DEVŞİRME USULÜ VE AİLE TERBİYESİ

DEVŞİRME USULÜ VE AİLE TERBİYESİ

(Terkip ve İnşa dergisi 19. sayı)

Devşirme meselesi yakın zaman kadar pek çok sosyal bilimcinin ilgisini çekmiştir. Bu meyanda ulusal ve uluslararası birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen halen bu konunun aydınlanmaya ihtiyaç duyan tarafları olduğu muhakkaktır. Ünlü Osmanlı tarihçisi J. V. Hammer, devşirme sistemi ile kurulan “Kapıkulu Ocakları” için “Cehennemi bir fikir” demiştir, zira bu yolla kurulan ordu, Avrupa’nın üzerine cehennem gibi çökmüştür. Bu ordu, Osmanlı Ordusunun gücüne güç katacak ve dünyanın o zamanlardaki en kuvvetli merkezi ordusu haline gelecekti.

Peki, bu kadar muazzam bir teşkilat hangi özelliklere sahipti? Farklı ırklardan ve kültürden teşekkül etmiş bir ordu, nasıl Osmanlı’ya bağlı hale getirilebilirdi. Bu ordunun savaş alanında ihanet etmeyeceğinin garantisi var mıydı? Belki de ilk bakışta bu çok büyük bir risk gibi duruyordu. Düşünsenize düşmanınızın çocukları sizin için düşmanlarınızla savaşacaktı. Bu gerçekten kulağa çılgınca geliyor. Aslında eğer tarihi derinlemesine biliyorsanız bu size çok sıradan da gelebilir. Çünkü Roma ordusundaki Lejyonerleri ya da Cengiz Hanın Moğol Ordu sistemini veya Memlukler’deki Gulam Ordusunu biliyorsanız Kapıkulu ocakları size o kadar da fantastik gelmeyebilir. En nihayetinde onlar da devşirmeydi. Devşirmek demek kendi milli kültürünü ve kimliğini farklı kavim ve kültüre sahip bu insanlara aşılamak onları tedrisat ile yoğurarak değiştirip bu anlamda kendine benzetmekti. Tabi ki bu devşirme süreci kesinlikle uzun ve meşakkatli bir zaman alıyordu. Yanı kısacası bir devşirme o kadar da kolay yetişmiyordu.
Önce meselenin tarihi seyrine bakalım. Rumeli fetihlerinden sonra esir edilen gençlerle ilgili olarak Kadıasker Çandarlı Halil Paşa ve Karamanlı Molla Rüstem, bu çocukların zeki ve istidatlı olanlarının devşirilmesini Sultan I. Murad’a tavsiye ettiler. Sulatan Murat, bu tavsiyeleri makbul bularak Pençik Kanununu ilan etti. Böylece Kapıkulu Ocakları’nın temeli atılmış oldu. Pençik farsça 1/5 anlamına gelir. Yani esir çocukların sadece beşte biri alınırdı. Pençik resmi altında toplanan esirlerden ilk olarak erkek olanları ayrılır, sonra fiziksel durumuna göre elenirdi. Pençik oğlan seçilemeyen esirler, köle olarak kalır, seçilenler ise hürriyetini kazanırdı. Pençik Oğlanları’nın vücutları ve yüzleri en güzel olanlar sarayda “iç-oğlan” olarak alınır, saray içinde eğitime tabi tutulurlar; geriye kalanlar “ Acemioğlanlar” yapılarak ya çiftçi ailelerin yanına verilir ya da amele olarak kullanılırdı. Böyle bir kanunun Sırpsındığı Savaşından sonra uygulamaya konduğu kaynaklarda ifade edilmiştir. Sultan I.Murat döneminde Pençik Oğlanları’nın Yeniçeri olmasından evvel eğitilmeleri ve Türkleştirilmeleri için Gelibolu’da “Acemioğlanlar Askeri Ocağı” kuruldu.
Osmanlı Tarihçisi Aşıkpaşazade, Pençik Oğlanlar hakkında şunları ifade etmiştir; “bir hayli esir toplandı, I. Murat’a getirildi. Kadıasker Çandarlı Halil “bunları Türk’e verelim Türkçe öğrensinler” dedi. Bir yıl sonra Pençik Oğlanlar tekrar kapuya teslim edildi. Bir başka tarihçi Oruç Bey ise “Oğlanlar Anadolu’da Türk Kavimlerine (köylüsüne) ulaştırıldı ki; İslam dini adabı ve dil öğrensinler diye üç, dört sene ırgat olarak çalıştırıldılar.
Osmanlı devleti büyüdükçe ve sınırlar genişledikçe Pençik Kanunu yetersiz kaldı Özellikle 1402 Ankara Savaşı’ndan sonra yaşanan “Fetret Dönemi”nden dolayı Balkan fetihleri durduğu için Pençik sistemi işlemeyince bunun yerine daha kapsamlı kuralları olan Devşirme Kanunu ilan edilmişti. Bu kanuna göre Padişah veya yeniçeri ağasının ihtiyaç belirtmesi durumunda padişahın fermanıyla devşirme yapılabilirdi. Fermanda hangi bölgeden kaç devşirme alınacağı kesin olarak belirtilirdi. Böylece Emin adı verilen memurlar belli aralıklarla Balkanlar’da bir bölgede en fazla 40 haneden 1’inde bir devşirme alma hakkına sahipti. 8 yaş altı ve 20 yaş üstü olanlar devşirilemezdi. Devşirilecek oğlanların güzel, akıllı, iyi huylu ve fiziksel açıdan sağlıklı olması gerekliydi. Müslümanlar, Türkçe bilenler, Çingeneler, Çoban çocukları, köy muhtarlarının çocukları, öksüzler, kel ve kısa boylular devşirilmezdi. Seçilen adaylar soyulur, vücutları kontrolden geçilirdi. Seçme yetkisi nihai olarak turnacıbaşı ağaya aitti.
Devşirmeler tüm işlemlerin ardından bir daha evlerine dönmemek üzere sürücübaşı ağalar önderliğinde 150-200’er kişilik neferler halinde Edirne’ye doğru yola çıkarlardı. Devşirmelerin üstüne kırmızı yırtmaçlı aba ve başlarına kırmızı keçeden külah giydirilirdi. Yol boyunca yerlere zabitler yerleştirilirdi. Çok sıkı güvenlik tedbirleri alınırdı. Topraklarıyla, yurtlarıyla, aileleriyle bağları kesilen devşirmelerin evvela Müslümanlaşarak Türkleşmeleri gerekiyordu. Bu sebeple önceleri Edirne sonra İstanbul olan toplanma yerlerine vardıklarında birkaç gün dinlendikten sonra “kelime-i Şahadet” getirerek Müslüman olurlardı. Yeniçeri ağasının huzurunda kontrolden geçtikten sonra eşkâl defterine kayıtları yapılır ve sünnet edilirlerdi. Soyadları silinerek Türkçe soyadılar, farazi baba isimleri verilirdi. Soyadlarının başına genelde “abd” eki getirilirdi. Arapça iki adet “abd” kelimesi vardı, birisi ubudiyet manasında “kul”, diğeri köle, hizmetkar manasında “kul” anlamı taşırdı. Burada kullanılan abd kelimesi, ikinci kelimeydi.
Devşirme Kanunuyla alınanların Anadolu’daki Müslüman Türk ailelerin yanına ırgat olarak yerleştirilmeleri ekonomik bir gayeden kaynaklanmıyordu. Buradaki asıl maksat tedrisattı. Yani Balkanların Hıristiyan evlatlarına Türk- İslam ahlakını, töresini, edebini, adabını, kültürünü, dünya görüşünü yakından öğretmekti. Nitekim bu devşirmeler “görerek, duyarak, bizzat yaparak ve yaşayarak öğreneceklerdi”.
*
Devşirme müessesesinin her safhası titizlikle yürütülürdü fakat en önemli kısmı, Müslüman Türk ailenin yanına verilmesiydi. Burada dikkat çeken husus, devşirilen erkeklerin medreseler yerine ailelere teslim edilmesidir. Bu tercih, Osmanlıdaki tedrisat anlayışının seviyesini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Neden medrese yerine aileye verilir, medrese tedrisatı yerine aile tedrisatı tercih edilirdi? Bu soru, bugün tamamen unuttuğumuz, Osmanlı tetkiklerinde de eksik bıraktığımız bir konuya tekabül eder. Bugün unuttuğumuz için Osmanlı tetkiklerinde de aklımıza gelmemekte ve tedrisat meselesinde büyük bir boşluk oluşmaktadır.
Aile tedrisatı, medrese tedrisatından önemlidir, önemli olduğuna katılmayanlar ise en azından mukaddem olduğuna katılırlar. Bu anlamda aile tedrisatı, çocuklarda ve delikanlılarda, ruh dünyalarına nüfuz edecek maharete sahiptir.
Aile tedrisatı öncelikle çocukların ruh dünyasında iman inşasını gerçekleştirir. İman talimi, erken yaşlarda (hatta sıfır yaşında) başlar, bu sebeple ancak ailede gerçekleşir. Çocuk belli bir yaşa kadar bilgiyle fazla alakadar değildir, zaten akıl da zaman içinde inşa edilir. Bu sebeple iman talimi, aslında hissi dünyasının inşa ve terbiyesi ile alakalıdır. Çocuk, belli bir yaşa kadar yoğun bilgi ve derin tefekkürle meşgul olmayacağı için, aile hayatı içinde bizzat görerek terbiye edilir.
Aile tedrisatının başka bir özelliği, aile müessesesinin terkibi yapısıdır. Aile müessesesi, önce erkek (zevç) ile kadın (zevce) arasındaki içtimai terkibin ileri seviyesidir, sonra çocuklarla bu terkip hem derinleşir hem de zenginleşir, bir anlamda genişler. Aile müessesesi, bizzat en derin ve en sağlam içtimai terkip olduğu için, çocuklar o terkibin içinde yoğrulur. Bir terkibin parçası olmak, o terkip içinde belli bir şahsiyet bünyesi inşa etmek için tek yoldur. Oğlan çocuğu o terkip içinde aynı zamanda erkekliğin ne olduğunu ve aile reisinin nasıl olacağını, kız çocuğu o terkip içinde kadınlığın ne olduğunu ve ailedeki kıymet ve yerinin neresi olacağını derinliğine anlar.
Hissiyat, insanda derinleşmenin ana menfezlerinden birisidir. Çocuk yaşta tefekkür olmaz ama his dünyası zengindir. Bu sebeple iman talimi, his terbiyesiyle gerçekleşir ve derinleşir. Yaş ilerledikçe akıl zuhur eder ve bünyesi inşa edilmeye başlanır. Akılla birlikte hissin yanında fikir de oluşur ve ikisi terkip edildiğinde kuvvetli ve dirayetli bir iç dünya inşa edilmiş olur.
Devşirilen çocukların Türkçe bilmemelerinin şart olması, buna mukabil Türk ailelere teslim edilmesi, zihni ve kalbi evrenlerini sıfırdan başlatmak manasına geliyordu. Osmanlıdaki insan telakkisinin derinliğinin nerelere kadar indiğini gösteren bu misal harikuladedir. Çünkü lisanı ailede öğrenmek, o lisan havzasındaki tüm ilim, irfan ve tefekkür meyvelerini talebenin zihni ve kalbi evrenine nakletmek, nakşetmeyi mümkün kılıyordu.
*
Devşirilen çocukların ve delikanlıların verildiği aileler ise sıradan aileler değildi, özellikleri olan ailelerdi. Meseleyi teferruata boğmadan söylememiz gerekirse bu ailelerin temel özelliği, hayatlarının tamamını Sünnet-i Seniyye’ye göre yaşamalarıydı. Bir anlamda bu aileler, Sünnet-i Seniyye’nin o çağdaki tecessüm etmiş hali ve emsaliydi.
Devşirilen çocuklar, Sünnet-i Seniyye’nin hayat haline geldiği bir aile ikliminde yetişirdi. Öyle ki, tek kelam etmek gerekmez, sadece o hayatın içinde olmak kafi gelirdi. Sünnet-i Seniyye’nin yaşandığı bir aile ikliminde büyümek, talim ve terbiyeyi sadece tavır ve edalarla mümkün kılacak kadar derin ve muhkem bir tedrisat anlayışıdır.
*
Devşirmede kendilerine çocukların teslim edildiği bu aile müessesesi, yeniden medeniyet yürüyüşümüzün başlangıcıdır. O aileleri inşa edemediğimizde “şahsiyet” sahibi Müslümanlar yetiştirme imkanımız yok. Hazin olan, tarihte devşirme çocukları teslim ettiğimiz aileler, şimdi kendi çocuklarımız için ihtiyaç haline geldi. Ne pahasına olursa olsun o aileleri inşa etmeli ve her şeyi oradan başlatmalıyız.
MELİK ARVASİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir