlığı, cereyan eden vakıaları, zihni evrenlerinin oluşturduğu perspektifle görür, anlar, anlamlandırır. İnsanın bir fikri, fikriyatı, dünya görüşü olmalıdır, varlık ve vakıaları ona nispetle anlamlandırmalıdır ama bu durum, gerçeği, “olduğu gibi” anlamaya mani olmamalıdır. Varlık ve vakıaları “olduğu gibi” anlamadan anlamlandırmaya çalışmak, “sanal gerçeklikler” inşa etmeye savurur.
İnsanlar, hadiseleri (gelişmeleri, değişimleri) olduğu gibi anlamadıkları için, gerçekleri değil, iç dünyalarında ürettikleri “sanal gerçeklikleri” değerlendiriyor, kabul veya reddediyorlar. Anlamak ile anlamlandırmayı birbirine karıştırmanın tabii neticesi olan bu durum, tasavvurun gerçek yerine ikame edilmesi gibi marazi düşüncelere yol açıyor. Anlamak ile anlamlandırmak, gerçek ile tasavvur, vakıa ile kanaat birbirine karışıyor. Doğrusu bunlar arasında soğan zarı kadar fark var, çok dikkatli bir zihni organizasyon, çok keskin bir akıl, çok derin bir kavrayış olmadan, sıhhatli tefekkür faaliyeti göstermek zor. Anlamak ile anlamlandırmak arasındaki sınırı tespit etmek, ikisini birbirinden ayırmak, bunları da hayatın kaotik akışı içinde her hadiseye milimetrik ölçülerle tatbik etmek fevkalade zor. Hayatın deveran, değişimin akış hızı sürekli artıyor, günlük değerlendirmeler yapmak, bazen bir saat içinde değişen dengeleri görmek gerekiyor. İnsan zihni ve aklının önemli tabiat özelliklerinden biri de atalettir. Atalet (tembellik), hayat ve hadiselerin değişme hızını takip edemiyor, etmek de istemiyor. Tembelliğin oluşturduğu konformizm, zihni ve akli bariyerler kuruyor, insan “kendi gerçekliğini”, dış dünyadaki gerçekliğe tercih ediyor. Böylece tasavvur gerçeğin önüne geçiyor, anlamadan anlamlandırmak geçerli hale geliyor. Netice, marazi bir zihni bünye… Marazi zihin ve akıl, sıhhatli tefekkür faaliyeti gösteremeyeceği için, ortaya çıkan doğru fikir değil, gevezelik oluyor.
*
Değişime karşı direnmenin veya değişimi anlamamanın Müslüman şahsiyetlerdeki mühim sebeplerinden birisi, Müslümanların zihni evrenlerinin ve akıl bünyelerinin değişmemesi gerektiğine dair kanaattir. Bu kanaatin besleyen temel hassasiyet, iman ve İslam anlayışının değişeceği korkusudur. Bu korku haksız da değildir, dış dünyadaki değişimin Müslüman zihin ve akıllara tesirinin bir çerçevesi olmalıdır, tesirin çerçevesiz, disiplinsiz, gelişigüzel gerçekleşmesi, İman ve İslam anlayışlarını yozlaştırabiliyor, değiştirebiliyor, bozabiliyor. Fakat bu korku anlayış çerçevesinde yani nazari çerçevede kalmalıdır, hayatın, hayat şartlarının, muvazenelerin, güç merkezlerinin değişmesi pratik ile ilgilidir. Dış dünyadaki değişimin müspet (İslam’a uygun) olmaması ihtimalinde ona intibak etmek gerekmez, mukavemet etmek şart olur. Ne var ki intibak etmemek, ona karşı mücadele etmek, değişim gerçeğini görmemize engel olmamalıdır. Hayat değişmişse değişmiştir, siyaset yeni dengelere ve denklemlere kavuşmuşsa bu bir gerçekliktir. Yeni gerçekliğin bize (İslam’a) uygun olup olmaması ayrı bir bahistir, vaki olması ayrı bir bahis… Hayattaki değişimi anlamamak, yeni şartlar ve imkanları görmemek, direnmek değil, idrak ve akıl körleşmesidir. İdrak ve akıl körleşmesinden nasıl bir fayda umulabilir ki.
*
Arap halk isyanı, Suriye muhalefeti gibi konularda, halkın kendi kendine isyan ettiğini kabul etmeyenler, mutlaka dış merkez ve tahrik arayanlar, aslında zihni evrenlerindeki statükoyu korumaktan, korumaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Mesele aslında isyanın dinamikleriyle ilgili değil, mesele doğrudan doğruya insanların zihni evrenlerindeki organizasyon ile ilgili.
Suriye’deki isyanın halkın inisiyatifi olmadığına inananların kahir ekseriyetinin İran ve Şia sempatizanı olması ayrıca dikkat çekici. Bunlar, o kadar tuhaf bir zihni organizasyona, o kadar marazi bir akıl bünyesine sahip halde ki, kendi temel anlayışlarını dinamitlediklerinin farkında değiller. Otuz üç yıl önce, hala doğu batı arasındaki dehşet dengesinin (soğuk savaşın) devam ettiği, dünyanın bu iki kutuptan birini tercih etmek zorunda kaldığı, başka şekilde bir hayat alanı bulamadığı devirde İran devriminin olduğunu, olabildiğini düşünen, Humeyni’nin batının bir ajanı olmadığına iman edenler, bu gün batının çöküş sürecine girdiği, çok kutuplu (ve merkezli) bir dünyanın oluştuğu dönemde halk hareketlerinin olamayacağına inanıyorlar. Bu gün şartların daha uygun olmasına rağmen halk isyanlarının ve devrimlerin olamayacağına, bunların mutlaka batı organizasyonu olduğuna inanmak, İran devriminin de mutlaka batı operasyonu olduğuna inanmayı gerektirir. Kendi teorik temellerini yıktıklarını, kendi zihni evrenlerini imha ettiklerini anlamaktan aciz insanlar Müslümanların zihinlerini ve akıllarını bulandırıyorlar.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir