“DOĞRU”DA GİZLENMİŞ SİNSİ TEHLİKE

“DOĞRU”DA GİZLENMİŞ SİNSİ TEHLİKE
“Yeni Üstadlar(!) ve üslup meselesi” başlıklı yazımdan sonra, oldukça tedirgindim. O yazıda ifade ettiğim gibi, “kavgayı göze alarak” yazmıştım ve kavgaya hazır olmanın teyakkuz hali ruh dünyamı sarmıştı. Yazıdan sonra Haki beyle yaptığımız ilk sohbette, Haki bey, kavga etmek bir tarafa, beni, şu ifadelerle tebrik etti. “Dahiyane bir tespit, tarihi bir tez, bu tez, İslam medeniyetlerinin hepsinin ama hususen Osmanlı medeniyetinin neden çöktüğünü yalnız başına açıklayacak çapta”.
Dahiyane tespit ve tarihi tez dediği ifadem şu;
“Ben bir yazının (veya kitabın) “doğru” olmasından korkarım. Doğrudan korkulur mu be adam demeyin, sebebi şu; insan zihni “doğruyu” bulduğunda “arayışını” durduruyor. Yanlışta donma olmaz çünkü yanlış sürekli saldırıya uğrar. Donma ve tortulaşma umumiyetle doğru fikir ve tatbikatların başına geliyor. Fikir ve tatbikat doğru olduğunda arayış duruyor, arayış durduğunda ise ilerleme ve gelişme tıkanıyor.”
Gerçekten Haki beyin tavırlarına bakınca, müthiş bir heyecan görünüyordu. Sanki binlerce yıldır kaybedilmiş bir hazine bulmuş gibiydi. (Mübalağamı hoş görün) Yazımın diğer kısımlarındaki ağır tenkit ifadelerini hiç hatırlamıyor gibi bir hali vardı. Hazineyi bulunca, çekilen sıkıntıyı unutmak gibi bir hal… Fikir karşısında Haki Bey gibi heyecanlanan, yerinde duramayan, iç dünyası kaynayan birini görmedim. Orijinal bir tespiti önüne koyun, kendisine, “sen adam olmazsın” deseniz bile onu duymuyor, orijinal fikrin peşine takılıp gidiyor. Enteresan bir ruh hali…
Benim tarihi tezim(!) merkezinde uzun bir sohbet ettik. Bu yazı, o sohbetten derlendi. Bu yazıyı, “Siz yazın” teklifime, “tarihi tespiti yapan sensin, senin hakkın, sen yaz” diye alicenaplık gösterdi. Tırnak içinde olmayan ifadelerin de büyük bir kısmı Haki Beye ait.
*
Doğruyu bulmak kadar nefs emniyetini temin eden bir ruh hali yok. “Doğru” bir müddet tatbik edilip de, hayatta test edildiği ve onaylandığı takdirde, artık insanın zihni ve kalbi evreni o merkezde faaliyetini durduruyor. Tefekkür faaliyetinin maksadı doğruyu bulmak olduğuna göre, doğru bulunduğunda tefekkür faaliyetine devam etmek izahsız kalıyor. Bir müddet sonra doğrunun tatbikatı, “tekrar” haline geliyor. “Ne olmuş tekrarlanıyorsa, doğru değil mi, tabii ki tekrarlanacak” diyenler çıkabilir. Zaten problem tam olarak bu yaklaşım ve düşüncede. Çünkü zamanüstü olan doğru, “mana”dır, onun zarflanmış hali değil. (Haki beyin “manayı anlamak sureti inşa etmek” yazı serisine bakın). Mana zarflandığı andan itibaren “zaman” çerçevesi içine alınıyor ve bir müddet sonra “suret” eskiyor. Zamana dayanan “mana”dır, zarf (suret) değil. Suret eskidiğinde mana tecelliye gelemez oluyor.
Osmanlının inşa ettiği “İslam Medeniyeti” gerçekten müthişti. Hem de tüm hayatı kuşatacak çapta müthiş… Birkaç asır tatbik edilen sistemler, fevkalade doğru, güzel, iyi ve faydalı neticeler verdi. Bu asırlarda aynı zamanda inşa faaliyeti devam ediyordu. İnşa faaliyeti kesintisiz devam eden ilk üç-dört asrında, tatbikatların neticesine bakıldığında, müthiş bir nefs emniyeti gelişti. “Doğru”, “güzel”, “iyi” yaşıyor olmaktan elde edilen “fayda” gözleri kamaştırdı. Ve adı, “devlet-i ebed müddet” oldu. Öyle ya, elde edilen netice o kadar muhteşemdi ki, yıkılması nasıl mümkün olabilirdi? Oysa mana ilimleri tıkanıp, suret inşa faaliyeti bittiğinde, her şey zıddına dönmeye başladı. Çürüyen suretler (müesseseler) manayı tecelli ettiremez oldu, manayı anlamayan yobazlar surete sarıldı.
Tenkit geleneğinde, “doğrunun tenkidi yapılmaz” şiarı var. Doğru, tenkit değil taltif konusudur. “Doğrunun tenkidi” ifadesi bile kendi içinde dehşet bir çelişki barındırıyor. Oysa durum böyle değil. Doğru tenkit edilebilir, edilmelidir, fakat hususi bir usule tabidir ve bu usulün iki ölçüsü var. Birincisi, doğru olduğunu tespit etmek şartıyla, derinleşmeyi temin edecek tenkit. İkincisi, doğru olduğunu tespit şartıyla, daha uygun bir suret inşa edilebileceği istikametindeki tenkit. Bu tenkit yapıldığında, “doğru” donmaz, tortulaşmaz, surette ısrar edilmez.
İnsanların tartışmalarına baktığımda, iki doğruyu tartıştıklarını görüyorum. Gerçi umumiyetle iki yanlışı tartışıyorlar ama bazen de iki doğruyu tartıştıkları vaki. Farklı derinliklerdeki aynı doğruyu, iki doğru gibi tartışıyorlar. Veya aynı mananın farklı suretlerini tartışıyorlar. Tabii ki bunların biri doğru biri yanlış diye tartışıyorlar. Çok vahim bir durum… Bunun sebebi, doğrunun tenkit edilmemesi olmalı.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir