DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ANAYASA

DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ANAYASA
Kemalizm denen fikir müsveddesi ve zalim tatbikatı, bu ülkede fikir ve ideolojiyi katletti. Kemalizm tecrübesi üzerinden değerlendirilen “fikir”, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar hakir görülür oldu. Kemalizm bu ülkede sadece devletin değil, milletin akıl ve duygu dünyasını da zehirledi.
Anayasa yapma sürecindeki ülke, Kemalizm’den kaçmak için fikirden uzaklaşmaya başladı. Anayasa konusunda en sık dillendirilen düşünce, “ideolojilerden arındıralım” şeklinde dillendiriliyor. Oysa bu ülkenin tecrübe ettiği, tecrübe etmekten pişman olduğu ve kurtulmak için can attığı düşünce müsveddesi, kemalizmdir. İnsanlar, anayasayı kemalizmden arındıralım demeye cesaret edemediğinden midir, “kemalizmden arındıralım” demek yerine, “ideolojilerden arındıralım” diyor. Bu ciddi bir zihni savrulmadır.
*
Bir dünya görüşü anayasa yapamaz mı? Türkiye’deki tecrübe buna “hayır” diyor. İdrakimiz bu kadar sığ, ufkumuz bu kadar dar olursa, yapacağımız anayasa işe yaramayacak. Milletlerin kendi tecrübelerinin önemli olduğu doğru, başka milletlerin tecrübeleri yerine öncelikle kendi tecrübelerini göz önüne almalarında fayda var. Fakat Kemalizm tecrübesi, bu milletin öz tecrübesi değil, ithal bir düşünce müsveddesinin zoraki tecrübesidir. Faşist İtalya’nın tecrübesi burada tekrarlanmıştır. Faşizm ve Nazizm gibi ideoloji kepazelikleri bu milletin tarihi seyrinde sahip olduğu düşünceler değil. Kendi tabii seyrinde meydana gelmeyen, kendisi tarafından üretilmeyen düşünce müsveddelerinin ithal ve namlu zoruyla tatbik edilmesinden elde edilen tecrübe, milli tecrübe sayılır mı? Yani fikir yabancıysa, tecrübe yerli olur mu? Kemalizmi yerli tecrübe sayarak, o tecrübe üzerine bir şeyler bina etmek, bu milletin sırtından bir deli gömleğini çıkarıp başka renkte bir deli gömleği giydirmek olur.
*
Bir dünya görüşünün anayasa yapma şartı nedir? Hangi hacimde ve hangi mahiyette olmalıdır ki anayasa yapabilmenin fikri ve vicdani şartlarına malik olsun…
Dünya görüşünün anayasa yapabilmesi için, ülkede yaşayan tüm halkı çerçeve içine alabilmesi gerekir. Tüm halkı, kendi muhtevasına uydurmaya çalışan bir çerçeve değil, halkı kendi dini, dili, kavmi, kültürü ve sair her türlü özellikleriyle kabul edecek ve onlara kendi hayatlarını yaşama imkanı hazırlayacak bir çerçeve hazırlayabilmenin teorik imkanlarına sahip dünya görüşleri anayasa yapabilir.
Kemalist anayasaya baktığınızda herkesin Atatürkçü olduğunu (olmak zorunda tutulduğunu) görürsünüz. Faşist anayasalar ülkedeki herkesin faşist, sosyalist anayasalar ülkedeki tüm halkın sosyalist olduğunu söyler. Başka dünya görüşüne, dine, kültüre sahip olan halk kesimlerinin bu gerçekliklerini kabul etmediği için bunlar anayasa yapma kemaline (yetkinliğine) ve salahiyetine sahip değillerdir. Laik anayasalar da öyledir, tüm halkı laik kabul edip, tüm hayatı laik esaslar üzerine inşa etmeye çalışır.
Ülkede yaşayan tek ferdin gerçekliğini bile tanımayan düşünce demetleri, anayasa yapacak kadar gelişmiş değildir. Bu türden düşünceler, dünya görüşü haline bile gelememiş, insanların meseleleriyle ilgilenmeyen, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini dikte eden düşünce müsveddeleridir. İnsanların farklı dünya görüşlerini tercih etmelerine fırsat ve imkan vermeyen, onları bir düşünce çerçevesi içinde yaşamak zorunda bırakan her türlü yaklaşım, insanı, insan olarak kabul etmemektedir. İnsanlar doğru da yapabilirler, yanlışta… Yanlış yapma hürriyeti yoksa doğru yapmanın kıymeti nedir ki. Bu manada dünya görüşleri kendi mutlak doğrularını her insana dikte etmek yanlışından kurtulmalıdır. Dahası kendi “mutlak doğrularını” insanlara dikte eden dünya görüşleri, diktatörlükten kurtulamazlar.
“Mutlak doğru” meselesi çok nazik, çok hassas, çok problemli bir yaklaşımdır. Gerçekten her dünya görüşü kendini “mutlak doğru” olarak tanımlar. Doğru olmama ihtimalini kabul ettiğinde kendini reddetmek paradoksuyla karşı karşıya kalır. Bu sebeple dünya görüşlerinin kendini “mutlak doğru” kabul etmesi tabiidir. Ne var ki, dünya görüşünün “mutlak doğru” olduğunu kabul eden bir kişinin, tüm insanlığın o dünya görüşüne mensup olması gerektiğini düşünmesi de tabii görünüyor. İşte kırılma noktası tam olarak burası… Bir dünya görüşüne “mutlak doğru” olarak inanmak ile o dünya görüşüne tüm insanlığın katılmasını mecburiyet haline getirmek ve bunu güç sahibi olduğunda silah zoruyla gerçekleştirmeye çalışmak hastalıklı bir durumdur. Mesele, tebliğ, telkin ve ikna çabası ve çalışmaları değil, güç ve iktidar olunduğunda insanları buna zorlamaktır.
“Mutlak doğru”ya sahip bir insanın, diğer insanlara zulmetmesi, onları kendi doğrularına bağlanmaya mecbur bırakmaması nasıl mümkün olabilir? Bunun yolu, dünya görüşünün “esasları” içinde, her insanın inandığı gibi yaşama hakkının olmasıdır. Hiçbir dünya görüşü, kendi hakimiyeti içinde başka dünya görüşlerinin yaşamasına müsaade edecek şekilde örülmemiştir. Bunun tek istisnası İslam’dır. İslam, her insanın kendi dinine, dünya görüşüne göre yaşama hakkını, kendi “esasları” arasına almıştır.
Allah, insanlara gönderdiği dininin muhtevasına, başka dinlere mensup insanların, kendi dinlerine uygun yaşama hak ve hürriyetini bahşetmiştir. Bu hak ve hürriyeti de, gönderdiği dinin muhtevasına yerleştirmiştir. Bu sebeple İslam, hakimiyeti altındaki Müslümanlara kendini tatbik ettiği gibi diğer din mensuplarına da kendi dinlerini yaşama imkanı verir ve şartlarını hazırlar.
Allah’ın dini “mutlak doğru”dur. Mutlak doğru olmasının en bariz delili de, insanları Müslüman olmaya mecbur tutmamasıdır. Allah, kullarını imtihan etmek için dünyaya göndermiştir, imtihanın mümkün olması, insanların doğru da yanlış da yapabilme hürriyetine sahip olmasıdır. Farklı dünya görüşüne göre yaşama imkanı vermekle, insanların kendi zihni ve kalbi dünyalarındaki süreci serbest bırakmıştır. Kainatın mutlak sahibi (Yaratıcı sahibi) insanları istediği dünya görüşüne inanmakta serbest bırakmakta fakat insanlar dünya görüşü hazırlayıp sunan “küçük akıllılar” insanlara seçme hakkı tanımamaktadır. İnsan türü bu kadar cahil, zalim ve nankördür, Allah’ın tanıdığı hak ve hürriyeti tanımayacak kadar “büyük ilahlık” taslamaktadır.
Bir dünya görüşü, insanların, başka dünya görüşlerine inanmayı ve ona göre yaşamayı “muhtevasına” yerleştirmemişse, güç sahibi olduğunda insanlara böyle bir hak ve hürriyeti tanıması düşünülemez. İnsanlık tarihi de böyle bir tecrübe üretmemiştir. Güç sahibi olmadan önceki beyanlara itimat etmemek gerekir. İslam bu hakkı muhtevasına yerleştirmiştir. İslam’ın muhtevasında mevcut olan gayrimüslimlerin haklarını inkar da İslam’dan çıkma neticesini doğurur. Bu sebeple bir Müslüman, İslam’ın hakimiyeti altında yaşayan gayrimüslimin haklarını inkar edemez, tatbik etmesine engel olamaz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir