FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-8-MAKAM SAHİBİ Mİ HİLEKAR MI?

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-8-MAKAM SAHİBİ Mİ HİLEKAR MI?

Fethullah Gülen, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” isimli eserinde, tasavvuftaki makamlardan birine sahip olduğu hissini veriyor. Tevazu maskesini aralayıp da altındaki derin kibri görenler talip olduğu makamın ise “insan-ı kamil” olduğunu farkeder.

İnsan-ı Kamil, kendinin de kitapta anlattığı üzere, Risalet ve Nübüvvetten sonraki en yüksek makamdır. Talip olduğu makam, tasavvuftaki herhangi bir makam değil, zirvedir. Adamdaki hırs, sınır tanımaz bir talepkarlığı doğurmuş, o da gözünü kör etmiş…

Talepkarlığını ve iddia sahibi olduğunu gizlemek için tevazu ifadelerini kitabın sayfalarına seyrek şekilde serpiştiren Fethullah Gülen, bizim yaptığımız gibi muhtemel tenkitlerin karşısına savunma bariyerleri örmüştür. Nikah yemini ile kendisine bağlanan insanların “tevazu” olarak kabul ettikleri şu ifadeler aslında hakikatin itirafıdır.

Dördüncü ciltte, “Sır ufku ve ötesi” başlığını taşıyan mevzuda şunları söylüyor;
“Bu konuda söz söylemeye halimin de dilimin de müsait olmadığının farkındayım. Kalem ve
kelimelerim de bana bunu söylüyor. Susmak ve bir şey yazmamak da gönlümde bir ızdırap, haddimi
aşan bir mevzuda söz söylemek ise tam bir cüret.. kendi kendime ne sükut diyebildim ne de yazıp
çizdiklerimin ruhumda hasıl ettiği endişelerden sıyrılabildim. (…) Kim nasıl anlarsa anlasın ne böyle
gâmız bir konunun ne de bunun daha berisindeki çok basit meselelerin eri ve ehli olmadığımı her
zaman söylemişimdir, yine de söylüyorum. (Dördüncü cilt, Sayfa 53)

Bu ifadeler aslında hakikatin beyanıdır ve gerçekten de Fethullah Gülen, “Kalbin Zümrüt Tepeleri” isimli eserindeki mevzuların yüzde doksanını anlamamıştır, anlama iktidarında ve makamında değildir. Fakat adamın bendeleri, bu ifadeleri, hakikatin beyanı değil, tevazuun izharı şeklinde anlamak konusunda ısrarlıdırlar. Çünkü Fethullah Gülen, bu türden ifadeleri kitabında az sayıda kullanıyor ve araya sıkıştırıyor. Eserin dili ve üslubu, bu ifadelerin “tevazu” beyanı olarak anlaşılması için tüm unsurlara ve tertibe sahip.

Fethullah Gülen, tam bir dil ve üslup cambazıdır. Dört ciltlik eserde, ağdalı bir dil ve etkileyici bir üslupla, eserin muhtevasındaki mevzuları anladığı, yine muhtevada görülen makamlara sahip olduğu zan ve vehmini üretmek için tüm manevraları kullanıyor ve muhtemel tenkitler için eserin bir yerlerine de tevazu kabilinden itiraflar koyuyor. Kitabı dil ve üsluptan tecrit ederek okuyanlar, muhtevaya nüfuz edemediğini, zaten edemeyeceğini, çünkü bu mevzuların “keşif” bahisleri olduğunu görüyor ve yukarıdaki iktibastaki beyanları da “itiraf” olarak anlıyor. Ne var ki adama “nikah yemini” ile bağlananlar o ifadeleri “tevazu” izharı olarak anlıyor ve görmezden geliyor. Fikir hilesine bakın…

*
Taayyün ve tecelli alemi ile mahlukat (yaratılmışlar) alemi arasındaki kapı nerede aranır? O aleme “yokluk kapısı”ndan geçildiği ifade edilir, sürekli bu kapıdan bahsedilir. Yokluk kapısı neresidir, nerededir veya nasıldır? “Yokluk kapısı”, “kün” emrinde gizlidir. “Kün feyekun” (tabiri caizse) deveranında mahfuzdur.

“Yokluk kapısı” aynı zamanda velayet kapısıdır. Mümin, o kapıya kadar mürid, o kapıdan geçtiğinde ise velidir.

Mahlukat, “kün feyekun” deveranında mütemadiyen yaratılmakta, iki yaratma iradesi (kün emri) arasında ise yokluk hüküm sürmektedir. “Yok”luğun hüküm sürdüğü demde, “Zat-ı Ehadiyet” ile esma ve sıfat taayyün ve tecellileri mevcuttur. “Yokluk dem”i, mahlukatın (yaratılmışların) yokluğudur, bu sebeple o demde “hakiki varlık” ile “varlığın hakikati” olan esma ve sıfatlar mevcuttur.

Ruh alem-i emirden olduğu için, varlık-yokluk deveranında varlığı daim olanlardandır (müktesebat buna işaret ediyor, neticede Allah’u alem). Hal böyle olunca, mahlukatın yokluk deminde, ruh, taayyün ve tecelli alemini müşahede edebiliyor. Nefsi ruha irca edecek kadar tezkiye ve terbiye edenler (veliler), mahlukatın yokluk deminde yaşamaya devam ediyor. Neyle? Ruhla yaşamaya devam ediyor, ruhi hayat yaşıyor. Zaten taayyünat ve tecelliyatı müşahede edebilen ancak ruhtur.

Ruh, mahlukatın varlık sıkletinden tamamen kurtulacak kadar aslına, aslındaki safiyete ulaştığında, mahlukatın yokluk demindeki hayatı yaşayabilecek istidadı kazanıyor. Nasıl ki varlık-yokluk deminde mahlukatın varlığının kesintisiz olduğu vehmiyle (vehim ama gerçek, sadece hakikat değil) yaşayabiliyorsak, mahlukatın yokluk deminde de aynı öyle kesintisiz yaşanabiliyor.

“Yokluk kapısı”ndan geçenler için farklı bir hayat başlıyor. O hayatta artık idrak değil, müşahede caridir, kelam değil “hal” vakidir. Bu kapıdan geçenlerin dili de farklı, üslubu da farklı, hali de farklı, tavrı da farklı, bakışı da farklı, hulasa her şeyi farklı…

Fethullah Gülen, o kapıdan geçmediği için, o kapının ne olduğunu, nerede bulunduğunu bile bilmiyor. Bunu bilmediğini de sarahaten ifade ve itiraf ediyor. Ne var ki meseleye vakıf olmadığı için itiraf ettiğinin farkında değil garibim.

“İşte bu zaviyeden bütün varlık, ondan gelir ve mütemadi tecellilerle de adeta bir ırmak gibi sürekli akar durur. Bu akıştaki intizam, ahenk ve sürat sayesinde biz, ne kendi mahiyetimizdeki ne de eşyadaki inkıtaların farkına bile varamayız. Eşya ve şuun tecelli kareleri arasındaki fasılalar sezilemeyecek bir sürat ve intizamla gelip geçtiğinden varlık -yokluk münavebesini duyup hissetmek mümkün değildir. Her şey bir bir gelir, varlığa yürür; varlıkları yokluklar takip eder.” (İkinci cilt, sayfa 180)

İtiraf şu ifadede gizli, “… varlık-yokluk münavebesini duyup hissetmek mümkün değildir”. Bu mesele hissedecek bir bahis değil, “yokluk kapısı”ndan geçenler tarafından yaşanacak bir hadisedir. Fethullah Gülen o kapıdan geçmediği için, hissetmek çabasıyla meşgul bir “keşif” garibanıdır. Hissedemediği için de meselenin o noktadan ötesini bilmez.

“Yokluk kapısı”ndan geçemediği ve müşahede haline ulaşamadığı için, benzer mevzularda hissetmekten çok bahsediyor. Yukarıdaki paragrafta “yokluk kapısı”nı bile hissedemeyen, hissedilemeyeceğini söyleyen Fethullah Gülen, o kapıdan geçildiğinde ulaşılacak makamlar için kitabın başka sayfalarında “hissedilir” diyor. Meseleye vakıf olmadığı için tezadın farkında da değil.

“Bundan öte bir adım daha atabildiği takdirde o, zatıyla, sıfatlarıyla, beşeri bütün hususiyetleriyle umum varlığın, Allah’ın o kuşatan ilmindeki ilmi vücudlardan çıkıp, Hazreti Vücuddan istimdad ile harici vücud urbaları giydiklerini hakka’l yakin in bir cilvesi olarak hisseder. . hislerinde derinleşerek istiğrak ufkuna ulaşır. Derken her şeyin onunla var, onunla kaim, onunla daim olduğunu bir iç temaşa ile müşahede eder ve “küllü men aleyha fanin”(Arapçası yazılmış) hakikatinin her yanda bayrak açtığını, sonradan var edilen her nesnenin zevale mahkum olduğunu, devamı müddetince de Hazreti “Kayyum”un tecelli-i feyzinden beslendiğini, hatta bir lahza tecelli inkıtaına maruz kalırsa muzmahil olup gideceğini vicdani bir sezi ile duyar ve hali, zevki daha derin bir tevhid ufkuna ulaşır.” (İkinci Cilt, Sayfa 159-160)

“Yokluk kapısı”nden geçemeyen, o kapıyı hissedemeyen adam, o kapıdan geçtikten sonra
ulaşılan zirveler için “vicdani bir sezi ile duyar” ifadesini kullanıyor. Şimdi yazının başlığındaki
soruyu tekrar soralım, Fethullah Gülen “makam” sahibi mi hilekar mı?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir