DİZİ FİLM, TARİH VE SUİSTİMALİN SINIRI

DİZİ FİLM, TARİH VE SUİSTİMALİN SINIRI
Türkiye bir müddettir sinema ve dizi film üzerinden bir patlama yaşıyor. Üretilen eserlerin dışarıda pazarlanabilmesi, geniş bir Pazar coğrafyasına kavuşması, ciddi paralar kazanılması sektörü tetikledi. Ülkedeki iktisadi ve siyasi gelişmelerin farklı alanlara tesir edeceği, her alandaki gelişmeyi tetikleyeceği beklenmeliydi. Siyasi ve iktisadi gücün oluşturduğu itibar (modern dille marka değeri), ülkede üretilen her esere kıymet kazandırdı. Başarıdaki tılsımlı tesir, kuvvetteki karşı konulmaz cazibe, itibarın derin nüfuzu, ülkenin her alandaki eserini, en azından kendi bölgesinde kıymetli hale getirdi.
Babanın başarısından ve itibarından çocuğunun faydalanması tabiidir. Bu manada ülkedeki siyasi ve iktisadi gelişmelerin ürettiği “itibar”dan her sektörün faydalanması normaldir. Fakat babanın itibarını, evladın kendi çalışma ve çabalarıyla artırması gerekir, suiistimal etmesi değil.
Aslında bir ülkedeki baba, siyaset ve iktisat alanları değil, fikir, ilim, sanat sahalarıdır. Siyaset ve iktisat, fikir, ilim ve sanat alanlarındaki üretimin meyvesini yemeli, onları pazarlamalı, onları hakettiği çerçevede dünyaya sunmalıdır. Muteber olan öncelikle fikir olmalı, fikirden başlayarak her sahanın gelişmesi sağlanmalıdır. Bu sebepledir ki bir ülkenin “babası”, fikir adamları, ilim adamları, sanat adamlarıdır. Ne var ki Türkiye’de fikir, ilim, sanat alanındaki gelişmeler, siyasetin çok gerisinde kalmıştır, evet bu durum sıhhatsizdir fakat vaka da tam olarak böyledir. Siyasetin sahip olduğu ufuk, gerçekleştirdiği hamle, ürettiği başarı diğer alanlara nispetle çok ileridedir. Bu sebeple olmalı ülkenin dünyadaki itibarını üreten siyaset (ve onun mütemmimi olan iktisat) olmuştur. Ülkenin siyasi ve iktisadi alandaki ihracı, diğer alanlardaki ihracından mukayesesiz daha fazladır. Öyleyse sıhhatsiz de olsa “babalık” misyonu siyaset tarafından üstlenilmiştir.
Babalık misyonunun siyaset tarafından üstlenilmesini tenkit etmek mümkündür fakat bu tenkidin ilk şartı, siyaset dışı alanlardaki üretimin, en az siyasi üretim kadar hacimli olmasıdır. Bu şart yerine getirilemediği takdirde, cücelerin devlere “babalık” taslamasından başka bir manzara meydana gelmez, bu manzara ise en hafif ifadeyle komiktir.
*
Fikir, ilim ve sanat alanlarındaki çalışmaların siyaset tarafından desteklenmesi, teşvik edilmesi, yolunun açılması gerektiği doğrudur. Fakat fikir, ilim ve sanat adamları, siyasete rağmen, siyasetle mücadele pahasına kendi alanlarında çalışmalılar, kendi sahalarını başkalarına kaptırmamalılar. Dolayısıyla kendini tefekkür alanında istihdam etmiş kişiler, ülkedeki siyasetten, siyasi iktidardan mutlaka ileride olmalılar. Böyle olmalılar ki siyaseti nazari çerçevede üretebilsinler, yönetebilsinler, yönlendirebilsinler. Siyasetin iktidarla harmanlanmış yapısı “hoyratlığa” mütemayildir, bu temayülü önleyecek olan birinci kuvvet ise ne hukuktur, ne ordudur, ne de başka bir şeydir, sadece ve sadece kendini tefekkür alanında istihdam etmiş kadrodur. İşte bu kadro ülkeyi yöneten siyasi heyetin gerisinde kalırsa, baba ile evladın yer değiştirmesi gibi bir gariplik yaşanmaya başlar.
Baba ile evladın yer değiştirmesinin sebebi ve kusuru siyasette değil, tefekkür ehlindedir. Tefekkür alanı genişlemiyor, gelişmiyorsa siyaset onları bekleyemez, beklerse yanlış yapar. Zaten hayatta hiçbir alan diğerini, hiçbir varlık ötekini beklemez, ötekinden alabileceği yardım ve katkıyı alamıyorsa kendi mecrasında o alanın fonksiyonunu da üstlenerek yoluna devam eder. Türkiye, fikir, ilim ve sanatın ürettiği bir siyasete sahip değil aksine siyasetin fikir, ilim ve sanatı tetiklediği bir ortama sahip…
*
Ülkedeki sanat alanı ve faaliyetleri, siyasi ve iktisadi başarının verimlerini toplamak için hoyrat bir çaba içinde. Ülkenin itibarındaki artış, her alanda pazarlanabilir eserler üretmesine müsait şartları hazırladığından beri sanat alanı, sanat faaliyetini “banknot” olarak görmeye başladı. Kendi kendine, kendini ve kendi eserlerini üretemeyen sanat, siyaset ve iktisadın ürettiği itibarı sömürmeye, istismar etmeye, suiistimale kadar uzanıyor.
Kendi kendini üretemeyen, kendi sahasını işgal edemeyen dolayısıyla sınırlarını bilmeyen, ölçülerini geliştiremeyen, muhtevasını tayin edemeyen sanat alanı, sadece tiraj (rating) hedefine kilitli ve sadece paraya ayarlı bir faaliyet göstermeye başladığında, birilerinin sınırını hatırlatması tabii değil midir? Rüştünü ispat etmemiş bir sanat alanı nasıl olur da istiklal iddiasında bulunabilir? Sanat anlayışı olmayan, sinema dili geliştiremeyen, sahasını çerçeveleyemeyen bir sektör, bu kadar hoyrat, bu kadar pervasız, bu kadar cüretkar olabilir mi?
Bir ülkenin tarihi, dizi film için, rating için, para için tahrif edilebilir mi? Utanmadan, “bunun bir film olduğunu, tarih olmadığını, kurgudan ibaret olduğunu” söylüyorlar. Kanuni’nin ismini kullanıyorlar, dönemin tüm devlet kadrosunun ismini kullanıyorlar, haremdeki kadınların isimlerini olduğu gibi kullanıyorlar, sonra da “kurgu” olduğunu söylüyorlar. “İnsanlar tarihi filmlerden mi öğrenecekmiş”… İtiraza bakın… Mesele insanların tarihi nereden öğreneceği değil, senin tarihi doğru aksettirip aksettirmediğin… İnsanların senden bir şey öğrenip öğrenmeyeceğiyle ilgili değil ki hadise, senin işini “doğru” yapıp yapmadığın… Bu nasıl bir zihni savrukluktur, nasıl bir akıl terkibidir? Adam işini doğru yapmak gibi bir çabaya sahip değil, “tarihi, dizi filmden mi öğreniyorlar?” diye soruyor. Adam hiçbir hukuki ve ahlaki hassasiyet taşımıyor, doğru yapmak konusunda hiçbir çaba göstermiyor, sanat ile ilgili küçücük bir ölçü geliştirmeye çalışmıyor, ukala bir şekilde itiraz ediyor.
Oysa herhangi bir insanın hayatını filme alamazlar. Herhangi bir insanın hayatını, onun izni olmadan film yapamazlar, hukuk buna müsaade etmez. Herhangi bir insanın hayatını “doğru” şekilde aksettirseler bile film yapamazlar, yanlış şekilde aksettirerek yaptıkları takdirde hem ceza koğuşturmasına hem de tazminat davasına muhatap olurlar. Ama Kanuni’nin hayatını hem de Osmanlı imparatorluğunun bir dönemini içine alacak şekilde ve yanlış aksettirerek filme alabiliyorlar. Ülkenin bazı fikir, ilim ve sanat adamları bu kadar açık bir yanlışlığa ses çıkarmıyor ama siyasetin müdahalesine itiraz ediyor.
Atatürk’ü koruma kanunu var ama Kanuni’yi, Abdülhamit’i, Fatih’i koruma kanunu yok. Tamam koruma kanunu doğru değil, Padişahları da koruma kanunu ile çerçevelemeyelim Atatürk’ü de… Fakat koruma kanunu olmaksızın da tarihi şahsiyetlere hakaret etmek, onları olmadıkları gibi göstermek, onları tahkir etmek suç olmalı. Zaten de ceza kanunu anlamında suç… Ne var ki ülkedeki seksen yıllık siyasi kültür, Osmanlıya küfretmek üzerine kurulu olduğu için, padişahlara değil hakaret, küfretmek bile serbesttir, ceza kanunu her nedense bu hususta cari değildir.
Başbakanın yaptığı ne midir? Ceza kanununun tatbikini talep etmektir. Aslında savcıların “res’en” harekete geçmesi gereken bir konuda, başbakan suç duyurusunda bulunuyor. Yaptığı iş yargıya müdahale etmek değil, bilakis yargıya görevini hatırlatmak… İşin acı tarafı, başbakandan önce kamuoyunun (ve tabii ki bizim) bunu yapmamız gerekiyordu, suç duyurusunda bulunmalıydık. Bu da başbakana nasip oldu.
*
Başbakan da dahil olmak üzere tüm siyasetin fikir, ilim ve sanat alanına müdahalesine karşı çıkalım ama başbakan da dahil, tüm ülkenin ve tüm dünyanın gıpta edeceği fikirler üretelim, sanat eserleri verelim. Rating için her şeyi istismar etmeden yapalım bunu. Mesele ratingden ibaret olursa, Kanuni’ye porno film çevirtirsiniz, çok da para kazanırsınız. Bunun bir ölçüsü, sınırı ve anlayışı olmalı değil midir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir