FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-6-İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİ TAHFİF

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-6-İMAM-I RABBANİ HAZRETLERİNİ TAHFİF

Fethullah Gülen’in dilinde tarihi şahsiyetlere karşı bir hürmetsizlik yok. Hürmetsizlik yok ama buna karşılık çok sinsi bir tahfif var. Dikkatli tetkik edilmediği takdirde gözden kaçan bu husus, anlayış çerçevesini bozduğu gibi, hak etmediği bir makamı iktisap teşebbüsü olarak görünüyor.

Gizli tahfif meselesinin en aşikar misali, Müceddid-i Elf-i Sani İmam-ı Rabbani Hazretleri ile ilgili tavır ve beyanlarıdır. İkinci bin yılın müceddidi olan büyük İmamın beyanlarını tashih etmek cüretini gösteriyor. Büyük İmamın bir konudaki görüşünün “yanlış” olduğunu aşikar şekilde söylüyor ve “doğrusunun” ne olduğunu bildiğini iddia ediyor. Müthiş bir cüret… Birçok zat ile ilgili göstermediği bu refleksini, her nedense İmam-ı Rabbani Hazretleri hakkında açıkça ifade etmekten çekinmiyor.

Misal;

“Vahdeti şuhud, her şeyi bir görme halidir ki, İmamı Rabbani’yle başlı başına bir ekol haline getirilen bu mülahaza vahdeti vücuddan sahabi telakkisine daha yakın olmakla beraber yine de bir sekir ve gaybet hali ve vecd ü istiğrak mealli olması açısından temkin-i etemm ve yakaza-i tamme mesleği kabul edilen sahabi mülahazasıyla tam bir mutabakat içinde olduğu söylenemez.” (İkinci cilt, sayfa 194)

Nasıl biliyorsun bunu? Nasıl bilebilirsin ki? Keşfin İmam-ı Rabbani Hazretlerinin keşfini, makamın onun makamını aştı mı? Bu mesele, birkaç mantık irtibatı kurularak halledilebilecek seviyede bir bahis midir? İki görüşün birbirine muvafık veya muhalif olduğu hususunda hüküm verirken bu kadar muhkem bir nefs emniyetine nasıl sahip olabilirsin? Sahi sen kimdin?

İmam-ı Rabbani Hazretleri, Müceddit mi değil mi senin kanaatince? Ümmetin veli ve alimleri tarafından ikinci bin yılın müceddidi olarak kabul edilen Büyük İmamın, bin yıllık tecdit salahiyetini kabul etmiyor musun? Eğer ümmetin üzerinde ittifak ettiği gibi Büyük İmam, ikinci bin yılın Müceddidi ise, onun beyanlarını nasıl olur da “istiğrak” halinin müphem tezahürü olarak kabul edersin? Böyle bir yaklaşım, affedilmez bir tezat değil midir?

Sahabe mülahazası ile mutabık veya muvafık olduğunu keşfetmek bu kadar kolay mı? Sahabe-i Kiram, Allah’ın dinini, sonraki nesillere “olduğu gibi” nakletmek vazifesini yüklenmişti. Seyr-ü Süluk ile elde ettiği keşif ve müşahedelerini kelama dökmemek konusundaki hassasiyeti, dinin sıhhatli şekilde intikali değil midir? Bu sebeple, Sahabe-i Kiram, hakikatine nüfuz ve tecellilerini müşahede ettiği İslami ölçüleri, kendi müşahede ve makamları ile değil, Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden teslim aldıkları gibi nakletmekle vazifeli ve bu hususta azami hassasiyet sahibi değiller miydi? Kalbi-ruhi inkişafın ve irtifaın neticesinde elde edilen ferdi makam ve tecellileri de naklettiklerinde, bir taraftan “dinin muhafaza ve intikalinde” problemlerin yaşanması diğer taraftan sonraki nesil Müslümanların sahabe seviyesindeki idrak ve müşahedeyle mesul olması gibi bir zorluk hasıl olmaz mıydı?

Sahabe-i Kiram Efendilerimizin ferdi sahadaki “hakikat yolculuğundan” elde ettiği ve umumiyetle nakletmediği tecrübe ve müşahedeleri bize (ve sana) meçhul, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin beyan ettiği keşiflerin mahiyeti de bize meçhul… Bu seviyelerde zaten idrak (ve kelam) sükut eder ve geriye sadece “müşahede” kalmaz mı? Bu halde, iki meçhul arasında mukayese yapmak nasıl mümkün olabilir? Hangi haddini bilmez, iki “meçhul” arasında mukayese yapmayı mümkün kılan bir usul kaidesi ihdas etti de bizim haberimiz yok.

İmam-ı Rabbani Hazretlerinin görüşünü Sahabe telakkisiyle tenkit eden Fethullah Gülen, sıra Sahabe-i Kirama gelince bakın ne diyor;

“Bu itibarla, bazen sahabe-i kiram arasında olduğu gibi, pek çok kamil insan, en azından kemale
namzet bulunan hak yolcuları, arif-i billah olsalar, varıp irfan ummanlarına dalsalar, gidip Hakk’a
ulaşsalar dahi, “üns billah” yaşayan hak erlerinin ufkuna ve bulundukları zirveye muttali olamadıkla-
rından/olmalarına izin verilmediğinden, asfiya hatta peygamber varisi de olsalar, diğerlerini kabul etmeyebilir; kabul etmeden de öte gıybet, tahkir ve tezyife gidebilirler.” (Dördüncü cilt, sayfa 37)

Adamın gözü dönmüş… İmam-ı Rabbani Hazretlerinin görüşünü Sahabe telakkisine uymadığı için tenkit ediyor, böylece yüksek bir mevkie (sahabeye) nispet ettiği beyanıyla cüretinin mesnedini oluşturuyor. İki telakki arasında muvafakat ve muhalefet irtibatını kurma imkanı olmamasına rağmen, yüksek mercie nispet hilesiyle böyle bir cüret sergiliyor. Başka bir yerde ise Sahabe-i Kiram hakkında “indi görüşleri” ile galiz ifadeler kullanıyor. Birilerinin bu meseleleri terkip edeceğini düşünmediğinden olsa gerek, pervasız şekilde “Abdurrahman Çelebilik” oynuyor.

Misal;

“İmam-ı Rabbani yaklaşımıyla “O senin aklına gelen her şeyin ötesinin ötesinin.. ötesindedir.”
(Dördüncü cilt, sayfa 153)

“Muhyiddin İbn Arabi ve o meslekte yürüyenler, Hakikat-ı Muhammediye’den ibaret kabul ettikleri
taayyun-ü evveli, ilim ufkuna bağlı sıfat-ı sübhaniyenin icmalinden ibaret saymışlardır. Selefleri ve
halefleri ile İmam-ı Rabbani yörüngesinde varlık ve mavera-i kainatı temaşa edenler ise, taayyün-ü
evvele taayyün-ü vücudi nazarıyla bakmış ve onun merkez noktasını da Hakikat-ı Muhammediye’nin
(aleyhi ekmelüttehaya) tuttuğunu söylemişlerdir.” (Dördüncü cilt, Sayfa 111)

İfadeye bakın; “İmam-ı Rabbani yaklaşımıyla…”. Adamın nazarında, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin beyanı ve reyi, “yaklaşımlardan” birisi… İkinci bin yılın Müceddidi olarak kabul ettiğine dair bir beyan olmadığı gibi, işaret de yok. Tamam, kabul etmeyebilirsin, senin takdirinde… Ama ümmetin üzerinde ittifak ettiği bir hususta, neden ayrı düştüğünü izah etme mesuliyetin yok mu? Bin yılın Müceddidi olduğunu kabul ettiğine dair bir beyanı olmadığı gibi, İmam-ı Rabbani Hazretlerini herhangi bir görüş sahibi olarak ele alıyor, böylece sinsi bir şekilde onun üstünde bir makam sahibi olduğu vehmini üretiyor. Adamın üslubu şu; “o şunu dedi”, “bu şunu dedi”, “İmam-ı Rabbani de şöyle dedi”… Arkasından ekliyor; “Onun görüşü de doğru değil…”.

Şu misallere bakın;

“İmam-ı Rabbani Hazretlerinin de bu konuda diyecekleri vardır. Hakikat-i Muhammediye ve Hakikat-i Ahmediye’ye (aleyhi elfü elfi salatin ve selam) temas sadedinde Hazret şunları söyler: Efendimiz,
Allah tarafından iki isimle isimlendirilmiştir. Bunların ikisi de Kur’an Beyanına dayanmaktadır.”
(Dördüncü cilt, sayfa 228)

“Bütün bunlardan sonra; sır, hafa ve ahfa gibi latifeleri, Müceddidiye tarikatının müessisi İmam
Rabbani Hazretleri farklı bir yaklaşımla ve “letaif-i hamse” unvanıyla ele alarak şöyle değerlendirir:
İyi bilinmeli ki, “anasır-ı erbaa”, “mevalid-i selase” alemi halkın temel unsurları olduğu gibi, manevi
aleme ait kalb, ruh, sır, hafa, ahfa unvanlarıyla yad edilen manevi latifeler de, emir aleminin temel
unsurları mahiyetindedir.” (Dördüncü cilt, sayfa 244)

İmam-ı Rabbani Hazretleri hem Şeriat hem de tasavvufta Müceddit değil midir? Büyük İmam sözkonusu edildiğinde, her iki sahada da hurafeleri ve bidatları teşhis ve tasfiye ile doğru anlayışı ikame eden bir şahsiyetten bahsetmiyor muyuz? Adamdaki nasıl bir nefs azmanlaşmasıdır ki, keşif ehli olduğuna dair tek bir alamet olmadığı halde, İmam-ı Rabbani Hazretlerini, üstelik ilimde değil keşif sahasında “tashih” edecek kadar cüretkar davranabiliyor.

*
Fethullah Gülen, muhtevada yapamadığını üslup da yapıyor. Muhtevaya gücü yetmiyor, keşif sahasında at koşturamıyor, keşif ile ilgili kendine ait bir cümle bile kuramıyor, bunların psikolojik dünyasında (kalbi dünyası diyemiyorum) oluşturduğu gerilimle üsluba yükleniyor, muhtevada geçemediği zevat-ı kiramı üslubu ile dövmeye kalkışıyor. Çok iğrenç bir tavır…

Asla boyun eğmiyor, İmam-ı Rabbani Hazretlerine karşı bile başı bir milim aşağıya eğilmiyor ama İsrail’e karşı (haşa) neredeyse secdeye varıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir