FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-11-VELAYET HIRSIZLIĞI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-11-VELAYET HIRSIZLIĞI

“Gayb” meselesi tabiatı gereği girifttir. Günümüz dünyasındaki tefekkürün sığlığı, girift meseleleri anlamaya, meseleyi doğru mikyaslara bağlamaya, doğru nispet irtibatları kurmaya müsait değil. Hele hele bu tür meseleleri tasnif etmek, tanzim etmek, daha derinlere inerek terkip etmek fevkalade zordur.

Sığ idrak sahipleri, gayb meselesini tevhid ile irtibatlandırmış, bu sebeple şirk tezahürlerini bu meseleye bağlamış, İslam’ın merkezi mevzuu olan tevhidi, girift meselelerinden olan gayb ile zehirlemiştir. Sığ idrakliler, gayb bahsini, “bilinmeyenin bilinemeyeceği” şeklinde anlamış, bilinmeyenleri bilebilenleri veya bilebilecekleri söylenenleri müşrik saymıştır. Meselenin tabiatındaki giriftlik, sığ tefekkürün nüfuzuna mani olmuş, mevzu bir türlü kendi merkezine oturtulamamıştır.

Gayb bahsi “bilinmeyenin bilinemeyeceği” şeklinde anlaşıldığında, ilim (ve bilim) yerinden kımıldayamaz, hareket edemez, terakki ve inkişaf istikametinde bir adım dahi atamaz. Gayb alemi ile ilgili hiçbir tasnif yapmadan, meselenin izahı için hiçbir mikyas kullanmadan “bilinmeyenin bilinemeyeceğini” söyleyen ahmaklar, “dinin terakkiye mani olduğu” iddiasını, kendi içimizde kabul ve müdafaa eden beyinsizlerdir. Bunlar yerli müsteşrikler olarak listelenmelidir. İslam’ın terakkiye mani olduğu iddiasını dışardan seslendirenler etkili olamadığı için, içeriden bir kol oluşturulmuş, onlar tarafından bu iddia, Sahih İslam anlayışı olarak Müslüman zihinlere zerkedilmiştir. Ümmetin dirilişi çağının eşiğinde yaşadığımız bu gün, “gayb” mefhumundan hareketle “bilinmeyenin bilinemeyeceği” üzerine bina edilen “din terakkiye manidir” iddiası, idrak ve keşif ameliyemizin önündeki en melun engellerden biridir.

*
“Zat-ı Ehadiyet”, “La taayyün”, “Alem-i Lahut”, “Kayyumiyet”, “Vücud-i Mahz”, “Gaybların gaybı”, “Zat-ı İlahiye”, “Kenz-i Mahfi”, “Zat-ı Mutlak” gibi mefhumlarla ifade edilen “Zat Alemi”, mutlak gayb alemidir. Mutlak Gayb alemi olduğu için, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin “Zatı” hakkında tefekkür, tasavvur ve tahayyül men edilmiştir. Mutlak Gayb, hiçbir yolla bilinemeyen, asla idraki kabil olmayan bir mevzua işaret eder. Kim ki bu mevzua dair, “bilinmezliği” dışında bir beyanda bulunur, mutlak gaybı bildiği iddiası ile haddi aşmıştır.

“Zat-ı Ehadiyet”ten sonra her taayyün ve tecelli mertebesi, “alem-i şehadete” kadar derece derece bilinebilir, keşfedilebilir, müşahede edilebilir alemlerdir ki alem-i şehadete inildiğinde idrak da mümkün hale gelir.

Her mertebenin (ve alemin) bilinmesini mümkün kılan hassa ve istidadın farklı olması, bilinemeyeceğine delil teşkil etmez. Aklın bir ufku ve sınırı vardır ve o ufuktan sonrası başka bilme hassalarına ve istidatlarına aittir. Alem-i Şehadet (bir manada fizik alem) aynı zamanda aklın ufkudur. Aklına mahkum olanlar, fizik aleme mahkumdurlar ki, bunlar itikat olarak Müslüman olsalar da anlayış olarak materyalisttir. Çünkü maddi aleme mahkumdurlar ve ondan başka bir alemin bilinemeyeceğine inanırlar. Bir Müslümanın böyle bir sığlığa ve savrulmaya duçar olması hüzün vericidir. Madde ötesi alemi anlayacak istidatta olmamak veya o istikamette gayret göstermemek başka bir şeydir, bilinemezliğini iddia etmek ve insan ve hayatın (ahirete kadar) maddi alemden ibaret olduğunu iddia etmek başka şeydir. (Hangi alemin nasıl bilinebileceği meselesi ayrı, girift ve zor konudur, bu yazının hacmi buna müsait değildir)

“Mutlak gayb alemi” mahfuz olmak üzere, gayb alemi hem ilmi manada hem de tasavvufi manada keşif içindir. Maddenin üç boyutuna sıkışan insan, kendi ruhuna bile ulaşamayacak kadar bedenine mahkum olmuş tefekkür garibanıdır. Bu garibanların kendi ufuklarını (ufuksuzluklarını) insanlık ufku zannederek Müslümanların önünü kesmesi ise ümmete büyük bir zarar ve hasar faturası çıkarmaktadır.

Gayb mefhumunu, “bilinmeyenin bilinemeyeceği” şeklinde anlayan ahmaklar, batının birkaç asırdır gerçekleştirdiği ilmi keşifleri bile anlamaktan acizdir. Gayb mevzuunda dünün yobazları Osmanlıyı çökertmiş ve Müslümanların terakkisine mani olmuştu, bugünün rasyonalistleri de ümmetin yeniden dirilişine mani olmak, doğumu “cenin-i sakıt” haline getirmek için ellerinden geleni yapıyor.

*
Fethullah Gülen, gaybın keşfinin müsbet ilimlerle birlikte tasavvuf ilmi tarafından da yapıldığını, tasavvufun keşif ufkunun ise müsbet ilimlerin keşif ufkuna göre çok daha geniş olduğunu biliyor. Tasavvufun Türkiye’deki (halktaki) kıymet ve tesirini de buna ekleyince, tasavvufla ilgilenmek, ulaşmak istediği hedef için zaruret haline geliyor.

Ulaşmak istediği hedef, mistik şahsiyettir. Bunu açıkça ilan edemediği için, bir taraftan Müceddit olduğu zannı, bir taraftan da veli olduğu vehmi üretmesi gerekiyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu; bir Müslüman Müceddit olmak için de veli olmak için de gayret edebilir. Bunlar belirli makamlardır ve aynı zamanda belli menzillerdir. Bir Müslümanın bunları istemesi ve elde etmek için gayret göstermesi, her ne kadar esas olan makam sahibi olmak değil de Allah’ın rızasına nail olmak olsa da, tabiidir ve tenkide tabi değildir. Fakat bu menzillere ulaşamayan, bu makamlara çıkamayan bir insanın oralara ulaştığına dair beyan ve tavır içine girmesi, ima ve ihsasta bulunması tam anlamıyla sahtekarlıktır ve buradan “veli” değil ancak “mistik şahsiyet” çıkar.

Fethullah Gülen, insanların konuşmalarını dinleyerek (ortam dinlemesi veya telefon dinlemesi yoluyla) elde ettiği bilgilerden hareketle insanların kafalarındaki soruları, kendine sorulmadan cevaplamak suretiyle “keramet” sahibi olduğunu ihsas ediyor. İnsanların peşine taktığı ve takip ettirdiği ajanlarıyla neler yaptığını arşivleyip, günü gelince belli edalarla önlerine koyuyor ve keramet sahibi olduğu intibaını oluşturuyor. İmtihanlarda sorulacak sorular ajanları tarafından çalınıyor ve “Hocaefendi rüyasında görmüş” diyerek öğrencilere servis ediyor, öğrenciler de imtihanda o soruların çıktığını görünce Fethullah Gülen’in keramet sahibi bir zat olduğuna iman ediyor. Bunun gibi sayısız yolla insanların zihin ve kalb dünyalarında, kendiliğinden bir “büyük şahsiyet” örgüsü oluşturuyor. Böylece kimseye veli olduğuna dair açık bir propaganda yapılmadığı için inkarı mümkün oluyor. Kamuoyu önünde inkar ettiğinde ise örgüt mensupları, tevazuuna veriyor ve velayetine inanmaya devam ediyor. Denklem sağlam, ahmak bol, iktidar tüm ihtişamıyla sürüyor.

Biraz ilim ve fikir ile meşgul olan ama dil ve üslup ile muhtevayı bile birbirinden tefrik edemeyecek kadar sığ olan kişileri, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” isimli eseri ile avlayan Fethullah Gülen, bunun yanına garnitür cinsinden bir-iki keramet vehmi oluşturacak (ajanları tarafından temin edilen) malzemeyi de koyduğunda, kompozisyon tamamlanıyor ve muhatap teslim oluyor. Bu safhadan sonra sizin söylediğiniz hiçbir şeyin ehemmiyeti yok, zira İmam-ı Rabbani Hazretlerini tashih(!) edecek kadar Müceddit, ne konuştuğunu ve ne yaptığını Pensilvanya’dan bilecek kadar veli bir zat ile muhatap olduğu vehmini “iman” haline getirmiş kişinin kalb ve zihin dünyası çoktan işgal edilmiş durumdadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir