DELİ HOCADAN HOCAEFENDİYE

Yazımızın başlığı bazılarına radikal kaçabilir. Olsun. Önemi yok, biz hak ve hakikatten yana tavrımızı belirleyelim de, bu hareketimiz kimi nasıl ve ne şekilde  rahatsız ederse etsin…

1980’lerden sonra popilitesi gittikçe artan Fethullah Gülen grubunun özellikle 2000’lere doğru hızla dünyaya açılması ne ile izah edilebilir acaba? Genç Vaiz iken adı “Deli Hoca’ya” çıkan bir adam etrafında nasıl bunca insan kümelenmiştir acaba?

Bu suallerin cevabı gayet net ve açıktır tarafımızca. Şöyle ki;

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan bir yıl sonra ilga edilen Hilafet ve sonrasında Mustafa Kemal diktatörlüğünde yeni kurulan devletin bir “din projesi” vardır. Bu proje 1924 Mart’ında Hilafetin ilgası ile başlayan bir vetiredir aslında. Zira o tarihe kadar bütün siyasi ve idari değişikliklerin hepsi İslam’ın öz yapısı ve muhteviyatını hedef almıştır. O ana kadar Milli Mücadele’nin ruhunu teşkil eden hissiyat-ı diniye ile çatışmamak temel bir idari umde idi (prensipti.) Lakin Türk-Yunan Harbi’ni olabildiğince mübağlağalandırarak O’nun amil ve faili durumundaki bir takım şahıslara münakaşasız bir otorite kazandırmak sureti ile adeta bir “mit” ihdas edilmiş ve o şahıslar birer mitoloji kahramanı mevkiine yükseltilmiştir. Onlar da böyle bir otorite sahibi olunca kalplerinde her zaman barınan hissiyat olan “İslam düşmanlığını” diledikleri gibi tatbik mevkiine koymuşlardır. Laikliğin anayasaya 1937 tarihinde girmiş olmasına rağmen, her fırsatta tatbik edilmiş ve icraya dökülmüştür Laiklik. Üstelik henüz adı telaffuz edilmeyen Laiklik Cihan tarihinde sırf idari ve siyasi sahada dine yabancılaşmak manasını ihtiva ettiği halde, Türkiye’de hayatı ferdi ve içtimai planda da tamamen ladini kılmak istikametinde şümullü, sert ve zecri bir üslupla tatbik edilmeye başlanmıştır. Bu tutum orijinal muhtevası itibariyle laiklikle zıt kutupları teşkil eden İslam dinine yeni bir rol tanımayı icab ettirmiştir. Bu rol, İslam’ı mabede ve vicdanlara hapsetmek şeklinde ifade olunabilir. İslam’ın ve Müslümanların bu role razı edilebilmesi için Cumhuriyet tarihi boyunca gizli ve aşikâr bir surette ifa edilmiş faaliyetler burada saded haricidir. Ancak biz, şu tespitle iktifa edelim ki, devletin sırf İslamiyet’e karşı olan “Din Projesi”bu suretle ve şu lazıme ile başlamış ve günümüze kadar da çeşitli suretlerde devam ederek gelmiştir.

İslamiyet’i mabede ve vicdanlara hapsetmek hususundaki gayede tam bir muvaffakiyet elde edemeyenler O’nu orijinal muhtevası itibari ile eğip bükerek yeni Türkiye Devleti’nin temel prensipleriyle te’lif etmek mecburiyetini hissetmişler ve bunun için Ömer Feyzi Mardin’den başlayarak birçok aktörleri perde arkasında destekleyip onlarla emellerine ulaşmak yolunu tercih etmişlerdir. Bilhassa 27 Mayıs 1960 ihtilali ile hızlanan bu hareketin, Yaşar Nuri’ler, Zekeriya Beyaz’lar gibi aktörler arasında en müessir ve kendilerine en faydalı olabilen çıkmıştır ki o da Fethullah Gülen’dir.

 

Denilebilir ki, yaygın tabirle “Derin Devlet ”denilen birtakım karanlık güçlerin emrinde olduğunu ifade ettiğimiz Fethullah Gülen’in Türkiye’den kaçıp Amerika’ya yerleşmesini nasıl izah edebilirsiniz? Mademki, bir kısım hâkim güçlerin istediği işleri yapmaktadır, neden mahkur olsun, yani kahra uğrasın? Bununsa cevabı şu söyleyeceklerimde saklıdır:

 

Tanzimat’la atılan Batılılaşma istikametindeki adım, Türkiye’yi bütün mesele ve müesseselerde en azından düalist, yani iki başlı bir mahiyete ifrağ etmiştir. Hatta bu iki başlılık olarak da tezahür edebilmektedir. Fethullah Gülen ve emsali kimseler devletin tamamına hâkim olan bir zümrenin ve fikrin taht-ı tesirinde değildirler. Bunlar bir “parça” ile teşrik-i mesai halindedirler. Bu parça, devlet idaresinde galibiyet ihraz ettiğinde onların işleri yolunda gider, aksi halde mahkur olurlar. Fethullah Gülen şu anda kendisini destekleyen karanlık güçlerin âdem-i iktidarı sebebiyle bu durumdadır. Rejim tarafından takibata uğramak veya herhangi bir mahrumiyete maruz bırakılmak O’nun usul, üslup ve davasında haklılığına bir delil değildir ve olamaz da… Çünkü komünistlerin başına bile böyle işlerin geldiği, herkesin bildiği bir gerçektir. Bir kimsenin hak veya batıl üzere olduğunu tayin bu gibi müessirlerden kat’an nazar, efkâr ve davranışlarının mücerret ve müstakil bir surette tahliliyle tebeyyün eder.

 

Kadir Mısıroğlu, “Gurbet İçinde Gurbet” isimli eserinde; Fethullah Gülen’in Türkiye’deki mekteplerinin kendisi için bir yük olduğunu, bunları çoktan devlete ciro etmek istediğini, bunu da çalışanlarının, aldıkları yüksek maaşı kaybetmemek için önlediğini, zira O’nun gayesinin “milli” olmaktan çıkıp “beynelmilel” bir vasfa büründüğünü söylemekte ve bu safhada O’nun gayesinin ne olduğunu şu şekilde ifade etmektedir;

 

Fethullah Gülen’in vazifesi, İslam Dünyası’nın her tarafından süper zeki çocukları seçerek Amerika’da okutmak ve sonra onları kendi ülkelerine müstakbel siyasi ve idari kadrolar olarak göndermektir. Bu çocuklarda Müslümanlığın hemen hemen bütün şiarları mevcut olacak, sadece dinin“muamelat” kısmının çeşitli bahanelerle tayyedilmesi istikametinde bir görüş bulunacaktır. Bu hareketin gayesi “muâmelâtsız sapık bir İslam muhtevâsı” ortaya çıkarmaktır. Şu sözleri benden defaatle dinlemiş olan Yusuf Cevahir bundan beş on sene evvel Sudan’da iş yapıyordu. Orada Fethullahçılar’ın bir mektep açtığını duyunca, gurbette milli tesanüd namına onları tebrike gitmiş. Kendisini, o anda makamında bulunmayan müdürün odasına oturtmuşlar ve biraz beklemesini, müdürün hemen geleceğini söylemişler.

 

   Müdür gelene kadar O’nun masası üzerindeki yığınla evrakın en üstünde duran bir kâğıt alakasını çekmiş ve gayr-ı ihtiyari onu okumuş bu UNESCO’dan geliyor ve Hartum’da açılmış bulunan bu mektebin masraflarının kendileri tarafından karşılandığını, paranın ne suretle ve hangi bankaya intikal ettiği hususundaki bilgiyi ihtiva ediyormuş. O, bu yazıyı gayr-i ihtiyari okuduktan sonra müdür, odasına gelmiş ve O’nunla selam-kelam tebrikleşmeden sonra aralarından şöyle bir konuşma geçmiş:

 

   “-Siz burada ne yapıyorsunuz? Arapça öğretiyoruz desen, bunların anadili Arapça!.. Şeriat öğretiyoruz desen, resmi nizamları şeriat! Allah için burada ne yapmak istiyorsunuz?!..”

 

   “-Bunların hiçbiri değil! Biz burada Sudan’ın müstakbel idarecileri olacak süper zeki çocukları bulup Amerika’ya göndermek için bulunuyoruz. Orada bir üniversitemiz var. Onları yetiştirip tekrar buraya göndereceğiz!..”

 

Fethullah Gülen’in arka planını kavramaya medar olacak bir misal daha zikredelim aynı kaynaktan:

 

Adalet Eski Bakanı İsmail Müftüoğlu’na Fethullah Gülen’in duvar ilanlarıyla arandığı hengâmda O’nun adamlarından birileri gelerek:

 

    -Siz eski bir bakansınız!.. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi bizim hocamız için yakalama kararı çıkartmış, fotoğrafı aranan bir cani gibi duvarlara asılmış. Lütfen İzmir’e kadar gidip de bu meseleyi halletseniz olmaz mı? Ricasında bulunmuşlar. O da bu maksatla İzmir’e gitmiş. Başsavcıyı ziyaret etmiş. Odasında albay rütbesinde bir misafir bulunduğundan meseleyi açmayıp havadan sudan konuşarak albayın çıkıp gitmesini beklemiş. Fakat vakit ilerlediği halde o, bir türlü kalkıp gitmiyormuş. Bundan dolayı istemeye istemeye meramını açıklayınca. O albay söze karışarak:

 

   -İsmail Bey demiş ‘Siz Eski bir bakansınız, bu işleri bilmeniz lazım! Beni galiba tanıyamadınız. Siz Eskişehir’de Kadir Mısıroğlu’nun avukatlığını yaparken ben o mahkemede yüzbaşı rütbesiyle hâkimdim. Adım Kerim Günday. Buraya kadar boşuna zahmet etmişsiniz. Bu yalandan alınmış bir karardır. Fethullah Efendi’yi kimsenin aradığı yoktur! Yakalama kararının da O’na bir zararı dokunacak değildir, demiş…

 

Mevzuumuz ile alakalı bir diğer hatırada Hilmi Türkmen’den…

 

Hilmi Türkmen söze şöyle başlamakta:

 

“ Ben O’nu çok eski tanırım. Kendisi vaktiyle İskenderun’da askerlik yaparken ben de orada vaizdim. Bir gün benim de bulunduğum bir camide vaaza çıktı. Ve orada millete Kur’an-ı Kerim’in kıymetini bilemedikleri yolunda nasihatte bulunurken o mukaddes kitabı ‘Siz işte böyle yaptınız’ diyerek kürsüden atmış ve cemaat arasında büyük bir galeyan husûle gelmişti. Ben orada olmasaydım, ihtimal büyük bir hadise cereyan edecekti, milleti güçlükle yatıştırdım. Fethullah’ı  alıp evime götürdüm. Genç ve tecrübesiz olduğu için böyle bir hata işlediğini düşünerek onu teselli ettim ve nasihatler verdim.  Aradan yıllar geçti. Ben, Manisa’da müftü idim. Zannediyorum 1965 veya 66 yıllarında idi. Bu gayet perişan bir vaziyette müftülüğe geldi. İstanbul’daki arkadaşlarının kendisini beş parasız sokağa attıklarını ve bundan dolayı da gayet sıkıntılı durumda bulunduğunu söyleyerek benden iş istedi.

 

İskenderun’daki vak’a dolayısıyla ihtiyatlı davrandım ve o sırada izinli olan bir vaizin yerine onu vazifelendirerek bir deneme yapmak istedim. Bir gün vaaz ederken kürsüde düşüp bayıldı. Kendisini hastaneye kaldırdık. Doktorlar depresyon geçirdiğini söyleyerek, O’nu Manisa’daki Akıl Hastanesi’ne sevk ettiler. Burada bir-iki ay yattıktan sonra çıktı. Yine iş istedi. Kendisine, Manisa’nın küçük bir yer olduğunu, akıl hastahanesinde  yatmış olmasının şuyû bulduğunu, orada vazife yaparsa adının “deli hocaya” çıkacağını, kendisine civar vilayetlerden birinde iş bulmasının daha doğru olacağını söyledim. O zaman İzmir’in Kestane Pazarı’ndaki Kur’an-ı Kerim Kursu’nun idarecilerini tanıyordum. O’nu çocuk okutmak üzere oraya yerleştirdim. Beş on gün sonra halini hatırını sormak için oraya uğradığımda, başbaşa bir kimseyle fiskos ettiğine rastgeldim. Konuştuğu adam, beni görünce yaydan çıkmış bir ok gibi fırlayıp kaçtı. Kendisine:

 

-Bu kimdir? Diye sorduğumda:

-Bir talebe velisi!.. Diye cevap verdi.

 

Bu söz doğru değildi. Tahkikatım da onu göstermiştir. Bu adam, böyle bir karşılaşmadan beş-altı ay evvel müftülük makamına gelmiş ve MİT’çi hüviyetini gösterdikten sonra, benimle açıkça bir meseleyi konuşmak istediğini söylemişti. Söylediği söz şuydu:

 

-Bizim teşkilat (MİT’i kastediyor), Müslümanların M. Kemal Paşa’ya menfi bir tavır almasından rahatsızdır. İstiyoruz ki, bu münafereti giderelim. Sen, en büyük dini cemaatlerden biri olan Süleymancı Cemaati içinde söz sahibi bir kimsesin. Sizin Cemaatte Mustafa Kemal için “deccal” ithamında bulunmakta ve ağza alınmayacak sözler söylemektedir. Sen bunu düzeltebilirsin. Bunu yaptığın takdirde, bizden ne istersen iste, seni Diyanet İşleri Başkanı yapalım!..

 

Kendisine yanlış kapı çaldığını, benim bahsettiği cemaat içinde böyle bir şey yapacak gücüm olmadığını, bunu ancak Kemal Kaçar Bey’in yapacağını söyledimse de ikna olmadı ve:

 

-Sen bilirsin, biz seni seçmiştik. Anlaşılan sen bunu yapmak istemiyorsun. Amma biz bu işin peşini bırakmayacağız. Bu işi, birisini bularak muhakkak yapacağız. Diyerek ayrılmıştı.

 

ŞİMDİ ANLIYORUM Kİ BULDUKLARI ADAM FETHULLAH GÜLEN’Dİ. Fakat o sıralar bu adam, sapı silik bir adamdı. Bunu nasıl becerecekti? İşi takip ettim. MİT güdümlü olarak nasıl mümtaz mevkiilere getirilişine safha safha şahit oldum…

 

 

Evet…

 

Fethullah Gülen sayesinden Müslümanların önü kesilecek ve İslami mücadele sindirilerek hakikatlerin yerine “MÜSLÜMAK KEMALİST” tipler çıkarılacaktı. En büyük gaye bu idi. İslamcıların önünü kesmek ve ILIMAN İSLAMCILIK denilen ruhsuz ve davasız Müslüman tipler meydana çıkarmaktı.

 

 

Yeni Şafak Gazetesi’nin 23 Mayıs 1998 tarihli nüshasında Aytunç Altındal’ın Papa’nın Gizli Kardinalleri isimli yazısı da son derece önemli malumatlar ihtiva etmektedir.

Ayrıca ALİ EREN Hoca’nın da kaleme aldığı şu yazının iktibası son derece faydalı olacaktır:

 

Papa, dünyadan iki kişiyi GİZLİ KARDİNAL TAYİN ETTİ

 

Fethullah Hoca’nın Papa’ya hitabına bakalım lütfen:

“Papa cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.”

 

(10 Şubat 1998, Zaman)

 

 

Demek ki Dinlerarası Diyalog denilen çalışmayı kim başlatmış? Papa!

 

Veee, Fethullah Hoca “Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere” orada bulunuyormuş! Dikkat, dikkaaat! İslam misyonunun bir parçası olarak değil, Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olarak…

 

Ne demek bu beyler, ne demek? O Papa ki, bir taraftan dinlerarası hoşgörü turları atarken, diğer taraftan bizi içimizden vuruyor.

 

Nasıl vuruyor bakın: Hristiyan teoloji uzmanı Aytunç Altındal’ın açıkladığına göre Papa, 1998’de Fethullah Hoca’yla görüşmesinden sonraki günlerde, dünyadan iki kişiyi gizli kardinal tayin etti. Bu gizli kardinaller başka bir dinin mensuplarından seçildi.

 

Yapılan araştırmaya göre, bu gizli kardinallerden birisi İslam dünyasında “alim” olarak bilinen birisidir. Bu gizli kardinal, mensup olduğu dinin veya mezhebin batıl olduğunu, gerçek dinin Hıristiyanlığın Katolik yorumu olduğunu ilan eder ve bağlılarıyla birlikte bu dine geçer.

 

 

 

ŞAHSİYETİ:

 

1-     KEMALİSTLİĞİ:

 

Fethullah Gülen, Mustafa Kemal’e her fırsatta sonsuz methiyeler düzmüştür. Mustafa Kemal O’nun gözünde,  “idari ve siyasi bir dâhidir.” yine kendi beyanından öğreniyoruz ki, hiç mecbur olmadığı halde,  Türki Cumhuriyetlerdeki mekteplerine bir kamyon heykel göndermekle de her fısatta övünmüştür.

 

2-     KENDİSİNİ EFSANELEŞTİMESİ:

 

Her Fırsatta kendisini efsaneleştiren bu adam bu takiyyelerine her fırsatta Âlemlerin Efendisi olan ufuk Peygamberimizi alet etmesi ne kadar çirkin bir hareket değil midir? 25 Ocak 1995 tarihinde  Sabah Gazetesi’ne Nuriye Akman’la yapmış olduğu sohbette şu sözleri ne menem bir şeydir; “Ben cehennemin önünde kollarımı açmış sel gibi akan insanları durdurmaya çalışıyorum. Sonunda dayanamadım kenara çekildim. vallahi bu cemaatten hiçkimse onların içinde yoktu.” Bu gibi safsataları saymakla bitmez. Kah Türkçe Olimpiyatlarına Peygamberimizi getirir, kah rüyasında onu görür vesaire…

 

 

 

Bir büyük yalanı:

 

Türkçe Olimpiyatları, bu yıl 11. Kez düzenlenmişti. Fethullah Gülen’in herkül. org adlı sitede yayınlanan sohbetinde Peygamber Efendimizin (S.A.V) Türkçe Olimpiyatlarına katıldığını söyledi.

Fethullah Gülen, Pensilvanya’da yaptığı sohbetinde Türkçe Olimpiyatlarıyla ilgili çok sayıda mektup aldığını, bu mektuplarda Peygamber Efendimizin (S.A.V) de Türkçe Olimpiyatlarına katıldığının yazıldığını ifade ederek kendisi de bu fikre onay veriyor.

İşte Gülen’in o açıklamaları:

“ŞİRİN GÖRÜNÜRSEN ŞİRİN GÖRÜRLER”

“Yaklaşırsan, yaklaşırlar; şirin görürsen, şirin görürler; kabul edersen, kabul görürsün. Senin âlemden beklediğini âlemin de senden beklediğini asla aklından çıkarmamalısın!..”

“PEYGAMBERİMİZ TÜRKÇE OLİMPİYATLARINA KATILDI”

Arkadaşlarımız ona yakın mektup okudu. Hepsi Peygamber Efendimizin (S.A.V) Olimpiyat Statlarına teşrif buyurduğunu söylediler.

Şimdi ben kendi içimden hep diyordum ki; ‘yav acaba meseleyi tahrif mi diyoruz, aşağıya mı çekiyoruz, folklorlardır, şarkılardır, şiirlerdir… bunlarla’

Fakat demek ki bazı hakikatlerin ifade edilmesi adına, ittifakın sağlanması adına, kalplerin birbirlerine karşı yumuşaması adına, bunlar çok önemli faktörler ki; İnsanlığın iftihar tablosu (Peygamberimiz) bazılarımızın, bir kısım mutasavvıf ve sufi görünümlü kimselerin yadırgamalarına rağmen Efendimiz (S.A.V) inanın Peygamberimiz teşrif etti…

(http://www.haber7.com/guncel/haber/1045553-hz-muhammed-turkce-olimpiyatlarina-katildi)

 

FETHULLAH GÜLEN KİMDİR İSİMLİ BİR ANKET

FETHULLAH GÜLEN KİMDİR? Başlığı altında umumi efkara sunulan şu bilgiyi de burada aktarmak yerinde olacaktır. Bu bilgiyi dikkatlerinize arz edelim:

Ermeni olan dedesinin Pasinlerli İbrahim Bey’in hizmetkarlığını yaptığı yıllarda. Rus işgali sırasında Ermeni ayaklanmasında İbrahim Bey ve ailesi Ermeni hizmetkarlarının tasallutuna uğrayınca, İbrahim Bey hizmetkarını ve onun ailesinin bir bölümünü öldürür. Ardından, intihar eder. Olaydan sağ kurtulan Fethullah Gülen’in babası 18-19 yaşlarındayken, İspir’e gelir ve yerleşir. Müslüman adı alır ve bir Türk kızı ile evlenir. Gülen’in babasının “ÖYLE BİR EVLAT YETİŞTİRİYORUM Kİ BUNLARI KENDİ DİNLERİ İLE VURACAK” dediği de rivayet olunur.

 

DİYALOG ANLAYIŞINDAKİ SAKATLIKLAR:

Diyalog kelimesi iki veya daha fazla insan arasında münakaşalı veya münakaşasız bir görüşüp konuşmayı ifade etmekteyse de bugün ona yükletilen mana bu tabir ve beşeri olan tavırdan çok farklıdır. Gerçekten artık “diyalog” denilince hemen herkes “Dinlerarası Diyalog” ve en azından “İbrahimi Dinlerin Tevhidi” ni anlamaktadır. Burada en azından ibaresini kullanmamızın sebebi böyle bir diyaloğa taraftar olanların nihai hedeflerinde beşeri dinler de dahil olmak üzere dinlerin birleştirilmesi arzu edilmiş olabilir. Fethullah Gülen Güney Afrika’nın Başşehri Cape Town’da 1-8 Aralık 1999 tarihinde toplanan “DÜNYA DİNLERİ PARLEMANTOSU” ‘na gönderdiği mesajda aynen şunları söylemektedir:

 

ÖYLE İNANIYOR VE ÜMİD EDİYORUM Kİ, YENİ MİLENYUM, BATI’DA DA KORKULDUĞUNUN AKSİNE, EN AZINDAN ÖNCEKİ ASIRLARDAN DAHA MUTLU, DAHA ADİL VE DAHA MERHAMETLİ BİR DÜNYA VAAT ETMEKTEDİR. EVET, AYNI KÖKTEN GELDİKLERİ, AYNI TEMEL ESASLARA SAHİP BULUNDUKLARI, AYNI KAYNAKTAN BESLENDİKLERİ HALDE,ASIRLARCA RAKİP DİNLER OLARAK YAŞAMIŞ BULUNAN İSLAM, HRİSTİYANLIK VE MUSEVİLİK ARASINDA BAŞLAYAN, HATTA ESKİ HİND VE ÇİN DİNLERİNİ DE İÇİNE ALACAK ŞEKİLDE GELİŞEN DİYALOG TEŞEBBÜSLERİNİN OLUMLU NETİCELER VERDİĞİ MÜŞAHADE OLUNMAKTADIR 8 [Aydınların Kaleminden Fethullah gülen, Diyaloğa Adanmış Hayat, İstanbul, 2001, s.236]

Deli Hoca Lakabından Hoca efendilik makamına yükseltilen Fethullah Gülen’in bu sözlerini aziz okuyucum sen yorumla. İşin garip tarafı şu ki, bu sözlerin ardından Hüseyin Gülerce denilen bir garip adam “Baharın Müjdesi Dinler arası Diyalog” isimli yazısında da yukarıdakilere benzer sözler zikredilmiştir. [ZAMAN GAZETESİ 23.03.2000 TARİHLİ NÜSHADA]

Bu Hüseyin Gülerce şu sözlerinde sahibidir;

BARIŞ VE KARDEŞLİĞİN GEREKLİLİĞİNİ TEMSİL EDEN ŞU SÖZ KÜLTÜRLERARASI DİYALOG PLATFORMU’NUN BU ÇOK ÖNEMLİ VE ETKİN ÇABALARINI İFADE ETMEK İÇİN UYGUN OLUR SANIYORUM. BİZ TEK KANATLI MELEKLERİZ. BİRBİRİMİZE SARILMADAN UÇAMAYIZ.[dinler arası diyalog platformu s.10]

 

İşte bu grubun nihai hedefi TEVHİD-İ EDYANDIR. YANİ DİNLERİ BİRLEŞTİRİP İSLAM’I DİĞER DİNLER POTASINDA ERİTMEKTİR.

 

Şu sözlerde Fethullah efendiye ait:

“Herkes Kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçilmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani “MUHAMMED ALLAH’IN RESULÜDÜR” kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere, rahmet ve merhamet bakışıyla bakılmalıdır. [FETHULLAH GÜLEN, KÜRESEL BARIŞA DOĞRU, İSTANBUL 2002, S.131.]

Yahudi ve Hristiyan hatta Budistlere bile Allah’tan çok merhametli olan Fethullah Gülen İslamcı bir yazar olan Kadir Mısıroğlu’na bir kitap vesilesi ile 6 dava açması ne ile izah edilebilir?

Kafire son derece merhametli ve adil davranan(!) fakat Müslümana ise her fırsatta kinayeli laflar ile islami mücadeleyi akamete uğratmak ne menem şeydir.

http://tr.fgulen.com/content/view/16939/11/ isimli Fethullah Gülen’in resmi internet sitesinde yapılan bir söyleşinin sonunda muhabir Fethullah efendiye;

 “Bütün dünya insanlığı için faydalı gayretlerde bulunan biri olarak, Odessa’lı Hristiyanlara ne söylemek ve onlardan ne gibi dileklerde bulunmak istersiniz?

SUALİNE KARŞI FETHULLAH EFENDİ BAKIN NE CEVAP VERİYOR;

ODESSALI HRİSTİYANLARIN ELBETTE DİN BÜYÜKLERİ VARDIR. VE ONLARA SÖYLENMESİ GEREKENİ SÖYLEMEKTEDİRLER. BİR MÜSLÜMAN, YANİ DİNLERİN TEMEL BİRLİĞİNE İNANAN BİRİ OLARAK ONLARIN SÖYLEDİKLERİNDEN BİR MÜSLÜMAN’IN SÖYLEDİĞİNDEN VE SÖYLEYECEĞİNDEN FARKLI OLACAĞINI DÜŞÜNMÜYORUM. 

                                          [http://tr.fgulen.com/content/view/16939/11/]

EY MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİ. AÇIN KULAKLARINIZI. ADAM NE DİYOR;

ONLARA DİN BÜYÜKLERİ GEREKENİ SÖYLEMEKTEDİR BİR MÜSLÜMANIN SÖYLEYECEĞİNDEN O SÖZLER FARKLI DEĞİLDİR VE OLAMAZ DİYOR. YANİ BİR MÜSLÜMANI BİR PAPAZ İLE HRİSTİYANLIĞIN BİR DİN REHBERİ İLE AYNI MESAFEDE DEĞERLENDİRİYOR.

 

BU SÖZLER ARKASINDA KADİR MISIROĞLU İSE FETHULLAH EFENDİYİ ŞU VERDİĞİM VİDEO LİNKİNDE HAKLI OLARAK SON DERECE SERT BİR DİLLE ELEŞTİRİYOR. İZLEYELİM, İZLETELİM. [http://www.youtube.com/watch?v=r54O4ydncR4]

 

LİDER BÖYLE OLURDA ETRAFINDAKİLER NASIL OLUR SANIYORSUNUZ; İŞTE BİR TANESİ DAHA;

 

PROF. DR. BEKİR KARLIDAĞ:18.04.2004 TARİHİNDE SEFA KAPLAN İLE YAPTIĞI RÖPORTAJINDA “NİTEKİM BİR HADİSTE ‘ALLAH’TAN BAŞKA İLAH YOKTUR DİYENLER CENNETE GİRECEKTİR” DENİLİR. BU HADİSTEN DOLAYI İSLAM BİLGİNLERİ HRİSTİYANLAR’IN YAHUDİLER’İN HATTA BUDİSTLER GİBİ HERHANGİ BİR ŞEKİLDE BİR TANRIYA İNANANLARIN CENNETE GİRECEKLERİNİ KABUL EDERLER.” Demektedir. Hangi İslam alimi kabul ediyor ise böyle sapık bir anlayışı oda izahı kaabil değildir. Hatta Bekir Karlıdağ bu röportajda,  “KALDI Kİ, BEN ATEİSTİM DİYEN İNSANLARIN, KUR’AN’DA SÖYLENEN TARZDA ATEİST OLDUKLARI KANAATİNDE DEĞİLİM”sözleriyle de Kur’an’ı yalanlamıyor mu?

 

DİYALOĞU KİM BAŞLATTI?

İki asıra yakın zamandan beri Papalık, Misyonerlik faaliyetleri ile Hıristiyanlığı Ortadoğu’ya yaymaya, cahil Müslümanları Hıristiyanlaştırmaya çalışmaktadır. Fakat, Afrika ülkeleri gibi, dinden haberi olmayan sadece isimleri Müslüman olan ülkelerde başarı elde etmelerine rağmen, İslamiyetin aslına uygun bir şekilde bilindiği ve yaşandığı, Müslüman ülkelerde istedikleri neticeyi alamadılar. Bunun neticesinde, Misyonerlik faaliyetlerine destek verilmesi için Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü projesi gündeme geldi.

Bu çalışmaları yapan Konsil ilk defa 1962′de bu konuyu görüşmek için toplandı. Daha sonraki toplantılarla da misyonerlik faaliyetinin bir parçası olmak üzere “Diyaloğa”önem verilerek devam ettirilmesi kararlaştırıldı. II. Paul‘ün 1991 yılında ilan ettiği Redemptoris Missio (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde aynen şöyle diyordu:
“Dinlerarası diyalog, Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır… Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. “

1964 yılında 2. Vatikan Konsilinde kurulan ‘Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası’nın 1973 yılında, sekreterlik görevine getirilen Pietro Rossano, Sekreterya’nın yayın organı Bulletin’deki bir yazısında şunu belirtiyordu:“Diyalogdan söz ettiğimizde, açıktır ki bu faaliyeti, Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise’nin bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır.”

Pietro Rossano, ayrıca diyaloğun şartlar gereği ortaya çıktığını, İseviliği ilk yayan Havarilerin metodu olduğunu şöyle ifade etmektedir:
“Kilisenin henüz bulunmadığı yerlerde tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz.”

1984 yılından beri “Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası”nın başkanlığını yapan Kardinal Francis Arinze ise, geçmişten bugüne gelinen noktayı anlatırken bunun Kilisenin bir misyonu olduğunu ifade etmektedir:“Papa VI. Paul’ün vizyonu gerçekleşmektedir. Çünkü dinlerarası diyalog, Kilise misyonunun normal bir parçası olarak görülmektedir” (Bulletin, 59/XX – 2, 1985, 124).

Papa’yı ziyaretinde Fethullah Gülen de bu konuyu vurgulamıştır:

“Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.”

(F. Gülen’in Papa’ya mektubundan, Zaman,10.2.1998)

Nihai hedeflerini de Papa II. Paul’un 2000 yılı mesajında şöyle bildiriyordu: “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Amerika ve Afrika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda ise Asya’yı Hıristiyanlaştıralım.”

Müslümanlar cephesinde ise; “Dinlerarası diyaloğun kararlı bir destekçisi ve teşvikçisi”nin Sayın Fethullah Gülen olduğu, Hocaefendi’nin onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yayını “Küresel Barışa Doğru” kitabında bildirilmektedir. Yine aynı kitaba göre, Fethullah Hoca’nın, Papa II.Paul ile görüşmesinden önce bu diyaloğu daha önce başlatan üstadı Said Nursi’dir. Bediüzzaman Saidi Nursi’nin, bu konuda, Papa XII. Pier ile yazışma yaptığı, 1950’li yıllarda Fener semtinde ikamet etmesinin, Rum Patrik Atenagoras ile de yapılan diyaloğu kolaylaştırdığı aynı kitapta ifade edilmektedir. Dinlerarası diyaloğun lüzumu ile ilgili Hocaefendi’nin yayınlanmış pek çok makalesi ve kitabı var.(Mesela, “Hoşgörü ve Diyalog İklimi”kitabı tamamen bu konu ile ilgilidir.)

Diyanet ve İlahiyat fakülteleri de diyaloga destek vermektedirler.
23/24.10.2003 tarihleri arasında; ülkemizde, bölücü faaliyetlerde bulunduğu iddiası ile kapatma davası açılan Alman Konrad Adenauer vakfının, Armada otelinde düzenlediği, “Türkiye ve Avrupa’da Din, Devlet ve Toplum- Dinlerarası Barışçı bir Ortak Yaşam için Olanaklar ve Engeller” konulu konferansa katıldım.

Bu toplantıda “Dinlerarası Diyalog” projesinin önde gelen temsilcilerinden Prof.Dr. Niyazi Öktemyaptığı konuşmada bu projeye kimlerin destek verdiğini şöyle dile getirdi:

“80’li yıllarda başlattığımız “Dinlerarası Diyalog” projesinde hayli mesafe aldık. Bu konuda bize en büyük desteği Diyanet verdi. Sayın Başkanın gün boyu aramızda bulunması bunun en güzel ispatıdır. Sivil kuruluşlardan ise destek, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan geldi. Vakfın onursal başkası Fethullah Gülen Hoca bize büyük destek verdi. Bütün bunların üstünde, Diyalog konusunun Türkiye’de ki mimarı, öncüsü Prof. Dr. Mehmet Aydın’dır. Her birine huzurunuzda teşekkür ediyorum.”

Son zamanlardaki diyalog toplantılarında olduğu gibi, bu toplantıda da, “Yahudi temsilcileri”göremedim. Yahudiler uyanık. Baktılar bu işbirliğinde kendilerine bir fayda yok, parsayı Hıristiyanlar toplayacak, bunun için diyalog projesine mesafeliler.

Siyasi cephede ise, Bülent Ecevit, Süleyman Demirel ve bir kısım siyasiler diyaloğa tam destek vermişlerdir.
Müslümanlardan, diyaloğa destek verenlerin, niyetlerini tam bilemediğimiz için, bir yorum getirmek sağlıklı olmaz.Zaten bu pek de önemli değil. Önemli olan diyaloğu başlatan, yönlendiren “Vatikan”ın niyeti ve gayesidir.Asıl bunun üzerinde duracağız.

 

 

 

Takdir sizlerin….

Bu mesele ile alakalı da sanırım kafanızda bir intiba oluşmuştur.

 

FETHULLAH EFENDİ’NİN VE GRUBUNUN HEZEYANLARI

Fethullah Gülen ve ekibinin fetva başısı olan HAYRETTİN KARAMAN’IN POLEMİK DEĞİL DİYALOG isimli eserinden yüzlerce hezeyanının sadece bir kaçını derledim sizler için..

 

Bütün insanların Müslüman olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);

“Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

“Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

“Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);

“Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

 

 

HEM MÜSLÜMANIM, HEM HRİSTİYANIM

 

BU TARİHİ BULUŞ BU GRUBUN PAYESİNE İLİŞTİRİLMELİDİR.

 

“Hem müslüman hem hıristiyanım!”

20 Ocak, 2007

Önce size merhum Nasreddin hocadan bir fıkra anlatayım: Hoca’nın devrinde bir ara asayiş sebebiyle, bıçak, kama vb. şeyleri taşımak yasaklanmış. Mutat aramalarda müderris olan Hoca’nın üzerinde kocaman bir kılıç bulunur. Subaşı, Hoca’ya sorar,

”Hoca bu nedir?”

“Bu tashih bıçağıdır. Yazılardaki yanlışlıkları bununla kazıyorum.”

“Hocam, bu nasıl tashih bıçağıdır, bizim bildiğimiz o küçücük bir şeydir. Seninki yarım metre boyunda? “

“Dediğiniz doğru, eskiden kafi geliyordu, fakat şimdi bildiğiniz gibi değil, öyle hatalar, yanlışlıklar yapılıyor ki, kazımakta bu bile az geliyor.”

***

Şimdi de gazetelerde yayınlanan bir haberi vermek istiyorum:

“Lester Kurtz ve Mariam (Meryem) Kurtz, Dinlerarası Diyalog toplantısının en ilginç konuklarıydı. Biri Teksas’tan yani Amerikalı, diğeri Darussalem yani Tanzanya’dan. Biri metodist protestan bir ailede büyüyüp Quaker (tarikat üyesi)olarak hayatını sürdürüyor, diğeri ise Müslüman. Biri Teksas Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü, diğeri ise gazeteci. Afrika’da katıldıkları bir konferansta tanışıp evlenmeye karar vermişler. Amerika’ya yerleşip resmi nikahlarını yapmışlar ve tam bir yıldır dini nikah kıymak için beklemişler. İşte bu bekleyiş, nihayet Urfa’da son buldu.

Haham, papaz ve müftünün huzurunda kendisini Kelime-i şehadet getirerek ‘hem Hıristiyan, hem de Müslüman’ ilan eden ve aynen çifte vatandaşlıkta olduğu gibi çifte dinli olmak istediğini ve Meryem ile evlenerek geçmişinde sahip olduğu Hıristiyan kültürle İslam kültürünü meczetmek istediğini belirten Lester, ‘ İslamiyet’in güzellikleri ile geçmişimdeki Hıristiyanlıktan kaynaklanan güzellikler arasında bir tezat görmüyorum ve iki dinin güzelliklerini İbrahim Peygamber’in mekanında Musevi dostlarımın da duaları ile Meryem’le birlikte dini nikah kıyarak sürdürmek istiyorum’ dedi.

Gözleri dolu bir biçimde bu anı beklediğini belirten Meryem ise, Lester’in geçen yıl bir ay oruç tuttuğunu, Ramazan boyunca beş vakit namaz kıldığını, birlikte Hıristiyan bayramlarını da kutladıklarını; fakat İslami usullerle nikah kıymayı hep arzuladıklarını vurguladı. Üç dinin dualarıile salevatlar eşliğinde gerçekleşen nikah merasimi, katılımcıları derin ve anlamlı düşüncelere sevk etti. Bu evlilik, diyaloğun bir göstergesi olarak algılandı.”

(15 Nisan 2000 Cumartesi-Zaman Gazetesi)

Gel de şimdi Hoca’nın fıkrasını hatırlama. Fakat, olaydaki yanlışlıkları Hoca’nın kılıcı da düzeltecek gibi değil… Çünkü, diyalogun neticesi, meyvesi olarak takdim edilen olay, tamamen gayri İslami… Yapılanı izah etmeye kalksam günler sürer. Zaten lüzum da yok; her Müslümanın bildiği yanlışlıklar… Bu olay, Hıristiyan aleminin ne yapmak istediğini açık şekilde ortaya koymaktadır.

Şimdi sormak lazım: Bu bir dinlerarası diyalog mu, yoksa dinleri birleştirme mi? Diyalog, zaten asırlardır devam etmektedir. Mesela, İstanbul’da aynı sokakta, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi iyi komşuluk içinde yaşıyordu. Birbirlerinin inançlarına saygı gösteriyorlardı. Fakat, hiç bir Müslüman, nikah için, Kiliseye, Havraya gitmezdi. Onlar da camiye gelmezdi. Herkes kendi ibadetini kendi mabedinde yapardı. Olması gereken de zaten bu değil mi? Bunun tersini düşünmek saygısızlık, inançları hafife almak olmaz mı?

Bu toplantılar ile ilgili şöyle de bir yorum gözüme çarptı:

“Ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesiyle amentüde ittifakımız vardır. Garip olan şudur ki, ittifak ettiğimiz amentüyü öne geçirmiyor da, ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken, teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir.”
(17 Nisan 2000 Pazartesi-Zaman Gazetesi-Ahmed Şahin’in “Ehl-i kitapla amentüde ittifakımız var!” başlıklı yazısından alıntı)

İnsan ne söyleyeceğini bilemiyor doğrusu… Derler ya, küçük dilimi yuttum… Aynen öyle. Şimdi bu iddia sahibine sormak lazım: Onlarla aramızdaki fark, amentünün sonundaki, “Ben şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam, O’nun kulu ve resulüdür.” hükmüdür. Müslümanı Müslüman yapan da bu farktır. Bu fark olmasaydı, İslamiyet olur muydu? Bu farka hiç “teferruat”denebilir mi? Peygamberimiz bu farkı kabul ettirmek için mücadele etmedi mi? Dört büyük halife, diğer Eshabı kiram efendilerimiz, başta ecdadımız Osmanlılar olmak üzere bütün Müslüman devletler, asırlardır bu farkı dünyaya tebliğ için çalışmadılar mı? Bütün bunlar teferruat mıydı?..

 

 

BUNA RAĞMEN HALA NASIL BU BATIL CEREYANIN PEŞİNDEN MÜSLÜMANLAR GİDİYOR ANLAYAMIYORUM?..

 

ZAMAN DENİLEN İŞBİRLİKÇİBİR NEŞRİYAT:

HER BİR İNSANA BEŞER ALTIŞAR ADET ABONE YAPILMAK SURETİ İLE SATILAN ZAMAN İSİMLİ İŞBİRLİKÇİ NEŞRİYAT ÖYLE RENKLİ YAYINLAR İLE UĞRAŞIR Kİ İNANILAMAZ.

 

Diyalogcu Zaman Gazetesi’nden “Fal Hizmeti” |Burçlar, Astroloji, Batıl inanç ve Hurafeler|

15 Mayıs, 2008

Yıldız falı, kahve falı, el falı gibi her çeşit fal hurafedir.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

“Falcının, büyücünün söylediklerine inanan, Kur’an-ı kerime inanmamış olur.” Taberani

“Fal baktıran, falcıya inanmasa bile, kırk gün namazı kabul olmaz.” Müslim

Cinci hocanın cinden kurtardığına inanarak, ona ücret vermek caiz değildir. Çalınanları, kaybolanları bilirim diyen ve buna inanan da kâfir olur. “Bana cin haber veriyor, onun için biliyorum” derse, yinekâfir olur. Çünkü cin de gaybı bilmez. Gaybı yalnız Allahu teâlâ, bir de onun vahiy ve ilham ettikleri bilir.

Cin, bu iki yoldan öğrendiğini haber verirse, “Bana falanca evliya bildirdi” derse küfür olmaz. Cinden arkadaş edinip, olmuş şeyleri ona sorup, ondan öğrenmek ve bunları başkalarına bildirmek de caiz değildir. Çünkü cinlerin gördüğü şeyleri doğru anlatıp anlatmadığı bilinemez. Cincilere ve büyücülerin, söylediklerine, yaptıklarına inanmak, bazen doğru çıksa bile, Allah’tan başkasının her şeyi bildiğine ve her dilediğini yapacağına inanmak olup, küfürdür.

Büyü öğrenmek de, öğretmek de haramdır. Müslümanları zarardan korumak için öğrenmek de haramdır. Hayırlı iş yapmak için de haram işlemek, büyü çözmek için büyü yapmak da caiz değildir. Büyü yaparken, küfre sebep olan bir şey yapmak küfürdür. Böyle olmazsa, büyük günahtır.

Hadis-i şerifte (Büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir) buyuruldu. (Bezzar)

Burçlara göre fal açmak da hurafedir. Her burçta doğan aynı karaktere sahip olsa, bütün dünyadaki insanlar burç sayısı kadar yani 12 karakterli olurlar. Aynı burçta doğan iki kişiden biri âlim, diğeri zalim, biri sert, öteki yumuşak olabilir. İnsanların karakterlerini burçlar tayin etmez.

Halk arasında, Zodyak (burçlar kuşağı) üzerinde yer alan 12 takımyıldıza “burçlar” adı verilir. Zodyak, gökyüzünde güneş ve başlıca gezegenlerin yolu üzerinde bulunduğu tasarlanan hayali bir kuşaktır. Burçlar kuşağı olarak da söylenir.

Güneşin burçlara karşı olan durumunun değişmesi yüzünden, bugün burçlardan hiçbiri kendi adıyla anılan bölgede bulunmamaktadır.

Bu yüzden 20. yüzyılda Güneş, 1 Ocak’ta Oğlak burcunda olmayıp Yay burcundadır. Bu nedenle de burçlarda doğanların belli bir karakter sahibi olduğu söylenemez.

Gazetelerdeki burç sayfalarını okumak caiz değildir.

* * *

Evet, burçlara göre karakter tahlili tamamen bir hurafedir.

Evet, burçlara göre günlük haftalık hadiseleri önceden haber vermek asla caiz değildir.

İslami bir kılıf kuşanmış bir gazetenin eki… Allah rızası için abone olanlara, Allah rızası için abone yaptıranlara sahip bir gazete…

Müslümanların “himmetleri” ile kurulmuş, Müslümanların “himmetleri” ile yaşayan gazete…

Dinimize hizmet(!) bayraktarlığı yapıyor….!!!!!!!!!!!

Toz kondurulmayan çok büyük “Gönül İnsanı’na” sahip……!!!!!!!!!!

Zaman Gazetesi-Gençlik Eki’nin Fal ve Hurafe “Hizmet”i Devam ediyor… Rezaletler zincirine yeni halkalar eklenmeye devam ediyor…

“Hizmet” den geri kalmayın…

* * *

Bakınız bu köşe, akrep burcu için ne demiş:

Sezgilerinizden ziyade mantığınıza itaat etmeniz gereken birtakım döngüler sarmalının içinden geçiyorsunuz. Bu demek değil ki daha çok para kazanacak ve daha çok harcayacaksınız. Sadece kötü günlerin bir süreliğine geride kaldığını söyleyebilirim.

Çok istifade(!) ettik…

“Himmet geceleri” düzenlensin, astroloji köşeleri artırılsın….!!!

Tek tek burçlar verilmiş, altına tarihleri yazılmış.
Bilmeyenlere bu hurafeler öğretilmiş.

Bir sömürü bir kandırmacadır, sürüp gidiyor. Karşıda aşkla bağlı bir güruh, ne denilirse yutuyor…

Yukardan emirler geliyor, böyle yapıyoruz, çünkü böyle böyle… Falan filan…

Papa, papaz kucaklıyorlar, “gizli müslüman” deniliyor.

Bir dedikodu, bir göz boyamacılık…

Herşeye bir kılıf bulma yarışı…

Ama güzel dinimizde net emirler var.
Kimler ne kadar sulandırmaya çalışırsa çalışsın, hakikate bağlı bir topluluk devamlı olacak.

Küfürse küfürdür, haramsa haramdır.

Hangi “gönül eri(!)” yaparsa yapsın.

 

 

BU ZAMAN GAZETESİNDE ŞAHİN ALPAY EVRİM TEORİSİNİN İSLAMDA YERİ OLDUĞUNU YAZMIŞTIR.

“Papa cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz.” (10 Şubat 1998, Zaman)

 

 

 

Müftülüğün Kadın Vaizlerinden Erkeklere Konser ve Diyalogcu Zaman Gazetesi Rezaleti

 

ZAMAN gazetesinde (internet, 18 Nisan 2008) okudum. Başlık şu: “Vâizelerden Kutlu Doğum Konseri”. Tafsilatı:

— İstanbul Müftülüğü Türk Tasavvuf Musikisi Kadınlar Korosu, Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle özel bir konser vermiş. Koro elli kişilikmiş.

— Peygamber sevgisini ilahî ve kasidelerle anlatan kadın korosu izleyenler tarafından büyük ilgi görmüş. Konserde duygulu anlar yaşayan İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, başörtülü bayanların konser vermesinin medya tarafından eleştirilmesinin çok yanlış olduğunu söylemiş.

— Çağrıcı, “Dininin buyruğu olarak giyinmiş başörtülü kadınların konser verdikleri için eleştirilmeleri çok büyük haksızlık…” diye konuşmuş. Müftülük kadınlar korosu, sınavla alınmış ve özel olarak yetiştirilmiş 50 vaize ve Kur’an öğreticisi kadından oluşuyormuş.

— Müftü Mustafa Çağrıcı, din ile sanatın ikiz kardeş gibi kabul edilmesi gerektiğini beyan etmiş. İstanbul’un ilk ve tek bayan müftü yardımcısı Kadriye Erdemli, müziğin İslâm’ın her alanında var olduğunu belirtmiş, Kadriye Erdemli, “Ezan zaten kendi başına müzikli bir tebliğdir” demiş.

– Kadriye hanımdan başka bir inci: “Yıllar boyu İslâm, müzikle gönüllere kazınmıştır.”

“…Yukarıda anlattığım hadiseyi Kitabullaha, Resulün sünnetine, fıkha, şeriata bağlı bir Müslüman olarak protesto ediyorum…’’

  1. Başları örtülü de olsa vaizelerin ve kadın Kur’an öğretmenlerinin erkeklere konser vermeleri dinimiz tarafından yasaklanmış ve haramkılınmıştır.
  2. İstanbul Müftülüğü 1400 yıllık İslâm tarihinde görülmemiş böyle bir bid’ate imza attığı için büyük bir günahı irtikab etmiş, korkunç bir “dinde yenilik ve dinde reform”kapısını açmıştır.
  3. Bu yapılan Kur’an’a, Sünnete, icma-i ümmete, Şeriata, fıkha, ahlâk-ı islâmiyeye, tasavvufa ve tarikata aykırıdır.
  4. Yakın tarihlerde, rakı içip demlenen bir Dede, kadın ve erkek semazenleribirlikte döndürmüştü.
  5. Zaman gazetesini, bu haberi övücü bir üslupla verdiği için kınıyorum. Böyle bir şey dine uymaz.
  6. Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı bu bid’ati derhal önlemeli, erkeklere konser veren vaizeler ve Kur’an öğretmeni kadınlar korosunu dağıtmalıdır.
  7. Bu hususu resimleriyle birlikte, İslâm dünyasının 25 ifta makamına (fetva veren ulemasına ve ulema heyetlerine) bildirerek fetva isteyeceğim.

Maneviyat din’in beli ve omurgasıdır, maneviyat ile müzik bir arada olmaz, dini müzik din’deki ilk tahribat aşamasıdır ve nefsin sarhoşluğuna zemin hazırlar.

  1. “Ezan zaten kendi başına müzikli bir tebliğdir” sözü çok tartışılacak bir fikirdir. Ezan elbette güzel sesle ve nağmeli olarak okunacaktır ama o asla bildiğimiz müzik değildir.
  2. Din ile sanatın ikiz kardeş gibi oldukları iddiası bir müftüye yakışmaz.Din asıldır., sanat onun topluma tarihe nakışı/işlemesidır. Bu ikiz kardeşliği kim çıkarttı? 1400 yıllık İslâm tarihinde böyle bir söz edilmiş midir?
  3. İstanbul Müftülüğü hayırlı bir dinî hizmet yapmak istiyorsa, şehirdeki üç bin camiden günde beş kez güzel ezanlar okunması için çalışsın, ezan kursları açsın, müezzinlere ders verdirsin. Yine namazlarda kıraatin düzgün olması için çalışsın.

— Din, iman, şeriat elden gidiyor… Ülkede korkunç bir irtidat cereyanı var. Yüce dinimize her taraftan saldırılıyor. Fısk, fücur, bid’at, nifak, fitne, fesat, küfür, şirk almış yürümüş… Bunlarla gereği gibi mücadele edilmiyor. Onun yerine vaize ve Kur’an kursu kadın hocalarına müzik eşliğinde ilahî okutuluyor. Hem de erkeklere… Sanırım bu hareket de dinlerarası diyalog ideolojisinin zehirli meyvelerindendir.

Sevgili Peygamberimizin (salât ve selam olsun O’na) ruhaniyeti böyle şeylerden hoşnut olmaz.

Dindar Müslümanlar böyle dehşetli bid’at ve günahları protesto etmezler, üzerlerine vacip olan emr-i maruf ve nehy-i münker farizasını yerine getirmezlerse tokatlara hazır olsunlar.

 

 

 

Kilisede okunan ezanda gariplik !

Belçika’da dinler arası diyalog kapsamında her yıl düzenlenen etkinlikler kapsamında Brüksel’deki tarihi bir kilisede ezan ve ilahiler okundu. Ancak ezanda bir gariplik vardı…

 

Belçika-Türk Dostluk ve Diyalog Dernegi (Beltüd) ve Belçika Entegrasyon Derneği Foyer tarafından Sint-Jan de Doper Kilisesi’nde Süleyman Erkişi konseri düzenlendi.

Farklı din mensuplarının bira araya geldiği mistik havada Belçikalıların Süleyman Erkişi’nin söylediği ilahilere eşlik etmesi dikkat çekti.

Çok sayıda davetlinin izlediği sufi konseri ezan ile başladı salavatlar ve Peygamberimize methiyeler ile devam etti. Herşey buraya kadar normaldi ancak ezanda bir gariplik vardı.

Zira ‘Muhammeden Resulullah’ kısmı ezandan çıkarılmış ya da bir nedenden dolayı okunmamıştı.

Kamuoyu ise Peygamberimize methiyeler içeren zikirli ilahilerin yanında okunan ezanda Muhammed’en Resulullah kısmının neden olmadığını merak ediyor ?

Süleyman Erkişi yaptığı  açıklamada: “Kilise konserinde unutkanlıkla yanlış okumuşum ezanı. ben de dün gece izleyerek fark ettim. yorgunluk ve uykusuzluk sonucu oldu anlaşılan… kesinlikle benim bir kastım yok… ezanın hemen ardından okuduğum ve salona okuttuğum salat-ı ümmiyeleri de keşke videoya koysalardı…”

 

DELİ HOCADAN HOCAEFENDİYE” hakkında 4 yorum

  1. yazıda bediüzzaman hazretleri sanki diyalog taraftarı gibi gösterilmiş. buna katılmıyorum çünkü üstat papazlarla olan görüşmelerinde kendilerinin batılda olduğunu belirtmiştir. bu yanloşlık düzeltilsin lütfen

  2. Bütün bu anlatılanlar deli saçması.

    Hilmi Türkmen dediğiniz adam da az bir menfaat karşılığında yalan söyleyip iftira atabilecek kaabiliyette birisidir.

  3. Kardeşlerim Allah rızası için bizim kainatta bir zerrenin hukukuna tecavüz etmeye hakkımız yok ,Hocam hakkında böyle birinin sözüyle (onun da söylediğini kesin iddia etmiyorum) böyledir gibi değerlendirmeler yapmak veya bazı olaylardan genel çıkarımlar yapmak (olayların olduğu konusunda kesin bir kanım yok) hangi islami kuralla bağdaştırılabilir.Hocaefendiye iftira atmak mı caiz?(Haşa)Hocaefendinin görüşlerini samimiyetle merak eden kardeşlerim Muhammedur Resulullah ‘la alakalı vaazına baksın.Burçla alakalı denilen gibi birşey internetten bulamadım fakat burç meselesine olumlu yaklaşmayan bu yazıyı buldum.http://www.zaman.com.tr/cumaertesi_burclara-inanmali-mi_2168054.html
    Hocaefendinin Kuran’ı yere atması da söz konusu değildir,elinde gösterirken düşmüştür ve bu olay maalesef kullanılmaktadır.Bence olaylara bakışın önemli bir kriteri ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz olmalıdır.Haşa hizmetten insanların asıl düşüncesi buysa neden bu kadar ülkelere gidildi insanlara birşeyler anlatılmaya veya temsil edilmeye çalışılıyor.Bu insanlar dinleri uğruna neden sabah akşam koşturup duruyorlar?Hocaefendi ve diğer abiler bu işi başlangıcından alıp insanların hidayetine vesile olarak bugünlere gelmesine vesile oldular.20 tane gencin hidayetine vesile olmak dahi ,onları bataklıktan çıkarıp sabah akşam dininiz için koşturacak kıvama gelmeleri ne kadar zordur.Ama bu insanlar hakkında konuşmak ne kadar kolay!Bu yazıyı silip özür dilemenizi rica ediyorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir