DOSTLA SOHBET-1-

DOSTLA SOHBET -1-
İtibar ederim sözüne, fikrine, aklına… İdrak ve ufku ayrıca mühimdir benim için… Hür hissederim onun ufkunda kendimi… Engin ufuk, derin idrak, keskin kavrayış, aklın hürriyet alanını alabildiğine genişletir. Hapishane insanın içinde ya aslında, onun adı ufuk… Ufuk ne kadar darsa akıl o kadar küçük oluyor.
Fikir çilesi çeken bir dostun ıstırabını anlatacağım bu gün, becerebilirsem… Bir ukdenin hikayesi dense de olur. Bir tereddüdün, ruh labirentlerindeki bazen serazat bazen nizami arayışı mı desem? Yoksa ruh ile nefsin kavgası mı? Ama nihayetinde bir çaresizlik olsa gerek… Anlamamanın, karar verememenin, tercih yapamamanın çaresizliği… Fakat anlama zafiyetinden değil ıstırabı, bilakis derin idrakin savurduğu hakikat arayışındaki sancılar bunlar…
O günkü kadar ıstıraplı görmemiştim. Sigarayı içiyor mu yoksa yiyor mu anlamadım. Bana mı bakıyordu gözleri yoksa bedenimi geçip arkasını mı görüyordu, bilemedim. Bir ara gayriihtiyari arkama dönüp baktığımı hatırlıyorum, arkamda bir şey var mı diye… Halimin farkına varınca kendime şaşırdım. “İyi ki geldin” demişti önce. Fakat halinden, “niye geldin, mahremiyetimi bozdun, yalnızlığımı…” der gibiydi. Oturmadan kalkmak istemiştim ama doğru anladığımdan emin olamadım. Dost, dostun halinden anlayan kişidir. Anlamak lazımdı halinden ama sözüne itibar etmemek dostluğa halel getirirdi. Sıhhat ve afiyette olup olmadığını sormak istedim ama hali dışarıya taşıyordu, sormak hamlık olurdu. İçimdeki tereddüdü içime gömmüş ve karşısına sessizce oturmuştum, hiç konuşmadan… Kelam bazen ruha şifa bazen de zehirdi. “Dostluk” dedim içimden kendi kendime, “sözün şifa olduğu yer ile zehir olduğu yeri fark etmek”… Konuşmadan haliyle halleşmek istedim. Aman ne zormuş, konuşmadan halleşmek… Orda anladım ki konuşmak, ham insanların işiymiş. Ruh ruh ile temas edemeyince onun haliyle halleşemiyor ve feveran ediyor. Ruhun feveranı… Biz onu söz olarak duyuyoruz, kabul ediyoruz, razı oluyoruz. Nefs de mahirane bir manevra ile ruhun feveranını perdeliyor ve bize belagatin şehvetini sunuyor. Şehvetin çelmesine bir defa takılmaya görsün insan, dipsiz bir girdaba yuvarlanıyor.
Kendime bir çay doldurduğumu hatırlıyorum, adına “hal” denen sükunetin ağırlığından biraz sıyrılmak ve harekete iltica etmek için… Çayı doldurmak kaç saniye sürerdi ki hangi yaraya merhem olsun? Ben de semaverin kapağını kaldırıp suyuna baktım, azalmış mı diye… Şekeri ağzıma atıp çayı dudaklarıma götürürken hafif yukarı kalkan gözlerim dostun bana bakarak tebessüm ettiğini gördü. Biraz hafifledim ve rahatlım. Çay bardağını yere koyarken, “dostum, halin nicedir, dosta muhtaç mıdır?” deyiverdim. Bana birkaç saniye baktı ve başını salladı. “Evet” mi demekti yoksa “hayır” mı, anlamadım. “Dosta muhtaç olmayan dost olur mu” diye geçirdim içimden ve “evet” manasına aldım, baş sallamasını… Tekrar bir sükunet kapladı meclisi. Fakat bu defa uzun sürdürmeye niyetli değildim. Nerden başlayacağımı bilsem hiç durmayacaktım ama onu keşfedemiyordum. “Derdini söylemeyen derman bulamaz” gibi anlayanın da anlamayanın da kullandığı bir atasözüyle konuya girmek çok sıradandı. “Dost, dostun derdini de bilmeli değil miydi?”. Kendime kızdım, “bir daha dost edinirsen, kafanı taşlarla ezerim senin” dedim. Aşkın çağının geçtiğini ve göklere çekildiğini bilirdik de, dostluğun hala yeryüzünde gezinebileceğini düşünürdük. Anladım ki dostluk aşktan daha zormuş. Aşkta, varlığını maşuka teslim ve feda etmek kafidir, anlamak gerekmez. Oysa anlamak, dostluğun rükünlerindenmiş. Ben, dostluk daha kolaydır diye sahip çıkmıştım. Ne büyük gaflet…
Nihayet dayanamadım ve “de hele, dillerin konuşması ruhların konuşmasından daha kolay, yorma beni” dedim. “Belanı arıyor olmalısın” der gibi baktı. Bende, “dosttan gelen başımın üstüne” dedim içimden o da bunu anladı. “Azizim”, diye başladı konuşmaya… “Birine bir şey söylüyorsun yapması gereken fakat yapmıyor, söylediğin için de, bilmemek, akledememek mazereti ortadan kalkıyor”. Sözün burasında “ne var bunda?” der gibi baktım gözlerine. O bakışımı umursamadan devam etti, daha söyleyeceğini söylememiş tavrında… “O adamın söylediğin işten mahşerde hesaba çekilmesinin sebebi sen değil misin?”. Ürperdim bir anda, tepeden tırnağa kadar. “Aman” dedim, “Dur, söylersen mesele, söylemezsen mesele…”. Derin bir nefes aldı, “evet” dedi, “işin ıstırabı da zaten o noktada”. Tüm hayatım zihnimde çalkalanmaya başladı. Yazdık, konuştuk, anlattık, akıl bile verdik. Hepsi bu mu? Okuduk, dinledik, akıl sorduk. Doğru söz söylemişsek, yapılmadığı için bizim yüzümüzden hesaba çekilecekler, doğru söz dinledik ve okuduysak, yapmadığımız için bizim yüzümüzden hesaba çekilecekler. “Hadi bakalım…” dedi muzip bir tebessümle, “her konuda bir kelamın, her soruya bir cevabın var ya, dinliyorum”. Kaç saat oturduk diz dize hatırlamıyorum. Hiç konuşmadık ondan sonra, sadece çay ve sigara içtik. Semavere birkaç defa su eklediğimi hatırlıyorum sadece. Fakat o birkaç saat içinde o kadar çok şey konuştuk ki… Aramızda bir telepati oluşmuştu sanki. Hiç kelam etmeden ciltler dolusu şey konuştuk. Sanki ilk defa konuşmadan sohbet etmekten zevk aldım. Sanki… Sanki… Sanki ruh dilini ilk defa kullandım ve sanki ruh dilini ilk defa anladım. Neler mi konuştuk? “Emri bil-maruf, nehyi anil münker” dedim içimden, o da bana içinden “spor yapmak için namaz kılarsan, şekil şartları yerine geldi diye namaz kabul olur mu?” dedi. Niyete bağlıydı her iş… “Ama” dedim ruh diliyle, “o zaman iyiliği emreden, kötülükten nehyeden kalmaz dünyada”. “İyiliği sana haber veriyorum, yapma da cehennemi boyla, edasıyla söylenen iyilik, kimi cehenneme gönderir acaba?” diye soruyla cevap verdi bana, kalbinden. Bende kalbimden, “söyleyeni de, söyleneni de” diye cevap verdim. “Oysa maksat, söyleyene de söylenene de sevap kazandırmak değil miydi?” diye sordu tekrar. Çok şey konuştuk. Bu kadar zamanda bu kadar çok şey konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum. Demek ki ruh dili bambaşka bir şeymiş. Kısa sürede ciltlerce eseri ihtiva eden konuşma yapılabiliyormuş. En son dedim ki içimden, “Dünyanın bir tarafı yıkılıyor, diğer tarafı dirilmeye çalışıyor, ortada ümmet istikamet tayinine uğraşıyor, zaman tereddüt zamanı değil”. Dedi ki kalp diliyle, “İmtihan tüm zamanların tek mesuliyeti, bahsettiğin şartlardan dolayı bu gün daha da ağır.”.
Nihayetinde “büyük insanların” hallerinden birini anladım. Sorulmayan sorunun cevabını vermezler, sorulmadan konuşmazlarmış. Sorulursa cevap vermek şart olduğundan, mesuliyeti yerine getirmek için konuşurlarmış. Ne güzel hal… Bunu anlamayı o günün karı saymıştım ama ruhum ve aklım sayısız soruyla çalkalanıyordu. Küt küt kafama vuran büyük soru ise, hangi soruyu soracağını bilmeyenlere anlatmak, mesuliyet gereği değil miydi? Bu soruyu dostumla konuşmamıştık ruh diliyle, ona sorsaydım şöyle mi cevap verirdi acaba? “Dostum, dert etme, cemiyette kafi sayıda hoyrat adam var zaten, çok konuşan…”.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir