DEHALARI İSTİHDAM EDEN MECRA TASAVVUF

DEHALARI İSTİHDAM EDEN MECRA TASAVVUF

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Deha, insan zekasının ufkudur. Dehaların birçok özelliklerinden birisi de, dünya görüşlerinin insanı derinliğine ikna ve tatmin etmenin ölçüsüdür. Bir fikriyat, bir dünya görüşü, bir medeniyet yekunu dehaları tatmin etmiyorsa, orta zekaların günlük hayatlarındaki küçük mutlulukların malzemesidir. Bir fikriyatın insanı ikna ve tatmin etme ölçüsü, idrak faaliyetinin ufkunda dolaşan dehaların, akılla deliliğin berzahına kurdukları salıncakta gidip gelen ruhlarını sükunete kavuşturabilmesidir. Ortalama zekanın tatmin olduğu basit hayat denklemlerinden çok ötesine ihtiyaç duyan dehaların doymak bilmez idrak cehdini tatmin etmek, görüntüsü delilikle aynı tezahürlere sahip zeka patlamalarını çerçeve içine alıp esere tahvil etmek, bir fikriyatın en ciddi imtihanlarından birisidir.

Deha, lügatle iktifa etmeyen, lügatin ötesinde bir mana ve kıymet arayan, genişliğine bir hayattan zevk almayan, derinliğine keşif hamlelerine uykusunda bile devam eden hikmet ve hakikat avcısıdır. Ortalama zekayı ömür boyu tatmin eden bir izah, bir muvazene, bir mefkure, deha için birkaç günlük veya birkaç haftalık, en fazla birkaç aylık meşgaledir. Deha, milyonlarca insanın hayat boyu idrak ve izah etmeye çalıştığı bir konuyu birkaç hafta keşif ve izah ettiği için, çetin çilelerin namzedi, yalçın mevzuların adamı, girift meselelerin fatihidir. Bir fikriyat kendini bir dehaya sunamamış, sunduğunda bir tane dehayı bile tatmin edememişse, orta zekaların ağzında sakız olmaktan başka bir mana ve derinlik taşımıyor demektir. Kendini dehalarla imtihan etmeyen bir fikriyat, rüştünü ispatlamamış, bünyesini ikmal etmemiş, varoluşunu tamamlamamıştır.
*
Bir fikriyat ne kadar derin ve kuşatıcı olursa olsun, eğer orta zeka bir insan tarafından ifade ve temsil ediliyorsa, sahip olduğu derinliği asla görülmez. Gerçekten derin ve kuşatıcı olan bir fikriyatın başına gelebilecek en talihsiz hadise, bir dehaya sahip olamaması, bir deha tarafından temsil ve ifade edilememesidir. İdrak istidatları (zeka, akıl, ruhi temayüller) zayıf olan kişi, hangi fikriyata sahip olursa olsun, ondan alacağı mana ve kıymet kendi hacmince olacağı için, asla fikriyatı temsil mevkiinde olmamalıdır.
Yanlış fikriyat bile bir dehanın kaleminde “doğru” gibi görünebilmektedir. Dehanın idrak ve ifade mahareti o kadar yüksektir ki, yanlış fikrin doğru mantığını kurabilmektedir. Meseleye sadece mantık gibi akli bir alet cihetinden bakanlar, dehaların elinde oyuncak olmaktan kurtulamaz. Dehadaki izah ve ikna istidadının yüksekliği, fikrin yanlışlığını ve ayıbını setretmekte, zayıf idrak sahiplerini malın ambalajıyla (mantığıyla) aldatabilmektedir. Mantık, zayıf idrak sahiplerinin mahkum olduğu, dehaların ise bir alet olarak kullanabildiği bir vasıtadır.
*
Her fikriyat kendini önce gençlik üzerinde gerçekleştirmek ister. Akıl inşası çağında aldığı gençleri, yoğurarak kendine intisap ettirir ve bir ömür boyu sürecek zihni evreni oluşturur. Orta zeka sahibi insanların kahir ekseriyeti, çocukluktan itibaren aldıkları talim ve terbiye ile hayatlarını yaşar ve bitirirler. Oysa dehalar böyle değildir, bebeklikten itibaren hususi talim ve terbiyeye tabi tutulsalar bile, kendilerine teklif edilen fikriyat kafi derecede derinliğe sahip değilse bir noktada patlar, sınırları aşar, duvarları yıkar. Bu sebepledir ki, kendini dehada gerçekleştiremeyen fikriyat, hayatta asla gerçekleştiremez. Bir ülkedeki deha (veya yüksek zeka) kontenjanından pay alamayan bir fikriyat, o ülkede inisiyatif sahibi olamaz, büyümesi bir sınırı aşamaz, hakim fikriyat haline asla gelemez.
Hiçbir fikriyat şahıslara bakarak değerlendirilmez. Fikrin kendisine bakılması, bizzat fikrin doğru veya yanlış olmasıyla ilgilenilmesi “fikir namusu” gereğidir. Fakat bir fikriyat, doğuşundan itibaren bir dehaya sahip olmamışsa, ya dehaları ikna edecek derinlikte değildir veya özü itibariyle ne kadar derin olursa olsun dehalar tarafından temsil ve ifade edilmediği için derinliğinin görünmesi imkansızdır. Bu zaviyeden bakıldığında, herhangi bir fikriyatın tarihi okunurken, deha istihdamına özellikle bakılmalıdır. Birkaç asrı aşan tarihe sahip bir fikriyatın deha istihdamı yoksa, o fikriyat çok sığdır, çok hacimsizdir.
Her fikriyatın mensuplarının kahir ekseriyetinin orta zekalı olması tabiidir. Zira insanlığın takriben yüzde sekseni orta zekaya sahiptir. Mesele, herhangi bir fikriyatın, dehaları da istihdam edip edemediğidir. Birkaç asırlık tarihe sahip bir fikriyat, hiçbir dehayı istihdam edememişse, bu fevkalade mühim bir alamettir.
*
İslam tarihi bu zaviyeden tetkik edildiğinde görülür ki, ümmetin deha kontenjanını istihdam eden müessese ve anlayış tasavvuftur. Ümmetin dehalarının yüzde doksandan fazla bir kısmı tasavvufa intisap etmiş, tasavvuf tarafından istihdam edilmiş, o yıkıcı zekaları iş ve esere sevk edilmiştir.
On dört asırlık İslam tarihinde ümmetin dehaları, hayata nereden başlarsa başlasın, tasavvufta karar kılmıştır. Hayata tasavvuf merkezlerinden başlamasa da, mesela medreseden başlasa da, bir müddet sonra yolları bazen tercihen bazen mecburen tasavvufa ulaşmıştır. Dehalar, hayatın hangi alanından başlarsa başlasın o alanı çok çabuk anlamakta ve onunla tatmin olmamakta, daha derin bir keşif güzergahı aramaktadır.
Medresedeki (ilim mecrasındaki) inkişaf güzergahı ve hikmet keşfi dehalar için tatmin edici değildir. Zira medrese, nihayetinde aklın tatmin edilmesinden ibarettir, oysa dehalar aklın müntehasına çoğunlukla genç yaşta, bazen de orta yaşta ulaşmakta, aklı tüketerek ötesine geçmekte, geçmek istemektedir. Medresenin (ilim mecrasının) aklı tatmin hedefi dehalar için çok kısa bir keşif güzergahıdır.
Medresede hayata başlayan, tasavvufa bigane kalan hatta karşı olan birçok alim şahsiyet, ilmin ve aklın müntehasına doğru mesafe aldıkça keşif ihtiyacı ve iştiyakı azalmamakta, aksine artmakta, böylece akıl ötesi kalbi-ruhi bir yol aramaya başlamaktadır. Sayısız misali olan bu hususta meşhur olan İmam-ı Gazali Hazretleridir ve yaşadığı süreç dikkat çekicidir. İlmin müntehasına varan ama aklı aşamayan, aklı aşamadığı için hikmet ve hakikat açlığını tatmin edemeyen, uzun bir müddet hayattan çekilen ve kendisiyle derinliğine hesaplaşan Hazret, aklı gere gere kopacak (çıldıracak) noktaya geldiğinde mecburen tasavvufa intisap edip kurtulmuştur. Bu müthiş bir misaldir. Tasavvuf, ümmetin dehalarını istihdam etmekle kalmamış, ümmetin deha kontenjanını çıldırmaktan kurtarmıştır.
Bu hadisenin taze misali, yirminci asır Türkiye’sinde yaşanmıştır. Kahramanının adı Necip Fazıl’dır ve yirminci asır Türkiye’sinin o çaptaki tek dehasıdır. Öyle ki aklın ve hayatın ufkuna yirmili yaşlarda ulaşan, otuz yaşına geldiğinde çıldırma temrinleri yapan büyük deha, Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin önünde diz çökerek, “otuz yıldır duran saatini” çalıştırmaya başlamıştır. Orta zeka sahibi insanların, Necip Fazıl’ın yaşadığı çileyi anlaması beklenmeyeceği için, bir Seyyid’in önünde diz çökmesini hafife almaları umursanmamalıdır.
İnsanların büyük laflar etmesine aldanmamak gerekir. İdrak çilesi ve hakikat kaygısı çekmeyenlerin ağızlarından dökülen büyük laflar, muhakkak ki hırsızlıktır. İslam tarihinde aklın, ilmin, müktesebatın müntehasına ulaşan büyük dehalar, “İlahi Muradın” ne olduğu sorusuna cevap verirken, “Allahu alem” ifadesini eklemeyi itiyat edinmişlerdir. İlmin kapısından girmeyen, tefekkürün ne olduğunu bilmeyen orta zekalılar, hakikati “özel mülkiyetlerine” geçirmiş insan edasıyla konuşuyorlar. Dehalara bile “Allahu alem” dedirten tasavvuf, sarahaten sabit ki haktır.
Türkiye’de Necip Fazıl’ı anlamayanlar, İslam ve insan bahsinde hiçbir şey anlamamıştır. Necip Fazıl’ın fikriyatı bir tarafa, sadece deha ciheti tetkik edildiğinde anlaşılır ki, idrak ehlinin, hangi kavisleri çizerse çizsin, hangi güzergahta yol alırsa alsın, hangi savruluşları yaşarsa yaşasın, döküleceği mecra tasavvuftur. Tasavvuf bahsini, kurşun döktüren veya mezara yüzünü süren cahil kadın üzerinden tenkit etmeye çalışanlar, bir fikriyatın ve müessesenin tenkidini, onu temsile ehliyet ve liyakat sahibi şahsiyet üzerinden yapma namusundan mahrum ahlaksızlardır. Dikkat edin, fikirsizler değil, ahlaksızlardır. Zira kötü emsal üzerinden tenkit yapmak, fikirle alakalı değil, ahlakla alakalıdır. Ahlakı olmayanın fikri olmaz.
*
Yeniden İslam medeniyet tasavvuru ve inşasından bahsettiğimiz bugün, iki kıymetten asla vazgeçemeyiz; tasavvuf ve deha… Orta zekalılarla bırakın medeniyet tasavvurunu, bir köy tasavvuruna bile sahip olamayız.
İslam medeniyet tasavvuru ancak dehaların engin muhayyilesinde mayalanır. Deha yoksa hayatı günlük kavgalarla ancak yaşarız. Faizsiz para tedavülünü gerçekleştirecek “Karz-ı Hasen” müesseseleri inşa edecek fikriyatı üretmek yerine, enflasyon nispetindeki faizin faiz olmadığına fetva veren alimler(!) eliyle, hayatı İslam’a taşımak yerine (Allah muhafaza) İslam’ı hayata doğru çekiştirmeye ve sağını solunu kırıp dökmeye başlarız.
İslam tarihi göstermiştir ki dehaları tasavvuf istihdam etmektedir. Dehalarımız yoksa medeniyet tasavvuru ve inşası yoktur, tasavvuf yoksa deha yoktur. Zira yolu tasavvufa düşmeyen dehalar ya çıldırmıştır ya da çıldırmıştır.
Tasavvufsuz ve dehasız bir medeniyet tasavvurunun mümkün olacağını düşünenler, batının epistemolojik işgalinden kurtulamayan, batıyı kendi kültür coğrafyamızda tekrarlayan, bunu da fark etmeyen orta zekalardır.
HAMZA KAHRAMAN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir