FELSEFEYİ HESABA ÇEKEN ADAM, NECİP FAZIL

FELSEFEYİ HESABA ÇEKEN ADAM, NECİP FAZIL
Batı ile iki defa karşılaştık, birincisinde (eski Yunan metinlerinin tercümesinde) biraz sarsıldık fakat kolay atlattık. Birinci karşılaşmamızda batının kötü durumda olmasının da etkisi unutulmamalıdır tabii ki. Keza ikinci karşılaşmamızın başında da batı kötü durumdaydı ve onu ezmiştik, ordularımızla ezmiştik ama esasen medeniyetimizle ezmiştik. O kadar ezmiştik ki, küçük bir coğrafyaya sıkıştırmış, patlama noktasına getirmiştik. Nitekim batı, sıkıştırıldığı doğuya doğru değil, boşluk bulduğu batıya doğru patladı, coğrafi keşiflerle kendine bir yol buldu, keşiflerle elde ettiği servet ve manevra alanı ile güçlendi ve doğuya döndü. Tevafuk o ki, batı kendini yeni bir anlayış (Reform ve Rönesans) ile inşa etmeye başladığında, biz gerilemeye başlamıştık. İşte ne olduysa tahterevallinin bu denge halinde oldu, batı yükseldi, biz alçaldık.
Tarihi, savaş meydanlarında arayanlar fena halde yanıldı. Osmanlı da ıslahat hareketlerini başlangıçta ordu merkezli yürüttü. Batıyı, biz gerilerken de zaman zaman yendik ama mesele savaş meydanlarında değil, fikir, ilim, sanat mecralarında ve bunların tamamının döküldüğü kültür ve medeniyet havzasında cereyan ediyordu. Bizim medeniyet havzamız kuruyor, batının ki yeşeriyordu.
Batının ana damarı felsefeydi, tefekkür o kaynakta çağıldıyordu, batıdaki insanın ve hayatın tüm şubeleri o kaynaktan sulanıyordu. Batının, bizdeki irfan müktesebatına ulaşması mümkün değildi, bunun için yüz bin yıllar bile kâfi değildi çünkü başka bir mecrada akıyordu. Felsefe ne yaparsa yapsın, milyon yıl kesintisiz çağıldayarak aksa bile bizim irfan müktesebatımızın eteklerine ulaşamazdı, memba farklı, mecra farklı, mansap farklıydı. Öyleyse tehlike yoktu, tedirginlik gerekmezdi, tedbir lüzumsuzdu. Gerçekten de böyleydi, farklı sınıflar (kategoriler) birbirini tehdit edemezdi.
İslam İrfan Havzası
Fakat bir problem vardı, irfan bahçesinin suyu kesilmişti, bahçe kuraklaşmaya başlamıştı, bin yıllık çınarlar vardı ama susuzluktan kurumaya yüz tutmuştu. Problem batıda felsefenin yeni bir hamle gerçekleştirmesi değildi, problem, İslam İrfan Havzasının hamle istidadını kaybetmesiydi. Batı felsefesi asla İslam İrfanına yetişemezdi ama İslam İrfanı canlılığını, imal ve inşa istidadını kaybettiği için “ölüyordu”, buna mukabil felsefe diriliyor ve sahayı işgal ediyordu. Felsefenin ufku, hacmi, derinliği İslam İrfanıyla mukayese edilemezdi ama “duranlar, yürüyenler tarafından geçiliyordu”.
Osmanlıdaki İlim ve Tefekkür ehlinin, felsefenin, İslam İrfanı karşısında bir mana ve kıymeti olmadığı duygu ve düşüncesi doğruydu ama bu doğru, ikisinin de “diri” olması halinde geçerliydi, birinin “ölü”, diğerinin “canlı” olması halinde ortaya çıkacak mukayese neticeleri farklıydı. Diri kedi, ölü aslandan daha kıymetliydi. Felsefe diriliyor, İrfan ise ölüyordu, bir varlık ne kadar “yiğit” olursa olsun, öldükten sonra hayata vaziyet etmesi beklenmezdi.
Felsefenin Hayatı İşgali
Hiç kimse “çok güzel ama ölü birini”, “çirkin ama diri birine” tercih etmezdi. Hayat, diriliktir, canlılıktır, ölüye doğru akmaz. Ne kadar güzel veya çirkin olduğu meselesi, diri olması haline ait bir mevzuudur. Güzel fakat ölü birinin dikkati ve hayatı celbetme imkanı, “vah vah, çok güzelmiş, yazık oldu” hayıflanması kadardır.
Eski Yunan’daki tefekkür (felsefe) patlamasından sonra uzun süre mezara gömülen felsefe, aradan geçen kaç bin yıl sonra tekrar hortladı. Üzerine yığılan tonlarca ağırlığındaki Hıristiyanlığın metafizik cilayla parlatılmış mermer sütunlarını parçalamak için Reformları yaptı, tefekkürün önünü açmak için Rönesans’ı gerçekleştirdi ve kendine havza edinmek için “aydınlanma” anlayış ve çerçevesini üretti. Bütün bunlar kafi değildi mutlaka ama en büyük şansı İslam İrfanının o demde yavaşlamış, hamle istidadını kaybetmiş olmasıydı. Sahayı boş buldu, sadece kendi iç (Hıristiyanlıkla) hesaplaşmasını yapması kafi geldi.
Direnişten Taklide
İçeride felsefi güvenliği sağladıktan sonra dev dalgalar halinde dünyaya yayılmaya başladı. Karşısında sadece “askeri dalga kıranları” bulması, gökte ararken yerde bulduğu fırsattı. Tüm dünyayı işgal etti, ne var ki bu işgal uzun zaman askeri işgal olarak göze çarptı. Asıl işgal olan bilgi, bilim, kültür, uygarlık gibi teorik alanlardaki işgal, uzun süre dikkatlerden kaçtı. Öyle ki yirminci asırda batıya karşı kurtuluş savaşlarını yapan kadrolar, savaştan galip çıktıktan sonra batının felsefe, kültür, uygarlık değerlerine kendiliğinden teslim oldu. Hazin bir durum…
Batı, dünyayı, felsefe ise “insanı” ve “hayatı” işgal etti. İnsanların zihinlerini, kalplerini, akıllarını, ruhlarını işgal etti. Cephede savaşmak kolaydı, zihni ve kalbi evreni işgal edilen insanlar, neye karşı nasıl savaşacaklardı? İşgal o kadar derinleşti ki, “gerçeklik kavrayışı” batı tarafından üretilmeye başlandı. Neticede İslam, insanların zihinlerinde “gerçekleştirilebilir” olma hususiyetini kaybetti. Bir zaviyeden doğruydu, insanın ve hayatın batı felsefesi, kültürü ve uygarlığı tarafından işgal ve inşa edildiği bir vasatta İslam, gerçekleştirilebilirlik hususiyetine sahip değildi. Ama bu sadece İslam’a ait bir özellik değildi, hiçbir dünya görüşü, başka bir dünya görüşü tarafından işgal ve inşa edilen hayatta “doğrulanamazdı”. Ne var ki tefekkür faaliyeti bu kadar derinliğe inemiyordu, satıhtan bakanlar ise İslam’ın “tarihi” bir kaideler ve hadiseler yekunu olduğunu söylemekten başka yol bulamıyordu. Günümüzde bile Müslüman fikir ve ilim adamlarının bazılarının hala demokrasiden bahsetmesi, başka bir siyasi nizam inşasını imkansız görmesi, bu marazi düşüncenin neticesi değil midir?
Hesaplaşma
İşte bu vasatta, İslam yirminci asırda bir adam çıktı. İslam’ın tatbik nizamını inşa etti, bununla İslam’ın tarihi kıymetler ve kaideler yekunu olmadığını, her zaman “gerçekleştirebilir” olduğunu gösterdi. Müslümanların zihni ve kalbi evreninde batının inşa ve tahkim ettiği “gerçeklik kavrayışını” bombaladı, imha etti, “hohlaya hohlaya buz dağını eritti”. Buz dağını eritince ortaya çıkan balçık, esas yaptığı işin gözden kaçmasına sebep oldu, batı felsefesini hesaba çekmek…
Batı, her şeyi işgal etmişti, bilgi, bilim, tefekkür, akıl, zihin, kalp, kültür, uygarlık ila ahir… Bu kadar derin bir işgal daha önce yaşanmamıştı, tecrübesi olmadığı için Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdı. Konuştukları dil batınındı, kullandıkları mantık örgüsü batınındı, anlama melekesi olan akıl formu batınındı, duygularının mayalandığı kalp batı tarafından işgal edilmişti, bilimin üzerine kendi mührünü vurmuştu, düşünmenin yolu ve usulü batıdan ithal edilmişti. İnsanlar batıya karşı çıkarken onun malzemelerini, metotlarını, anlayışlarını kullanıyorlardı ve bunun farkında değillerdi. Çok derin bir müdahale, çok şiddetli bir hesaplaşma gerekiyordu. Bu hesaplaşma; “batının fennini alıp ahlakını reddetmek” gibi, “bilginin İslamileştirilmesi” gibi, “batı, felsefeyle güçlendiği için felsefeyi öğrenmek” gibi, “İslam ile mesela sosyalizm gibi başka düşünce disiplinlerini sentezlemek” gibi ucube yollara teşebbüs etmek şeklinde olmazdı, böyle yapılması, ölüyü mezardan çıkarmaya yaramayacak aksine mezarın kapısına yeni kilitler vurmakla neticelenecekti. Batının ruhunu kabzetmek gerekiyordu, ruhu olan felsefenin hesabını görmek şarttı, satıhtaki hiçbir tedbir ve gayret meseleyi halletmeyecek aksine derinleştirecekti.
* * *
İki dünyanın, iki kültürün, iki medeniyetin mukayesesi, her ikisinin de zirvesinde yapılmalıydı. Birinin zirvesini misal olarak almak, diğerinin eteklerinden misal devşirmek, fikir hilesiydi. Batılılaşan yerli kafalar, yıllarca batının deha filozoflarını, bizim ise mezarlara çaput bağlayan cahil kadınlarımıza mukayese ettiler. Bu bir tefekkür faaliyeti değil, basit ve ucuz bir propagandaydı.
Necip Fazıl (Allah Azze ve Celle rahmet etsin), gözünü batının ruhuna dikti, o ruhu zirvede temsil eden filozofları ve onların felsefelerini tenkit edecek bir gözükaralık sergiledi. Felsefeyle hesaplaştı, deha çapındaki filozofları hesaba çekti. Kitaplaştırdığı konferanslarının adına da, “Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” ismini koydu. Bu isimlendirme aynı zamanda mukayese mihverlerini de gösteriyordu.
“Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” isimli eserin anlaşılması fevkalade zordur. Eser, batı için de doğu (tasavvuf) için de terkibi hükümler ihtiva ediyor. Bilgi ve fikrin (felsefenin) kesretinde eğlenenler, beyin çatlatacak terkip hükümlerini anlamazlar.
Üstad’ın bu kitapta yaptığı işlerden birisi, felsefenin, dehaları nerelere kadar götürdüğünü tespit etmekti. Başka bir ifadeyle, insanın (insanlığın değil) ufku olan dehalarda, felsefenin ufkunu tarıyordu. Bir deha, felsefi mecrada nerelere kadar ulaşabilirdi, hangi menzilde patinaj yapmaya başlardı, ömrünün ahirinde hakikate ne kadar yaklaşmış olurdu. Meselenin özü bu değil miydi? İnsanın ufku olan dehalar, hangi güzergahtan yola çıkarsa, nerelere kadar varabilirdi? Sıradan bir batılının felsefeyle meşgul olduğunda aldığı mesafenin ne ehemmiyeti vardı? Batıyı, kültür ve uygarlık havzasının ufku olan dehalarda tetkik etmek gerekiyordu. “Dehası şu kadar yol alanın, ortalama zekası ne kadar yol alır?” sorusu, matematik denklemiydi ve kolaydı.
Ne Yaptığını Anlamak
Üstad, ne yapacağını biliyordu, mesele onun ne yaptığını anlamaktı. Çizdiği manzara şuydu; “Bakın, felsefenin, insanlığın zeka kaymağı olan dehalardaki neticesi budur, dolayısıyla felsefenin ufku da budur. Felsefenin bu ufku, tasavvufun ihtişamlı dağının etekleri bile değil”. Eserde bir sürü bilgi yığını arayanlar onu bulamadı, bilgiyi bulamayanlar eseri anlamadı. Esas anlamadıkları ise, insanlığın iki mecrada hangi ufuklara kadar gidebileceğinin gösterildiğiydi. Bunu anlamayanlar, hala, on binlerce ciltlik felsefe müktesebatının milyonlarca bilgi yığını içinde bocalayıp duruyor. Kolay gelsin…
İnsan çevresine baktığında sayı ve çeşit olarak sınırsız miktarda varlık görüyor. İnsanın derununda ikamet eden ruh ise hakikat arayışında… Ne oluyorsa insanın derinliklerindeki ruh ile dış alemdeki kesret arasında cereyan ediyor. Mesele insanın derunundaki ruha kadar inmek, ruhu bulmak ve ruh ile hakikati keşfetmekti. Öyleyse iki adet meselemiz vardı, biri kendimizi bilmek (ruhumuzu bulmak) diğeri ise hakikate doğru mesafe almak… Fakat yolun en başında hangi mecranın nereye kadar ulaşabildiğini bilmemiz gerekiyor, bunu bilemezsek, yanlış mecraya giriyoruz ve ömrümüzün ahirinde takip ettiğimiz yolun, arzu ettiğimiz menzile gitmediğini görüyoruz. Oysa biliyoruz ki dünyaya iki defa gelme imkanımız yok, ne yapacaksak bu hayatta yapacağız. İnsanın yetmiş yaşında yanlış yola girdiğini anlamasındaki trajediyi kim yazabilir?
Güzergah Tayini
Batı tefekkürü ve İslam tasavvufu; güzergah tayinini yapan, meselenin sonunu başında işaretleyen, aldığımız her nefeste biriktirdiğimiz müktesebatı hayatımızın ahirinde müsvedde olarak çöpe atmamızı engelleyen bir eserdir. Yirminci asırda yazılmış olan, dev bir muhtevayı cem eden, güzergahın başı ile sonunu gösteren tek eserdir. Orta zekalı insanlar tarafından anlaşılmaması, eserin suçu değil, müellifin ise hiç değil.
Herhangi bir bahis ya bidayetinde veya nihayetinde anlaşılır, tercih edileni ise her ikisinin de bilinmesidir. Mesela dilin nasıl oluştuğu sorusunu, ilk insana kadar geriye (başa) gitmeden, ortasından alınacak bir parantezlik hadiselerle idrak ve izah etmeye çalışmak muhaldir ve insanın kendini aldatmasıdır. Bunun gibi, bir tefekkür mecrasını, bir ideolojiyi, bir felsefi cereyanı, müntehasına kadar takip etmek gerekiyor, ancak bu şekilde nereye vardığı, neler vadettiği anlaşılabilir. Felsefi mecranın binlerce yıllık hulasasını yapan, her dönemin zirvelerini ele alan, o zirvelerin (dehaların) ömrünün ahirinde vardığı noktayı teşhis eden Üstad, insanın ruhi macerasının felsefi prodüksiyonunun ne olduğunu göstermiştir. Anlayan daha ne ister ki… Anlamak için on binlerce felsefi eseri okumak zorunda kalanlar için yapılacak bir şey yok, onlar “terkip nedir?”, “terkibi hüküm nedir?” bilmeyenler cümlesinden olmanın zorluğunu yaşayadursun.
Yanlış Yol
Batıyla hesaplaşmak, felsefeyle hesaplaşmaktır. Felsefeyle hesaplaşmak, o mecranın müntehasını, bidayetinde görebilmek ve gösterebilmektir. Felsefe dehaları tatmin edememiştir, ömrünün ahirinde ya çıldıran veya intihar eden dehalar, belli ki yanlış yola girmiştir. İslam İrfan Müktesebatı, hususiyetle de Tasavvuf müktesebatı, on dört asırlık tarihinde bir tane intihar eden, bir tane çıldıran deha kaydetmemiştir. Dehaların ruhi macerasını delilik veya intihar ile bitiren prodüksiyon, asla setini kurmamalı, filmini çekmemelidir. Eğer filmi çekerse, o film, ancak ve ancak, yanlış yola giren insanlığın hangi akıbete duçar olacağını görmek ve ibret almak için izlenebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir