FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-2-DİL VE ÜSLUP

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-2-DİL VE ÜSLUP

Fethullah Gülen, eski dilin tabii neticesi olan güzel üsluba nispeten sahip. İslam irfanı ile meşgul olmuş, onunla nispeten ünsiyet kesbetmiş her kalem ehlinin malik olduğu benzeri üsluplar, bu şahısların derin bir hikmet sahibi olduğu zannı uyandırıyor. O kadar ki, günümüzde, Osmanlının inşa ettiği muhteşem medeniyet diline biraz vakıf olan ve derdini onunla anlatacak kadar istimal istidadı kazanan kişiler bile büyük arifler cümlesinden sayılmaya başlanmıştır. Oysa Osmanlının son devirlerinde yayınlanan bir gazetedeki meşum bir cinayet haberini okuyan, o haberi hazırlayan herhangi bir muhabiri bile, bugünün seviyesiyle baktığında büyük ariflerden zanneder. Osmanlının en büyük eserlerinden biri olan “medeniyet dili”, tarihte misali olmayan bir “iradi dil inşasıdır”. Dilin tabii seyrinde inkişaf ettiği vakadır ve bu hükmün tek istisnası Osmanlıca nam “medeniyet dilidir”. O dile bir nebze vakıf ve hakim olan birisi, o dil ile pornografik bir hikaye anlatsa bile, girift bir hikmet muhtevasını ilmek ilmek ördüğü, lif lif açıp izah ettiği zannedilir. Osmanlının sadece dilini bile taklit edebilmek, bugünün sığ ve sahte dünyasında insana “arif” vasfını kazandırmak için maalesef kafi gelmeye başlamıştır. Osmanlı ile Cumhuriyet arasındaki uçurumun derinliği, Osmanlının dilini istimal temrinleriyle büyük mütefekkir veya büyük alim zannının üretilmesini mümkün kılar.

Fethullah Gülen, tek bir hikmet cümlesi imal edememiş, buna mukabil müktesebat ile meşgul, onun dil ve üslubuna da hakim olmasından dolayı “büyük alim” zannedilmiş birisidir. İslam irfan müktesebatını toplayıp kendi üslubu ile nakletmesi, müktesebata vakıf insan sayısının az olduğu bir vasatta, Fethullah Gülen’in büyük alim (veya arif) olarak nam salmasına sebep olmuştur.

“Kalbin zümrüt tepeleri” isimli eser, tasavvufu mevzu edinmesinden dolayı çok girift meseleleri ihtiva ediyor. Meselelerin kıymetli olması, onlarla ilgilenene de kıymet kazandırıyor. Her kim ki bu meselelerle ilgilenir ve onlar hakkında bir kitap yazar, gül yetiştirenin gül kokması gibi, o kıymetten bir şekilde hissedar olur. O meseleleri tetkik ve idrak edenler bir tarafa, sadece onlara meftun olanları bile “kıymetliler” cümlesi içine alan insanlarız. Kaldı ki o meseleler hakkında birkaç kelam edebilecek derinliğe sahip insanlara hürmet hissinden başka bir kalbi temayülümüz yoktur.

Bütün bunlar, meseleyi derinliğine tetkik etmemize, meselenin ne olduğunu idrak etme çabamıza mani değildir. Fethullah Gülen’in ilk hilesi, İslam’ın en çetin ve girift meselelerini kendine mevzu edinmesi ve o hususta kitap yazmış olmasıdır. Meselenin kıymetini ve istediği idrak derinliğini bildiği için, hem hürmet uyandırmak hem de belli bir “makam” edinmek için bu meselelerle ilgilenmiş, dört ciltlik kitap yazmıştır. Fethullah Gülen’in hilesi, bu çetin ve girift meseleler hakkında tek cümle telifi olmamasına rağmen, sadece meselenin dil ve üslubunu kavramış, muhtevayı dil ve üslup perdesine sarmalamış olmasıdır. Dile hakimiyeti ve üslup mahareti muhtevaya nüfuz edemediğini gizlemiş, mana aleminde tek cümlelik imal-i fikirde bulunamadığını gözlerden uzaklaştırmıştır.

Dil ve üslup, muhtevayı ifade edebilmenin zaruri aletidir. Dile hakim olamayan, üslup mahareti kazanamayan birisi, muhtevayı nakledemez ve ifade edemez. Dil ve üslup meselesi umumi manada kıymetli olduğu gibi, herhangi bir mevzuun farklı bir dil ve üsluba ihtiyaç duymasında olduğu gibi hususi kıymeti de haizdir. Bu çerçevede İslam’ın diline vukufiyet ne kadar kıymetliyse, İslami meselelerin (mesela bir İslami ilmin) kendi dil ve üslubu da ayrıca kıymetlidir. Bir dünya görüşünün temel meselelerinden birisi varlık telakkisidir (felsefi dil ile ontolojidir), İslami dünya görüşünde varlık telakkisi “tevhid” ile ilgili olduğu için ayrıca mühimdir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile varlık (mahlukat) arasındaki münasebet, tevhid bahsinin esaslı konularındandır ve bu bahis de (neredeyse) münhasıran tasavvuf tarafından tetkik edilmiştir. Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile kainat arasındaki münasebeti ifade sadedinde kullanılan “taayyün”, “tecelli”, “tezahür” gibi mefhumlar, İslam’ın varlık telakkisini idrak ve izahtaki girift dil unsurları olmuştur. Ne var ki Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile kainat arasındaki münasebetin idrak ve izahı için “lisan” vasıtası kafi gelmemiş, bu sebeple “taayyün”, “tecelli”, “tezahür” kelimeleri, lügat manaları dışında bambaşka manalar ihtiva eden mefhumlar haline getirilmiş, Arapça lisan havzasında “hususi dil” inşa edilmiştir. Bu dile vakıf olmayanlar, “Vacibü’l Vücut” ile “Mümkünü’l Vücut” arasındaki münasebeti idrak ve izah için asırlardır biriken irfan havzasındaki külliyatı anlama iktidarında değildir.

Fethullah Gülen, bu meseleyi farketmiş, o dile ve üsluba vakıf olmuş, o dil ve üslup havzasında kendi dil ve üslubunu imal ederek eserini kaleme almıştır. Sahip olduğu dil ve üslubun kendine ait bir hususiyet kazandığını görmemek kabil değil, bu manada dil ve üslubu olan birisi olduğunu tespit etmek gerekiyor. Özellikle üslubunun, okuyucu kuşatan, kendine çeken, aklını esir alan bir tesiri olduğunu inkar edemiyorum. Bir eserin ziyneti ve pazarlayıcısı dil ve üsluptur, bunun kıymetini bilen Fethullah Gülen, bu meseleyi dil ve üslup kesafeti içine gömmüş, mevzuları müktesebattan naklettiğini dil ve üslup kesafeti ile perdelemiştir.

Bu nokta çok mühim… Dil hakimiyeti ve üslup mahareti yüksek olan şahısların imal-i fikirde bulunup bulunmadığının anlaşılması zordur. Etkileyici bir dil ve üslubu olanların eserlerini okurken bu noktaya azami dikkat etmek gerekir. Dil ve üslup ne kadar kıymetliyse o kadar da aldatıcıdır. Dil ve üslup ambalajıyla mal (fikir) pazarlayan ilim ve fikir sahtekarlarının tespiti, diğer fikir sahtekarlarından çok daha zordur. Bu tür sahtekarlık, İslam irfan müktesebatına yabancılaşan bugünün Müslümanları için özellikle aldatıcı olabilmektedir.
İslam’ın diline vakıf olup, oradan kendi üslubunu imal edenler, müktesebatı naklediyorlar ama kolaylıkla imal-i fikirde bulundukları zannını oluşturuyorlar. Üslubun kendine ait olması, muhtevayı kendinin keşfettiği kanaatini oluşturmakta, muhtevanın nakledildiği gerçeğini perdelemekte, büyük fikir adamı vehmini üretmektedir.

*
Dil, fikrin mana nizamı olduğu kadar, tertip havzasıdır da… Üslup ise, fikrin ifade tarzı ve muhatabına sunulma şeklidir. Nasıl ki muhtevaya uygun bir dil gerekiyorsa, onun gibi dilin de muhtevayı taşıması şarttır. Keza nasıl ki muhtevaya uygun bir ifade tarzı lazımsa, onun gibi üslubun da muhtevayı doğru ifade etmesi ve sunması mühimdir. Dil ve üslup ile fikir ve mana arasında doğru münasebet kurma ihtiyacı, fikri dert edenlerin hassasiyetine ait bir meseledir. Bir de fikir hilesiyle meşgul olanlar var ki, mahir olanlarının yaptığı ilk iş, bunlar arasında münasip bir münasebet kurmak yerine, dil ve üslubu, bazen muhtevayı gölgelemek için, bazen idraksizliklerini perdelemek için, bazen su-i niyetlerini gizlemek için kullanıyorlar.

Zengin bir dil ve güzel bir üslup kadar fikre zarar veren başka bir şey bulunmaz. Bu hal ciddi bir paradokstur zira fikrin en fazla ihtiyaç duyduğu kıymet de yine zengin bir dil ve güzel bir üsluptur. Fikir ne kadar dil ve üsluba ihtiyaç duyarsa, dil ve üslup tarafından o kadar istismar edilme ihtimali vardır. Her aracı, her zaman istismar için bir fırsata sahiptir. Dil ve üslubun ehemmiyetini anlayan, kendine has bir dil ve üslup oluşturan fikir adamları, üretemez olduklarında (tıkandıklarında) veya anlamadıkları mevzularda, zafiyetlerini, dil ve üslupla gizlemişlerdir. Bu ihtimal, çok sıkıntılı bir ruh haletine işaret eder ki zaman zaman kalplerin bazı marazlara yakalanmasına sebep olmuştur.

Fethullah Gülen, “Kalbin zümrüt tepeleri” isimli eserinde, mevzuyu idrak edememenin tabii neticesi olarak, dil ve üslubu bir manevra aleti olarak kullanmış, muhtevayı okuyucuya nakletmek için değil, aksine muhtevanın gizlenmesi için perde yapmıştır. Ehl-i İrfan bilir ki, o kitaplardaki meseleler, kelamın mevzuu değil, keşfin mevzuudur. “Taayyün”, “Tecelli”, “Tezahür” bahislerinde olduğu gibi, her ehl-i keşif kendi kalbi dünyasında, kendi istidatları istikametinde, kendi inkişaf güzergahında farklı farklı müşahedeler yaşamaktadır. Nihai menzilin aynı olması, o menzile varanların sayısındaki azlıktan dolayı ara menzillerdeki müşahedelerin neticelerinin farklı olmasına sebep olmaktadır. Seyr-i Süluk her ne kadar muayyen bir güzergaha bağlanmış olsa da, belli bir seviyeden sonra başlayan “zevken idrak”, fertlerin kalbi istidatlarınca müşahede çeşitliliğine işaret eder ki, bundan dolayı “kişi sayısınca yol vardır” denmiştir. Aslında mesele yolun farklılığından değil, yolcunun farklılığındandır. Yolcunun farklılığı ise onun sahip olduğu istidatlarla, malik olduğu imkanlardan oluşmakta, aynı yoldan gitseler de farklı istidat ve imkanlar farklı tecellilerin seyrine fırsat vermektedir. Nasıl ki yaya ile süvari, süvari ile motorlu taşıt sürücüsü aynı menzile giderken farklı şeyler seyreder, uçakla aynı menzile gidenin ise daha farklı şeyleri seyretme imkanı vardır, bunun gibi yolcunun (istidat ve imkanları nispetinde) farklı müşahedelere muhatap olması, yolun farklı olduğu zannını uyandırır. Bir zaviyeden de, yolcunun farklılığı aynı zamanda yolun da farklılığıdır, zira yaya ile uçak kaptanı tabii ki farklı yollardan gitmektedir. Bunlar, her salikin kendi inkişaf güzergahında ilerlemesinin, kendi irtifa istikametinde yükselmesinin kendisiyle mukayyet olduğunu gösterir, öyleyse bu meselelerde nakil değil, keşif ve müşahede vardır.

Fethullah Gülen, bir adet cümlesinde bile müşahedesinden bahsetmemekte, bahsedememektedir. Mesele, kelam mevzu değil keşif mevzu olduğu için, rivayeten ifade edilen her bahis, “kıyl u kal” nevindendir. Tam bu noktada Fethullah Gülen’in imdadına yetişen ise dil ve üsluptur veya Fethullah Gülen, dört ciltlik eserinde “kıyl u kal” ile meşgul olmadığını göstermek için dil ve üsluba başvurmakta, fikrin en fazla ihtiyacı olan bu iki aleti, istismar vasıtası olarak kullanmaktadır.

Şu paragraf, idrak zafiyeti ile üslup maharetine ne kadar güzel bir misaldir;
Evet, kalb, bütün hayırların, bereketlerin insana ulaşmasında önemli bir köprü vazifesi gördüğü gibi, aynı zamanda şeytani ve nefsani bütün dürtülere ve bütün hatıralara vize verebilme mevzuunda da tehlikeli işlere alet olabilir. O, Hakk’a tevcih edilebildiği sürece, bedenin en karanlık noktalarına kadar her yanına ışıklar yağdıran bir projektör olur; yüzü cismaniyete dönük kaldığı zamanlarda da şeytanın zehirli oklarının hedefi haline gelir… (Cilt-1, sayfa-86)

Kullanılan üsluba bakın; “köprü vazifesi”, “dürtüler”, “vize verme”, “ışıklar yağdıran projektör”, “şeytanın zehirli okları”… Kalbin aslında ne olduğu, neleri ihtiva ettiği, nasıl çalıştığı, hacminin büyüklüğü, tefekkür ve hissiyatın cereyanı, cereyan tarzı ve ölçüleri gibi çok sayıda esas meselenin izahı yok, buna karşılık muhtevaya ulaşamamanın, idrak edememenin, imal kabızlığının üstünü maharetle örten bir üslup var. Dört ciltlik eserin tamamı bu ve benzeri üslup perdelemeleriyle teçhiz edilmiş halde.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir