FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

Faruk Beşer, yazı serisinin üçüncüsünü, 22.08.2014 tarihinde, “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlıklı yazısıyla yayınladı. Bu yazıda, yer yer doğru tespitler yaptığı, doğru nispetler kurduğu görülüyor. Fakat tasavvuf ve marifet mevzuu ile arasındaki mesafe zihnini zehirliyor olmalı ki, meseleyi kendi “merkezinde” görme kemalini sıhhatli şekilde yapamıyor.

Yazısının ilk paragrafına şu türden bir iyi niyet alameti taşımayan bir giriş yapıyor;

“İslam’ın temel kaynaklarında ilim en üst düzey bir bilgiyi ifade eder ama sufilere göre marifet dini tecrübe ile ve sezgi ile elde edilen ve onlarca doğruluğunda artık şüphe kalmayan en sağlam bilgidir dedik. Buna karşılık günümüzün İbn Rüşt’ü sayılan Cabirî marifeti, ya da kendi ifadesiyle irfanî bilgi’yi İslam kaynaklı görmez, onu sınırları belli olmayan, her an batıniliğe kayması mukadder, gizemli, kısaca hermetik bir bilgi olarak anlatır.”

Faruk Beşer’in ilim bahsiyle ilgili ne kadar savruk bir anlayışa sahip olduğunu önceki iki yazımızda izah ettik. Burada dikkat çekici olan nokta, irfani bilginin İslam kaynaklı olmadığını, olamayacağını naklederek başlamış olmasıdır. Bir mevzuun tehlikeleri anlatılabilir, anlatılmalıdır, özellikle de sınırları doğru tespit edilmelidir. Fakat tehlikesinden önce o mevzuun ne olduğu izah edilmeli, ondan sonra sınır ihlalleri olabileceği izah edilmeli, yanlış anlaşılma ihtimali bulunun meselelere temas etmelidir. Doğru usul bu değil midir?

Tasavvufun ve marifetin İslam kaynaklı olmadığını naklederek (ve bu fikre katılmadığını göstermeden) başlamak, mevzuu izah çabası değil, istismar gayretini ifade eder. Faruk Beşer, yazısının ikinci paragrafında iyi niyetini izhar etmek için şunları söylüyor;

“Gerçi sufilerin marifet dedikleri şeyi bir ıstılah inşası/kavramlaştırma olarak görürsek bunun da sahih bir mahmili olabilir. Yani aslında salike o itminanı veren bilgi her neyse onlar ona marifet deyivermişlerse kavramlaştırmada kavga olmaz denebilir.”

Evet, ıstılah oluşturmak, dil inşa etmek gibi bir mesele vardır ve herhangi bir mevzuun ıstılahını bilmeden, anlamadan o mevzuu idrak etme ihtimali yoktur. Faruk Beşer, her nasıl olmuşsa, dil meselesiyle ilgili müspet bir tespit yapmış ve yaklaşımda bulunmuştur. Ve nihayet yazının üçüncü paragrafında meseleyi asıl merkezine taşımış, en salahiyetli şahsiyetin ifadesini (nispet örgüsünü) nakletmiştir;

“Öyleyse marifeti; gaybı, vahyin söyledikleri ile tanıma, tanımadan öte ona ikna olma diye anlarsak sufilerin dediklerinde de bir sakınca kalmaz. Bu da tezkiye-i nefis, takva ve kısaca dini tecrübe ile gerçekleşebilir. Ama bunun da sağlam bir zahir bilgiye ihtiyacı olduğu kesindir. Zahir bilgi; Kur’an-ı Kerim, Sünnet ve onlara dayalı kelam tefsir ve fıkıhtır. Bu sebeple en büyük sufilerden İmam Rabbanî keşif ve ilhamın, yani bir bakıma marifetin zahir bilgi ile çatışması halinde, farklılık kıl kadar bile olsa onlara itibar edilmeyeceğini, atılacaklarını ve zahir bilgiyle hareket edilmesi gerektiğini söyler. Bunun içindir ki, vahiyden serazat bir felsefenin isabeti hesaba katılmayacak kadar az bir ihtimaldir.”

Bir hareketi, bir usulü, bir tefekkür mecrasını değerlendirmek için o yolun en liyakatlisini esas almak, onun üzerinden kabul veya reddetmek gerekir, bu yaklaşım fikir ve ilim namusunun olmazsa olmaz şartıdır. Bir hareketi, o harekete mensup olduğunu söyleyen en cahil kişiyi misal alarak değerlendirmek, fikir ve ilimde ağır kusur, niyette de sadece istismardır. Marifet ve tasavvuf meselesini İmam-ı Rabbani Hazretlerinin beyanlarıyla değerlendirmek doğrudur.

Tasavvuf ve o yolla elde edilen marifet, “mutlak ilmin” yani Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin çerçevesini oluşturduğu hayat alanının içinde, yine onlarda mevcut ve mahfuz olan mana yekununa derinliğine ulaşmaktan ibaret bir nefs tezkiyesi, kalp tasfiyesi, zühd ve takva usulüdür. O çerçeve aşılmadan, kırılmadan, zedelenmeden yaşanacak, yaşanarak derinleşecek, derinleştikçe Allah Azze ve Celle’ye yaklaşılacak bir yoldur. Tasavvufun kamil temsilcilerinin hiç biri bu çerçevenin dışında bir cümle veya kelime bile etmemişken, bazı idraksizlerin, birkaç asırdır İslami talim ve terbiye müesseselerinin bile imha edildiği ülkemiz şartlarında, cahil insanların hal ve tavırlarını emsal alarak tasavvut husumetini bayraklaştırması, bir taraftan tasavvuf cahilliği diğer taraftan ilmi kifayetsizliği işaretlemektedir.

Faruk Beşer, ilk iki yazısında nereye gideceğini bilemeyen, üçüncü yazısında asıl kaynaklardan (mesela İmam-ı Rabbani Hazretlerinden) nakille meseleye yaklaşmış ne var ki tasavvuf cahilliğini izhar etmiştir. Tasavvuf kaynaklarından naklettiği ölçülendirmeler doğrudur ve bunların bazılarını kendi fikri gibi serdetmiştir.

“Ama şöyle de diyebiliriz: Sufilerin marifet dedikleri bilgi gaybe ait bir bilgidir. Gaybın bilgisi çok karmaşık ve sınırsız olduğu için o ancak vahiy ile teyit edilirse marifet sayılabilir. ‘Marifet’ kelimesinden de bu anlaşılır. O bir tanımayı, tanışmayı ifade eder. Sanki sadece vahiyle tanışan, örtüşen bir gayb bilgisi marifet olabilir. Aksi, zandır, hayaldir, spekülasyondur…”

Mesele zaten böyledir. Tasavvufun doğru anlaşılma şeklini tayin etmeye çalıştığı bu paragraf, zaten tasavvuf kaynaklarında zikredilen, ısrarla vurgulanan, altı kalın harflerle çizilen bir çerçeveye işaret eder. Faruk Beşer, tasavvuf ve marifet bahsine uzaklığından kaynaklanan bir kifayetsizlikle kendi cümleleriyle ifade ettiği bu paragrafta, tasavvufun böyle anlaşılması gerektiğini, doğru yaklaşımın bu olduğunu söylerken, aslında tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ama kendisi bunu telif zannediyor.

Tasavvuf kendini, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin dışında izah ve inşa ediyormuş gibi, bunun aksini de İmam-ı Rabbani Hazretlerinden nakletmesine rağmen, Faruk Beşer, “zan” meselesine dair, özellikle de müşriklere hitap eden “Ayet-i Kerime”leri naklediyor.

“Allah müşriklerin temel özelliklerinden söz ederken der ki, ‘söyle onlara, yanınızda ilim adına bir şey var mı? Varsa bize onu getirin. Siz zandan ve tahminden başka bir şeye uymuyorsunuz!’ (6/148).

Yine buyurur ki,

‘Eğer sen dünyadaki insanların çoğuna uyacak olsan onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Çünkü onlar bilgi olarak sadece zanna uyarlar, sadece tahminde bulunurlar’ (6/116).

‘Allah’tan gayri ortaklardan dilenenler, zandan başka bir bilgiye uymuş, tahminden başka bir yol izlemiş olamazlar’ (10/66).

‘Meleklere kadın adı verenler bunu ilimle yapmıyorlar, sadece zanna dayanıyorlar. Oysa zan hakikat adına hiçbir şey ifade etmez’ (53/28).”

Haddini bilmez adam, müşriklere hitap eden, onların hakikat (Kur’an-ı Kerim) dışındaki bilgi ve bilgi kaynaklarını mahkum eden ayet-i kerimeleri, tasavvuf ve marifet bahsinde zikretmek gafletine düşüyor. Bu nasıl bir edepsizlik, bu nasıl bir haddini bilmezlik, bu nasıl bir istismar…

Meseleye vukufiyetinin sığlığına bakın;
“Bundan olacak ki, Kur’an-ı Kerim’de mesela muhkem ve müteşabih ayetler gibi zor konular anlatıldığında arkasından ‘bunu aklıselim sahiplerinden (ulü’l-elbâb) başkası anlayamaz’ (3/7) denir. Kur’an-ı Kerim bu kavramı on yedi yerde ve hep çoğul olarak kullanır. Yani bir kişinin tek başına anlayamayacağı şeyler vardır ve onları ancak ilimde rusuh bulan, durulan âlimler ortak müzakere ile anlayabilirler.”

Bu ifadeleri yazan adam, “akl-ı selim” bahsi ile ilgili bir makale bile yazamayan kişidir. Akl-ı Selim gibi bir bahis üzerinde külliyat çapında (veya literatür oluşturacak kadar) eser verilmesinin, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin anlaşılması için şart olduğunu bizzat Kur’an-ı Kerim’den nakleden adam, o başlık altında bir adet kitap yazılmamış bir ülkede, kadim müktesebatımız üzerinde hoyratça tepiniyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir