EPİSTEMOLOJİK İŞGALE KARŞI HALK İRFANI

EPİSTEMOLOJİK İŞGALE KARŞI HALK İRFANI

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

İslam bilgi telakkisi, muhtelif tasniflerle inşa edilen bir bilgi mimarisidir. Bunlardan birisi, “iman mevzu”, “itimat mevzu” tasnifidir. İman mevzuu, bilgi telakkisindeki diğer bir tasnif olan “mutlak ilim”, “nispi ilim” bahsindeki mutlak ilme tekabül eder. Mutlak ilim iman mevzuu, nispi ilim ise itimat mevzuudur.
Mutlak ilimdeki mana ve hikmetin keşfi ile imal edilen nispi ilimler, ümmetin veli, alim ve mütefekkir şahsiyetleri tarafından tarih boyunca tenkit ve tahlil edilerek muhkem bir çerçeveye alınmıştır. Ehl-i Sünnet mecrasında akıp gelen ilim, “icma-i ümmet” müessesesiyle, üzerinde ittifak edilen fikir ve içtihatları nispi ilimlerin mikyas ölçüleri haline getirmiş, bilgi ve ilmin sıhhatin temin, mahiyetini tahkim etmiştir.
Binlerce veli, alim ve mütefekkir tarafından imal ve inkişaf ettirilen İslam İlim Mecrası ve müktesebatı, mutlak ilmin gölgesinde, keşif, imal, tatbik ile ümmetin ihtiyacı olan bilgiyi tertip ve tanzim etmiş, sonraki nesillere intikalini sağlamıştır.
*

Mutlak ilim (iman mevzuu) sabit ve muhkemdir. Nispi ilimler ise inkişaf ve terakkiye tabidir. Önce kendisi terakki eder, sonra ümmetin inkişaf ve terakkisini temin eder. Bu manada nispi ilimler sabit değildir, mutlak ilme nispetle tabii ki muhkem de değildir. Muhtevasında her zaman yanlışlık taşıma ihtimali vardır, bu sebeple usulüne uygun olmak üzere sürekli tahlil ve tenkit edilmiş, tahlil ve tenkit ise yıkıcı şekilde değil, inkişafı temin edici muharrik kuvvet olarak kullanılmıştır.
İnkişaf ve terakkinin mümkün kılınması, sübuta manidir. Nispi ilimler sabitlendiği takdirde inkişaf ve terakki mümkün olmayacak, mutlak ilimdeki mana ve hikmet keşfi duracak, varlık, insan ve hayata dair keşif hamleleri de imkansızlaşacaktır. Nispi ilimlerin bu mahiyeti, bir taraftan kadim müktesebata karşı hürmet ve bağlılığı zorlaştırma potansiyeli taşımakta diğer taraftan inkişafı durdurma potansiyeli taşımaktadır.
Nispi ilimlerin sabitlenmesi, onlara karşı gösterilen hürmetin ifrat derecesine ulaşan bir ölçü ihlalidir. Buna mukabil, nispi ilimlerin inkarı ve ihmali de, devasa bir müktesebatın imha edilmesi tehlikesini getirmektedir. Her ikisi de birbirinden daha tehlikeli ihtimallerdir ve azami dikkat ister.
*
İlim, usule bağlı tedrisatı gerektirir ve alim olmak bir ömür boyu öğrenme ve anlama cehd ve faaliyeti içinde olmakla mümkündür. Herkesin İslami ilimlerde “alim” olması, hayatın diğer sahalarında devasa bir boşluk oluşturacağı için altyapı çöker. Bu sebeple tabii ve zaruri olarak, ilim mecrasına hayatını vakfeden bir ulema olmuştur, olmalıdır.
Ulemanın dışındaki halk, hayatın tüm altyapısını ayakta tutmak için çeşitli mesleklerde ihtisas yaparken, dini anlamak ve yaşamak için İslami İlimlerde müracaat edeceği “itimat merkezine” ihtiyaç duyar. “İtimat merkezleri” nazari manada nispi ilimler, tatbiki manada ise alimlerdir.
Nispi ilimlerde mesafe alan ve derece kazanan insanlar, mutlak ilme muhatap olurlar. İslam’ın bilgi ve ilim telakkisi, insan ve akıl telakkisi gibi temel bahislerde hiçbir malumat ve idrak sahibi olmayan kişilerin Kur’an-ı Kerim’den “hüküm” çıkarmaya çalışması, batının pozitif aklıyla oryantalist okuma yapmaktan başka bir şey değildir.
Halkın nispi ilimleri itimat merkezi (kaynağı) ve alimleri itimat mercii olarak görmesi, tabii ve sıhhatlidir. Böylece cahilin alim, idraksizin arif olarak zuhuruna mani olunmuş, İslam ilim mecrasının sıhhatli akması temin edilmiştir.
*
Osmanlı-İslam medeniyetinin çökmesiyle birlikte başlayan “kaos çağı”, tarihi mecraları, silsileleri, müktesebatı ya imha etmiş ya da ulaşılmaz kılmıştır. Türkiye misalinde Cumhuriyetin ağır zulümleri ve İslam’ı ve İslami tedrisatı yasaklaması, zaten Osmanlının son asrında kuruyan ilim mecrasını tamamen ortadan kaldırmıştır. Hem mutlak ilmin hem de nispi ilimlerin yasaklanması, alimlerin katledilmesi, tedrisat müesseselerinin kapatılarak izinin bile silinmesi, halkı kendi başına bırakmış, ne yapacağını, nasıl yapacağını bilemez bir şaşkınlığa mahkum etmiştir.
Dil devrimi kadim müktesebatımızla irtibatımızı kesmiş, alimleri katledilmesi bu irtibatı kurmayı fevkalade zorlaştırmış, İslam ilim mecrasının Türkiye’de akması durdurulmuş, halk ilmihal kitaplarına ve şifahi bilgilerine mahkum edilmiştir. Dil devriminin maksadına ulaştığı 1950’li yıllarda nispeten azalan zulüm ve artan hürriyet, aslında kadim müktesebatımız ile irtibatın koparılmış olmasından dolayıdır. Kadim müktesebatımız ile irtibat koparıldığı, ilahiyat fakültelerinde de oryantalist akımlar müessir ve hakim hale geldiği için, İslam’ın ana mecrası olan Ehl-i Sünnetin tekrar dirileceği ihtimalinin sıfırlandığı kanaatiyle İslam nispeten serbest bırakılmıştır. Kemalist devrimlerin İslami anlayışları tahrif edici sürekliliği, mealci, Şii, Vehhabi gibi merkezkaç kuvvetler eliyle ve Müslüman kisvesiyle devam ettirilmiştir.
*
Türkiye, bir taraftan cumhuriyet rejiminin devrimleri, bir taraftan batılılaşmanın getirdiği resmi hayat, bir taraftan üniversitelerin batının bilgi ve bilim telakkisine teslimiyeti neticesinde kalbi, zihni, akli işgale uğradı. Müslüman bilim adamlarının ciddi bir kısmı da üniversitelerdeki bu işgalden payını aldı ve dört koldan halkın üzerine yürüdü. Resmen batılılaşanlar halkı “gerici” olarak yaftaladı, batılılaşan Müslüman fikir ve ilim adamları da “hurafe taşıyıcısı” olarak yaftaladı. Farklı gerekçelerle de olsa büyük bir kesim halkı düşman olarak tespit ve ilan etti ve ondaki İslam’ın, yanlış ya da doğru alametlerini imha etmek için savaş açtı.
Halk sadece bir şeyi muhafaza edebilmişti, “itimat merkezleri”… İtimat merkezlerinin görüşlerini bile sıhhatli şekilde anlama ve tatbik etme mahareti olmamasına rağmen, onların “itimat mercii” olma hususiyetlerini muhafaza ettiği için, imanını ve kendi çapında dinini muhafaza edebildi.
Halkın dört koldan taarruz karşısında bazen hurafelere bile tutunması, dinini muhafaza etmesini, en azından çocuğunun Müslüman doğmasını ve yetişmesini mümkün kıldı. Halka savaş açan, halkın hurafelere inandığını söyleyen mealci türünden istikametsiz insanlar, babasıyla kavga ederken, bilmiyordu ki kendisinin Müslüman olması, babasının içinde hurafeler de olan din kültürü sayesindeydi. Cumhuriyet döneminin ağır zulümlerini, bazen itimat merkezleriyle, bazen hurafelerle aşan halk, mealci, vehhabi, şii gibi merkezkaç kuvvetlere itibar etmediği için Kemalist proje nihai hedefine ulaşamadı.
FATİH MEHMET KAYA

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir