ESKİCİ

Eski ve eskitilmiş bir sokakta, eski zamanlardan kalma bir yüz, eski bir arabayla, eskimiş bir sesle, tüm eskimiş ve eskitmişlere, zamanın dışından sesleniyor zamanın içine:

“Eskici!.. Eskici geldiii!.. Eskiciiiii!..”

Kambur dünyayı, kamburunda taşır gibi; attıkça adımları, geriye gider gibi; hızlandıkça, yavaşlar gibi; yenilerin değil eskilerin, eskitilmişlerin anlayacağı bir dille, sonu başa ve başı sona getiren bir sesle:

“Eskici!.. Eskici geldiii!.. Eskiciiiii!..”

Yana yatan tekerleklerle yan yan giderken yamanmış yollarda, yamanmış ömürlerin eskimiş demlerinde, eskiyi ve eskitilmişliği anlayanın, saatin sesini yüreğinde duyanların bindiği bir arabadır artık, yaşam…

Eskiyi ve eskileri yüklediği arabasını iterken, kendi eskisinin ve eskitilmişliğinin yüküdür bildiği ve anladığı… Yükleyen ve yüklenen, alınan ve satılan, özne ve nesne, iten ve itilen, çağıran ve çağrılan, atan ve atılan, bilen ve bilinen, yoran ve yorulan, koşan ve duran, ilerleyen ve gerileyen, yaşlanan ve çocuklaşan, üzen ve üzülen, ağlayan ve ağlatılan, yakan ve yakılan, söyleyen ve söylenilen, bozan ve bozulan, baş kaldıran ve baş kaldırılan, coşan ve durulan, eskiyen ve eskitilen hep biziz, şu iç içe geçmiş hayatın hikâyesi…

Dünyaya sığmayan bedenin gerçekliği gibi, şu yırtık ayakkabıdan dışarıya çıkan parmaklar… Yamalı ve solmuş cekettir sırtımıza aldığımız, şu dünyalığımız… Denizin kıyıya vurduğu dalgalarıdır artık, eskici alnındaki kıvrımlarımız, kıyıya vuran hayatımız… Sıkı sıkıya kavradığımız el arabamız, sevabımızı ve günahımızı yüklediğimiz kitabımız…

Ne var ki bu sahnede? Sokakta bir eskici işte… Eskimiş ve eskitilmişleri toplarken, eskimiş ve eskitilmiş bir eskici işte… Ne var ki bu sahnede? “Ömrün” şehrinde, “bir varmış bir yokmuş” caddesinde, “kim” sokağında, “siz” biri “bir” eskici işte… Başkasının rüyası, kendisinin gerçekliği bir eskici işte… İçimizin en kırık, en alıngan, en onurlu kısık sesi bir eskici işte…

Her şey bir yanılgıdan ibaretmiş meğer. Eskicide eskirmiş ne varsa birikmiş… Hayat, Ensar iken Muhacir olmak, bir boşlukta… Hayat, düğümlenmiş bir düğüm, yaşama kahır… Hayat, uykudan uyanmak, uykuya… Hayat, ne kadar varsa tanıdığın, hepsi elalem… Hayat, dağıtıp dağıtıp, topladığın… Hayat, sonu bir kızıl hava, seyre daldğın…

Eskiciden eski bir eski araba… İsmiyle müsemma bir eskiler geçidi… Bir buzdolabı… Nedir hikâyesi? Kim almıştır? Kime alınmıştır? Hangi sofranın nimetini, hangi alın terinin bereketini taşımıştır? Eskimiş midir, eskitilmiş mi?

Köşede bir kasetçalar… Hangi zamanlarda, hangi zamanın adamlarına, hangi zamanlardan kalma tınıları, hangi zamanın duygularına, hangi zamana seslenmiştir? Hangi giz neşeyi ve efkârı, heyecanı ve suskunluğu dillenmiştir, dilenmiştir? Kaç aşığın yüreğine merhem, diline lisan, bedenine ilmi hal olmuştur?
Bir çaydanlık, demlenmiş hayata; bir sandalye, yorulmuş anılara; bir bisiklet, büyümeyen çocukluğa; bir ütü, en gösterişli elbiselere, elbiseye giydirilmiş bedenlere… Ve bir leğen, bir ocak, bir ayna… Ve onlarca eskitmiş hayat, onlarca eskilmiş hayat…

Kimin eskisi, kimin yenisi? Eski kim, eskiyen kim? Kim bilir kime yenidir, eskimiz; eskimizdir, belki yenimiz… Ömür arabasındakidir, daha doğarken ittiğimiz ve itildiğimiz… Bir geda gibi mendilimize düşürdüğümüz, eskimiş yükümüz ve eskitilmiş yüksündüğümüz… Yükleyen biz, yüklenen biz… Eskirken eskiten ve eskitirken eskiyen, “yük”ümüz: “biz…”

Tekerlek gıcırtılarına karışan, hatıraların paslı sesleri… Yüreğin yelkovanına kurulmuş saatin nalân sesleri… Yana yatmış arabanın yan giden ayakları… Uzun ve uzamış hayatın, kısacık önüne kısılan göz kapakları…

İzlediğimiz hayat, izlendiğimiz hayatın sayılı bölümleri… Yürekte hatıralardan tuzlu – tuzsuz bir çerez; dilde eskilerden, eskiten bir nakarat… “Uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece / Bilmiyorum ne haldeyim gidiyorum gündüz gece / Dünyaya geldiğim anda yürüdüm aynı zamanda / İki kapılı bir handa gidiyorum gündüz gece”

Eskiciysen eğer, döner geri, göndermeyi esirgemediğin… Sen al arabanı, eline; gör bak, nasıl da doluyor bıraktığın korkular, bırakamadığın tutkular… Eskiciysen eğer, anlarsın kavuşmak, ayrılanın; ayrılmak, kavuşanın hakkıymış… Bilinmek, bilinmemekle başlarmış…

Neden, bir tek eskici anlıyor “acz” ne demek? Niçin, sadece eskici biliyor, eskinin değerini? Neden, sadece eskici ses çıkarmaz, eskitip, eskitilenlere? Neden, sadece eskici küçülmez, küçülten bakışlarda? Neden, sadece eskici, kadim bir idrakle dinler aşağılayıcı sözleri? Neden, sadece eskici yücelir, kem sözlerde?

Hamlıkla yanmak arasında, hikmetten sura üflenirken el insan; kulağımın fısıltısı, dilde bir ses: “Yokmuş gibi var olmayı, varmış gibi yok olan bilir ancak…”

Uzaktan “uz” bir ses uzaklaşıyorken dışta, siz de “ vel asr ” bir ses duyarsanız içte bir gün; eskiyen ve eskitilen yenilerinizi, el arabanıza koymayı unutmayın o vakit…

Ki atan, “biz”; atılan“biz”; el arabasını sıkı sıkı kavrayan el, “biz”… Bir varmış bir yokmuş, bıraktığımız iz, “biz”…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir