DÜNYA-AHİRET MUVAZENESİ

DÜNYA-AHİRET MUVAZENESİ

İslami hayatın temeli, dünya-ahiret muvazenesidir. Çok yaygın olan bu bilginin anlaşıldığı zannı da keza çok yaygındır. Dünya-ahiret muvazenesi ifadesi, tek bir muvazenenin varlığına işaret edermiş gibi anlaşılmaktadır. Hayat, aynı konuda ve aynı unsurlardan çok sayıda muvazene kurulabildiğini gösteren tecrübelerle doludur. Dünya-ahiret muvazenesi de bu kaideye tabi olarak, birçok çeşide sahip olabilmiştir. Bu nokta konunun anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

Dünya-ahiret muvazenesinde, muvazene amilinin hangisi olduğu hususu, farklı muvazeneleri mümkün kılar. Muvazene amili (bir manada ağırlık merkezi) ahiret olduğunda ortaya çıkan muvazene ile dünya olduğunda ortaya çıkan muvazene birbirinden farklı kompozisyonlar üretir. Her ikisinde de muvazenenin kurulmuş olması, İslami hayatın inşa edildiğini gösterir. Bu iki ihtimali birbirinden tefrik etmenin zorluğu, her iki durumda da muvazenenin kurulmuş olmasıdır.

Dünyanın imarını listenin ön sıralarına almayan bir İslami anlayış, dünya-ahiret muvazenesini kurmuş olmak iddiasına sahip değildir. Dünyanın imarı ise o kadar büyük bir davadır ve o kadar büyük bir fikri ve fiili gayreti ilzam eder ki, dünya-ahiret muvazenesini dünya lehine bozar ve muvazene amilini dünya olarak merkezleştirir. Diğer taraftan, imar edilmemiş bir dünyada yaşanabilecek hayat, İslami hayat değildir ki, dünya-ahiret muvazenesinin ağırlık merkezini ahiret olarak merkezleştirsin. Hakikaten bedevi bir hayat, İslami hayat gerçeklikleri içinde İslam’a en uzak olanıdır. Bedevi hayat içinde dünya-ahiret muvazenesini ahiret merkezinde inşa etmiş olmak iddiası, ancak idrak zafiyeti ile malul olan basit ve geri bir aklın beyanı olabilir.

Dünyanın imarını yeryüzündeki tüm kültürlerden ve insan topluluklarından daha ileri ve daha ince bir anlayışla yapmaya çalışmak, İslami anlayış ve hayatın temel vazifelerinden biridir. Dünya-ahiret muvazenesinin kurulabilmesinin önemli şartlarından olan “dünyayı imar vazifesi”, İslami hayat anlayışının ancak “medeni hayat” çerçevesinde kendini gerçekleştirebilme imkanı olduğunu gösterir. Medeni hayat, İslami hayat gerçekliğinin en geniş ifadesidir. Dünya-ahiret muvazenesinin kurulmasındaki temel paradokslardan birisi budur. Medeniyet inşasının gerektirdiği çabanın büyüklüğü dünyanın ağırlığını artırmakta fakat medeniyet inşa edilmeden yaşanabilecek hayat ise ahreti merkeze almak iddiasından uzak kalmaktadır.

Tarihin farklı dönemlerinde hayatın farklı altyapılara sahip olduğu vakadır. Mütemadiyen değişen ve gelişen hayatta en göze çarpıcı olan nokta, dünya hayatının giriftleştiği, boyutlarının çeşitlendiği ve arttığıdır. Bu durum hayatı yaşamak için gereken beşeri münasebet çeşidini arttırdığı gibi lüzumlu zaman ve enerji miktarını da artırmaktadır. Hayatı kazanmak için gereken çalışma süresi artarken, hayatta kalabilmek için gereken beşeri münasebet çeşidi de artmaktadır. Hayatın temel ve asgari altyapısını kurmak için gereken çabanın insanı dünyaya kilitlediği ve ahreti unutturduğu veya ahrete zaman ayıramaz hale getirdiği bir dönemde dünya-ahiret muvazenesinin kurulabilmesi daha da zorlaşmıştır. İslam’ın yeryüzüne saçtığı manaları, insanların kendi hayatlarının muhtevasına zerketmek gibi bir endişe ve çaba içine girmeleri gerektiğini söylemek doğrudur ama bunun tatbiki zordur.

Aslında bu durumun teorik olarak bir paradoks oluşturmadığı vakadır. Fakat tatbikatta bu durum çok defa zihni ve fiili paradokslar meydana getirebilmiştir. Muvazene denilen tılsımlı formül, bir defa gerçekleştirilen ve mütemadiyen devam eden bir durum değildir. Problem ise tam bu noktada meydana gelmekte ve hayatı dağıtabilmektedir. Varlık, insan ve hayatın değişmesi ve gelişmesi, muvazenenin yeni şartlar ve imkanlar çerçevesinde yeniden kurulmasını ilzam eder. Bir dönem önce kurulan ve müspet neticeler veren muvazeneyi tecrübe etmiş olan akılların, o muvazeneyi muhafaza çabasına girmesi ilk bakışta anlaşılabilir. Fakat bir müddet sonra şartların değişmesiyle aynı muvazenenin “doğruları” mevcut hayat gerçekliklerinde teyit edilemez hale gelmesine rağmen muhafaza çabası, “yobazlık” olarak zuhur etmektedir. Farklı şartlar manzumesinin muvazenesinin farklı olduğu gerçeğinin idrak edilememesi, “mutlak doğruların” dahi “gerçekleştirme” şartlarını oluşturma maharetinden mahrum kalınmasına sebep olduğu için çok vahimdir.

Hayatın herhangi bir alanında veya konusunda muvazene kurmak ve mütemadiyen o muvazeneyi yenileyerek devam etmek fevkalade zordur. Dünya-ahiret muvazenesi ise sadece dünyaya ait konulardaki muvazenelerin en giriftinden daha zordur. Tüm dünya hayatını ahiret hayatı ile dengelemek, bilinen ve tüm katılığı ile yaşanan dünya hayatının yanında nispeten bilinen fakat hiç görülmeyen ahiret hayatını muvazeneye kavuşturmak, dünyaya ait bilinen hiçbir muvazene formülü ile gerçekleştirilemez. İslami anlayışı, kavramak ve kuşanmaktaki temel zorluklardan birisi tam olarak budur.

Materyalist temel anlayışta vücut bulmuş, pozitivist kavrayışla çerçevelenmiş olan müspet bilimler ve beşeri bilimlerin üretebildiği ilmi gerçeklikler ve formülasyonlar, İslami anlayışın “sırat-i müstakim”i olan dünya-ahiret muvazenesini doğru merkezde ve doğru formülle kurmak için kafi değildir.

***
Asr-ı Saadetten sonraki Raşit Halifeler devri, muvazene merkezinin ahretten dünyaya doğru yavaş bir seyir halinde ilerlediğini gösteriyor. Raşit halifelerin şahsiyeti ile ilgili olmayan bu durumun birinci sebebi, her geçen gün sahabe kadrosunun azalmasıdır. Son halife olan Hz. Ali (RA) devrinde, Raşit Halifeler dönemindeki en ileri noktasına varan merkez kayması, yaşanan hadiselerin derinlerdeki sebeplerini gösterir. Hz. Ali’nin (RA) mücadelelerinde neticeye varamamış olmasının temel sebebi de, dünya hayatının ahret hayatına galebe çalmaya başlamasıdır. Hz. Ali (RA) gibi her hücresinden iman ve ahret tüten bir şahsiyet, dünya hayatının galebe çalmaya başladığı dönem ile ruhi imtizaçsızlık içindedir. Hz. Muaviye, Hz. Ali’ye (RA) nispetle dünya hayatı ile ünsiyeti daha fazla olan bir şahsiyet olduğu için, aralarındaki mücadele Hz. Ali (RA) lehine neticelenememiştir. Dönemin ruhu ile Hz. Muaviye’nin şahsiyeti arasındaki, Hz. Ali’ye (RA) nispetle çok ileride olan ünsiyet, dünyayı ona kazandırmıştır.

(Hz. Muaviye ile ilgili tespitlerimiz, kendinin şu sözüne uygun olarak yapılmıştır. “Ebubekir dünyaya meyletmedi, dünya da ona meyletmedi, dünya Ömer’e meyletmek istedi fakat Ömer dünyaya meyletmedi, dünya Osman’a meyletti, Osman da ona biraz meyletti, biz ise dünyaya garkolduk”.)

Burada üzerinde durduğumuz nokta, Raşit halifeleri tenkit etmek değil. Dünya-ahiret muvazenesinin mütekamil kıvamı Hz. Risaletpenah’a (SAV) aittir ve bu durum münhasıran böyledir. Münhasıran böyledir zira bu hususiyet Risalet imtiyazıdır.

Asr-ı Saadetten sonra uzun bir müddet merkezden uzaklaşıldığı vakidir. Sonraki dönemlerde farklı coğrafyalarda kurulun İslam Medeniyetlerinde merkeze nispeten yaklaşıldığı vakidir. Fakat hiçbirinde Asr-ı Saadet ve Sahabe dönemindeki merkeze yakınlık varit değildir. Olması da zaten mümkün değildir.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir