FİKİRDE İDDİA VE MÜPHEMLİK MESELESİ

FİKİRDE İDDİA VE MÜPHEMLİK MESELESİ

(Terkip ve İnşa dergisi 20. sayı)

Dergicilik anlayışımız, gelişigüzel meseleleri ve yazıları bir araya toplamak değil, tam aksine ciddi bir tertip ve tanzim cehdiyle hazırlanan mevzu haritasını takip etmektir. Mevzu haritası takip etmek, bir fikriyata yaslanmak ve bir fikriyat dokumak içindir. Bu şekilde yapılan çalışmaların neticesinde herhangi bir dergi toplamı oluşmuyor, aksine dergilerin her sayısı, bir fikriyatın külliyatına eklenen eser haline geliyor. Mevzu haritası hazırlamak, aynı zamanda bir kitap fihristi hazırlamak gibidir ve geçtiğimiz zaman diliminde bunun fevkalade faydasını gördük.
Fakat mevzu haritasını takip etmek, dışına çıkmamak, ihtiyaç haline gelen bazı meseleleri yazmaktan alıkoyuyor. Mesela tefekkür üslubunun nasıl olması gerektiği hususu, mevzu haritasını bekleyemez. Bu ve benzeri meseleler ihtiyaç haline geldikçe, mevzu haritası dışında gündemimize almak ve yazmak gerekiyor. Bu sebeple, mevzu haritamız dışında ihtiyaç haline gelen meseleleri yazma vazifesini üstlenmem gerekti.
*

Fikirde iddia ve tevazu, sarahat ve müphemlik, kat’ilik ve muhayyerlik gibi meseleler fevkalade mühimdir. İslami tefekkür usulünün esaslarından olan bu meseleler, tefekkürle meşgul olanlar için dikkat ve hassasiyetle takip edilmelidir. Bu sözü, başkalarına değil, bizzat kendimize söylüyoruz.
*
Öncelikle İslami tefekkür usulünden anladığımız esasları izah etmeye çalışalım. Fikirde müphem olmak, İslam’da iddialı olmak bahisleri birbirine karıştırılıyor. İslam, kainattaki tek hakikatin, ilahi terkip ve tanzim ile insana beyan ve tebliğ edilmiş halidir. İspata ihtiyaç duymayan kainat çapındaki iddiadır. Bu sebeple Müslüman, İslam ile ilgili tereddüt ve şüphe ihtiva eden cümle kuramaz. Aynı zamanda her Müslüman, İslam’dan kendi anladığı hiçbir muhtevayı “iddia” mevzuu haline getiremez. Bu umumi ölçüyü muhafaza ederek, binlerce mevzuda nasıl tavır takınılması gerektiğinin izahı yapılmalıdır.
Hangi sahada ve hangi mevzuda iddia ve kati beyan sahibi, hangi sahada ve hangi mevzuda mütevazı ve müphem olunur? Daha girift ve çetin olan husus ise; bir mevzua dair başlayan idrak ve tefekkür süreci, hangi safhada kati, hangi safhada müphem olmalıdır? Bu soruların teferruatlı cevabı neredeyse muhaldir, zira binlerce mevzua dair izah yapmak, binlerce ciltlik bir külliyatı iktiza eder. Bu sebeple mevzuu bir “usule” bağlamak şarttır. Zaten usul meselesinin ehemmiyeti de budur, binlerce mevzuda ihtiyaç duyulan izahları, belli ölçülerle ve kısaca vuzuha kavuşturmayı mümkün kılar.
*
İslami ilimlerde “usul” meselesi, tarihte hiç görülmeyen bir hassasiyet ve ehemmiyetle tetkik ve inşa edilmiştir. Günümüzde İslami ilimler tahsil edilememekte, kısmen tahsili kabil olsa bile her Müslümanın tahsil etmesi mümkün olmamaktadır. İslami ilimler (hassaten usul ilimleri) tahsil edilememesine rağmen, İslami tefekkür çabası devam ediyor. Öyleyse İslami tefekkür usulü bir ihtiyaç haline gelmiştir.
İslami tefekkür tarzının oluşması, İslami tefekkür usulüne bağlıdır. Bilgi sahasında usulü olmayan, yok hükmündedir. İslami tefekkürün usulünün oluşturulması için ön şart, “İlimlerin Tasnifi”nin yapılması, buna bağlı olarak “İlim Telakki”sinin oluşturulması, yani büyük mevzu haritasının çizilmesi gerekir.
İlimlerin tasnifi meselesi; uzun, çetin, girift bir çalışmanın mevzuudur. Fikirteknesi külliyatı, ilimlerin tasnifine dair kendi teklifini hazırlamış ve kamuoyuna sunmuştur. “İslam medeniyet tasavvuru-4-İlimlerin tasnifi” başlığını taşıyan kitap, bu meseleyi tetkik ve telif etmiş, teklini şekillendirmiştir. Ne var ki bu kitaptaki tasnif, “ana harita” mahiyetindedir. Ana harita, meselenin başlangıcı olup, üzerinde çalışılabilir bir çerçeve oluşturmaktadır. İlimlerin tasnifine dair ana harita, İslami tefekkür usulünün ölçülerini temin etmeye yetecek cinstedir.
*
Fikirteknesi (Medeniyet Akademisi) külliyatı, ilimlerin tasnifi meyanında önce üst tasnif yapmış; “Mutlak İlim”, “Nispi İlim”, “İzafi İlim” başlıklarını ortaya koymuş, bununla bir nevi “bilgi evrenlerini” tespit etmiştir.
Mutlak İlim, Kitap ve Sünnettir, iman mevzuudur, mutlak doğrudur. Mutlak İlim, iddiasını muhtevasından ve kaynağından alır, muhtevası hakikat, kaynakları ise Allah Azze ve Celle ile Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamdır. Her Müslüman, Mutlak İlim bahsinde, kainatı çınlatacak kadar iddia sahibidir. Bir Müslümanın Mutlak İlimde en küçük tereddüt ve şüphe etmesi muhaldir.
Müslümanın Mutlak İlim üzerindeki iddiası imanı cihetiyledir, idraki cihetiyle değil… Mutlak İlim hakikattir, iddia, onun hakikat olduğu istikametindedir. Buna mukabil hiçbir Müslüman, Mutlak İlmi idrak cihetiyle en küçük bir iddiada bile bulunamaz. Mutlak İlmi idrak cehdi ve faaliyeti devam eder ama hiçbir Müslüman, kendi idrakinin (anlayışının) başkalarından doğru olduğunu iddia edemez.
*
Nispi İlim, Müslüman aklının (akl-ı selimin), Mutlak İlmin muhtevasındaki mana ve hikmetleri keşif ve tertip etmesiyle ortaya çıkar. Nispi İlimler, hem kaynak itibariyle hem de idrak melekesi itibariyle İslami çerçevenin eserleridir. Nispi İlim, ümmetin asırlarca Mutlak İlmin muhtevasından keşif ve tertip ettiği, keza asırlarca imtihana tabii tuttuğu, defalarca tenkit ve tashih ettiği müktesebatımızdır. Çok sayıda deha, çok sayıda sadık ve fazıl alim, arif ve mütefekkirin tenkit, tashih ve teyidine muhatap olan, böylece İslam bilgi evrenini kuran bir tarihi seyir takip etmiştir.
Nispi İlimler, mahiyetleri gereği müellifler tarafından iddia mevzu haline getirilmemiş, müelliflerin tamamı (Mezhep imamlarımız da dahil olmak üzere) idrakte müphem olmuştur. Çünkü hakikat Allah ve Resulüne aittir, Müslüman aklı ve idraki, onları anlama meselesini, “En doğrusunu Allah ve Resulü bilir” diye bağlamıştır.
Nispi İlimler, müellifleri için müphem, ümmet için itimat ve itibar kaynağıdır. Kadim müktesebatımız (Ehl-i Sünnet anlayışının inşa ettiği İslam bilgi evreni), Mutlak İlmin tarassut ve tasarrufu altında keşif ve inşa edilen ümmetin ilim havzasıdır. Mahiyeti gereği mutlak olmadığı halde, ümmet için muteber ve mutemettir. Bu sebeple Kitap ve Sünnet Mutlak İlim, Mutlak İlmin muhtevasından ümmetin alimleri, arifleri, mütefekkirleri tarafından akl-ı selim marifetiyle keşif ve inşa edilen Nispi İlimler, Muteber İlimlerdir. Bu sebeple kadim müktesebattan bahsedilirken veya ona atıf yapılırken, iddialı ve kati konuşmak mümkündür. Mutlak İlimden neşet eden Nispi İlimler, münkir bilgi evrenleri (mesela batı bilgi evreni) karşısında, mukayese kabul etmez seviyede iddia ve katiyet sahibidir. Her Müslüman, Müslüman bir alimin, arifin, mütefekkirin keşif ve telif ettiği ilim ve fikrin, batılı bir filozofun veya bilim adamının keşif ve telif ettiği bilim ve düşünceden üstün olduğunu tereddütsüz kabul etmek zorundadır. Hiçbir kafir bilim ve düşünce adamı ve onun ürettiği bilgi ve düşünce, hiçbir Müslüman alim, arif ve mütefekkirin keşif ve telif ettiği bilgi, ilim, fikir ve hikmetten üstün ve hakikate daha yakın olamaz. Ümmetin kadim müktesebatı, dünyanın tamamının ürettiği birikimden üstündür ve hakikati temsil etmektedir, bu hususta her Müslüman iddia sahibidir.
(Mühim Not: Müslümanlar, batı felsefesi ve bilimi karşısında tüm iddialarını kaybettiler ama birbirine karşı arşı titretecek kadar iddia sahibi oldular. Bu çok tehlikeli bir durumdur.)
*
İzafi İlim, Mutlak İlmi “iman mevzuu” olarak kabul etmeyen münkirlerin, keza münkir aklıyla (mesela bugün yaygın olan pozitif akılla) usulsüz şekilde keşif ve tertip ettiği bilimdir. Kendi metotlarının (metodolojilerinin) olması mümkündür ama hakikati tetkik ve keşif usulü İslam’dadır. Yani İzafi İlim, gayrimüslimlerin, gayrimüslim aklıyla ve herhangi bir metotlar ürettiği bilgi toplamıdır. Bunların içinde hakikate dair hikmetlerin tevafuken bulunma ihtimali vardır ama gayrimüslim bilgi evreni içinde bulunduğundan dolayı meselenin keşif ve tefrik edilmesi fevkalade zordur ve hususi istidatlar ister.
Müslümanlar, İzafi İlimlerin umumi cihetten yanlış olduğunu iddia etmesi mümkün ve lüzumludur. İçlerinde doğruların olma ihtimalini kabul etmek kabildir ama bu durum yabancı bilgi evreninin, temelden yanlış olduğu gerçeğini değiştirmez.
*
Özetlemek gerekirse; Mutlak İlim iman mevzuudur ve iddiası mahiyetinde ve kaynağındadır, müminler Mutlak İlim mevzuunda kainatı çınlatacak kadar iddia sahibi olmalıdır.
Nispi İlim idrak mevzuudur, müelliflerince müphem, ümmet için sarih ve muteberdir. Ümmet, yabancı bilgi evrenleri karşısında İslam bilgi evreni olan Nispi İlimleri (ve kadim müktesebatımızı) keskin ve iddialı bir üslupla benimser.
İzafi İlim tenkit mevzuudur, temelden yanlıştır, yanlış olduğu hususunda müminler iddia sahibidir. Ret mevzuu değil, tenkit mevzuudur, temelden yanlış olduğu için ret mevzuudur ama içinde doğruların olma ihtimaline karşı tenkit edilir ve alim ve mütefekkirlerimiz tarafından doğruları teşhis ve tashih edilerek devşirilir.
Mümin, mümine karşı iddialı olmaz, onun iddiası kafirlere karşıdır. Çünkü kafirlere karşı hakikati temsil etmektedir. Oysa Müslümanlara karşı idrakini ileri sürmek durumundadır, idrak ise kesinlik ifade etmez ve mütevazı ve müphem olmak gerekir.
*
Ana harita üzerinde bizim anladığımız budur. Bir de tefekkür süreçlerinde kati ve müphem olmak mevzuu var. Mesela; Müslümanın akl-ı selim sahibi olması gerektiği sarihtir ve iddia mevzuudur, bu noktaya kadar iddia sahibi olunabilir. Çünkü İslam, aynı zamanda Müslüman şahsiyette bir akl-ı selim inşa etmektedir. Fakat akl-ı selimin ne olduğu meselesine gelince, konuşan kişi kendi keşiflerini anlatmaya başlar ki, müphem olmak gerekir. Mesela İslam bilgi evreni olduğu hususu sarihtir ve iddia mevzuudur. Fakat o evrenin ölçüleri, sınırları, muhtevası gibi meselelere gelince, kişi kendi anladıklarını anlatmaya başlayacağı için iddia değil tevazu sahibi olmalıdır.
*
Fikirde (şahsi idrakte) müphem olmak, fikrin müphem olmasını iktiza etmez, fikir her zaman mümkün olduğunca sarih olmalıdır. Ölçüyü şöyle koymak galiba daha doğrudur; idrakte müphem, izahta sarih olunmalıdır. Fikirdeki müphemlik, kaos sebebidir. İzahın sarahati, iddia ile karıştırılmaktadır, iddia ile sarahat ayrı meselelerdir.
*
Terkip ve İnşa dergisi kadroları bu usul ve çerçeve içinde tefekkür faaliyetinde bulunma çabasındadır. Aynı zamanda bu usul ve çerçeve ile bağlı olduğumuzun bilinmesini isteriz. Bağlı olmak, aynı zamanda bu çerçeveye nispetle tenkide açık olmaktır.
Bu usul ve çerçevenin de tenkide açık olduğunu ayrıca kaydedelim. Bizim kadim müktesebattan anladığımız kadarıyla telif etmeye çalıştığımız bu usul ve çerçevenin yanlış olma ihtimali mevcuttur. Burada özellikle Fikirteknesi külliyatındaki ilimlerin tasnifine nispetle bir tefekkür usulü oluşturmaya çalıştığımız malum.
Meseleyi bir de şu şekilde ortaya koyalım; Mutlak İlme iman ediyoruz, Nispi İlimlere (Kadim müktesebatımıza) sadığız, İzafi İlimler ise tenkit mevzumuz…
Kendi keşif ve telif çalışmalarımızın tek cümlesinde bile iddia sahibi değiliz. Fakat tefekkür süreci çok girifttir, bir paragraflık fikrin birkaç cümlesinde iddia sahibi olmak, birkaç cümlesinde müphem olmak mümkün ve lüzumludur. Bu sebeple iddialarımız, Mutlak İlme ve Kadim Müktesebata ait olan ifadelere münhasırdır, tevazumuz ve müphemliğimiz ise kendi keşif ve telif çalışmalarımıza aittir. Ne var ki, fikirlerimizi mümkün olduğunca sarih şekilde ifade etmeye çalışıyoruz, sarahat ve iddia meselesinin birbirine nüfuz ettiği noktalarda iddia ayarımızı doğru yapamayabiliriz veya iddia ayarımız okuyucu tarafından yanlış anlaşılabilir. Kendimizden kaynaklanan yanlışlar için Allah Azze ve Celleye istiğfar ederiz, okuyucudan da özür dileriz. Okuyucunun yanlış anlama ihtimalleri için de, bize yazmalarını, meseleleri beraber müzakere edebileceğimizi ilan ederiz.
Maksadımız Müslümanlara karşı iddia sahibi olmak değil fakat maksadımızın dışına çıkan ifadelerimiz olabilir. Bu tür ifadelerimiz için samimi şekilde istiğfar etmekten, teşhis ettiklerimizi de tashih etmekten başka çaremiz yok. Tefekkür faaliyetini bırakamayacağımız için, yanlış yapma ihtimalimiz her zaman olacaktır, Allah muhafaza etsin.
İBRAHİM SANCAK ibrahimsancak2011@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir