DUVAĞI HİÇ AÇILMAMIŞ YÜREĞİM: ŞAKAYIK…

Öyle diyor ya üstat: “Sızıyı gideren su… Suyun sızladığını kimseler bilmez.”

Sızlayan katrelerin vebali bulaştı çorak damarlara, Şakayık… Bundandır, bulutların buz mavisi doğmamış sancıları… Ve avuçladığım bakışlarındır, başını taşa vuran damlalar… Bir de suyu sızlatan, iskeletsiz adamlar…

Mavinin ıslak dudaklarıdır yüreğimi kabartan bu ağrı, Şakayık… Malumun ilanı bir serseri hüzündür, beni alıp götüren içimdeki sitem… Ve adı yağmurdur, sükûn bulan sessiz ayrılışlarım… Ay düştüğünde bir sızıyla suya, telaşlı bir med-cezir yaşanır Şakayık, ölümle yaşam arasında… Her sevda bir veda Şakayık, iki nefes arasında, ay düşünce suya… Ve ay muttasıl düşer hep suya…

Kimdir, nedir, nerededir sorma Şakayık, suyun sızısı. Herkes ve hiç kimse, her şey ve hiçbir şey, her yerde ve hiçbir yerde… Bir bakmışım, iki nefes arasında duasını çaldığımız çocuklardır, “başımızı damlatan” sızılar… Bir bakmışım, buram buram et yanığı şarkın şehirleri… “İncecik bir su telaşıdır” kardeş kuşağını bağlanmış… Ve Fırat’ın ve Dicle’nin ve Nil’in duvağı hiç açılmamış yüreğidir… Şarkın şehirleridir işte Şakayık, mahzun, yalnız, duasız, susuz…

Nicedir, her gün doğumunda gül olup gamzenden, seni üfleniyorum gecesi kanayan kafataslara… Ve damlarken başlar kafataslarında, sadece adını anıyorum Şakayık, Meryemin kucağındaki babasız çocukların dudaklarında, kün- feyekün arasında… Dilaram dudaklar kanarken kün- feyekün arasında…

Meftun bir kalp sıtmasıyla içimi demlerken sende, içimde için demlenirken, tükenmeyen bir kırkikindiye mail yüreğim… Yeri göğü kendisine çağıran azra yüreğim… Aşkın özgün, özgür, kimsesiz ve utangaç Şakayık düştüğü isyan yüreğim… Hadi kalk ve gel diyen yüreğim…

Ki ben bir damla çiy tanesi, güneşe boynu bükük… Ki ben, gamzende adına mail, bir damla suyun sızısı… Ve suyun sızladığını senden başka kimseler bilmiyor Şakayık… Kimseler bilmiyor, gönül sunağını doldururken suyun ilmiğinde sızlıyor dilara eşkler. Ölümlerime can yürüyor Şakayık, “göz suyu” sızladıkça… Ve sadece sızladıkça gidiyor gözün suyu Şakayık… Sızladıkça…

Su sana mail, sızısı bana… İçerken sızıyı kanan kana… Kadim dillerden kalma ızdıraplar soruyor seni bana…

Sen ki Şakayık, ömrümün tozlu raflarında, okurken sayfalarında nefes aldığım kitabım…

Sen, kelime kelime yürüyüp, her bir noktasında yüreğimin yatıştığı dinginliğim…

Sen, cüzamlı etimi kemiğimden, kirlenmiş aklımı yüreğimden sıyırdığım…

Sen, duvağı hiç açılmamış yüreğim…

Sen, hayatımda biraz çocuksu, biraz utangaç, biraz kalp ağrısı ne varsa, sunağımda biriktirdiğim çamursuz benliğimi, bir ruh köşesinde ürkek ürkek yudumladığım, saf telaşım…

Sen, sol yanımdaki her tınıda yürüyüşünü duyacak kadar yakınlığım, kapını hiç çalamayacak kadar uzaklığım…

Sen, içi acıdıkça içimin acıdığı, o telaşlı, o karşılığı olmayışım, yürek çiçeğim…

Sen Şakayık, bana kelimesiz konuşmayı armağan edenim…

Sen ki, yakınlığında uzaklığını hep diri tuttuğum bu kanamalı yürekte, bir ölümlünün bir ölümsüze olan ruh yürüyüşünü, iftarı bekleyen çocuklar gibi her an sahura yalınayak adım attığım susuzluğum…

Sen, sızlayan suyum, Şakayık’ım…

Şimdi bildiğimi kimse bilmesin,

Ve seni ve seninle, hiçbir ölümlü yürümesin,

Ve seni ve seninle, sensizlikten vazgeçemesin, vazgeçemesin Şakayık…!

Ki, hiç bir yüzün tanımadığı, asumandan inen bir rüzgârın dokunduğu başaklardan döküldü bu “sen” Şakayık, meleklerin kanatlarında taşıdığı kınalı ağrım…

Ben döküldüm, “Sen” düştün,

Ben döküldüm, “yağmur” düştün,

Ben döküldüm, sızı bir “su” düştün…

Ben döküldüm sen düştün, can düştün, içli bir “acı” düştün…

Beton yaşamlar arasında yüreği toprağa değmemiş iğreti ruhlu insanların, hissedip anlayamayacağı bir “hiç” düştün…

Güz düştün, sarı bir “sus” düştün… Mavi bir su düştün…

Ve lebinde gülümsemeleri dolduran bir gamze birikiyor sustukça…

Konuşamıyor etim kemiğim, sen “sus” olunca…

Şükür ki, “dili lâl edeni” sevmiyor her insan.

Şükür ki, ikram olunuyorsun yüreğime, yüreğinden ikram edileni…

Ki gökyüzünü, yağmuru çeken yüreğinde aramalı insan…

Seninle değil, seni yaşamalı insan…

Ve biraz eksiktir, ateşi yakmayan insan…

Şükür ki bilmiyor yığınlar, azaldıkça çoğalmayı, kaybettikçe kazanmayı, acıktıkça taş bağlamayı…

Şükür ki bilmiyor yığınlar, yağmurla kavrulmayı

Şükür ki bilmiyor yığınlar, vazgeçmeyi…

Ve duymuyorlar suyun sızısını…

Her seçiş bir vazgeçiştir Şakayık!…

Su sızıyı, sızı beni,

Ben, seni seçtim…

“Sakınarak” seçtim,

“Sakınmanı” seçtim, Şakayık…

Ve “sakınarak” yaşamak, kalpte tutulan koca bir nefestir…

Küçücük bir yürekte, kocaman bir “İNŞİRAH”tır…

Şakayık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir