GERÇEK ENGELLİ KİM ?

Birçoğumuzun bildiği bir hikâye:

“Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
– Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını
arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
– Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz
gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş
ister istemez.

Çocuk:
-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.
Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
— iyi ama demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan
gelmediği ne malûm?
— Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,
fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız. Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kâğıt para çıkartıp teşekkür ederken fark etmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken,
— Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi? Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
– Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür.”

3 Aralık, Dünya Engelliler Günü olarak anıldı. Sessiz sedasız, kimsesiz, kimliksiz, hiç yokmuş gibi anıldılar, andık… Aslında anılan başkası değildi, biz kendimizi, kendi vicdanımızı andık… Kendimizin farkındalığını ölçtük. Ölçtük ve kendimizi, kendimizden müstağni gördük… Engelli insanların başlarına gelenlerin bizim başımıza hiç gelmeyeceğini; eşimize, çocuğumuza, yakınlarımıza uğramayacağını hesap ettik hesapsızca, vicdansızca ve bilgisizce…

Ülkemizde yaklaşık 8,5 milyon engelli var. Bu engelli grubunun yaklaşık % 50 si bedensel, % 15 i spastik, %23 ü işitme ve konuşma, %12 si zihinsel engelli grubu. 72 milyon nüfus içinde, sanki bir gölge, sanki bir çizgi film kahramanları gibi, sanki kimlikleri ‘kayıp hayatlar’ hanesine yazılmış, 8 milyon kişiler. Herkesin anlayacağı basit bir matematik hesapla, hemen yanımızdaki, sağımızdaki solumuzdaki, önümüzdeki arkamızdaki 9’un 1’ileri. Ama biz hep kendimizi o, 9’un 8’i olarak gördük. Ve hep öyle kalacağımızı düşündüğümüzden diğer 1’in ne anlamı olabilir ki… Zaten toplum olarak matematikte hiç de iyi sayılmayız! Anlaşılan bu hesapla yine sınıfta kaldık… 1’in bir değer, bir şeref, bir kimlik, bir varlık, bir erdem, bir âdem, bir şaheser, bir ümmet olduğunu düşünmeden sınıfta kaldık…

Engelli, doğuştan veya sonradan meydana gelen hastalıklar, sakatlıklar (vücudun görsel/işlevsel/zihinsel/ruhsal farklılıkları) öne sürülerek, toplumsal/yönetsel tutum ve tercihler sonucu yaşamın birçok alanında kısıtlanan, engellerle karşılaşan kişi demektir.

Yukarıdaki tanımdan yola çıkarsak, bir engelli için en büyük engel, sosyal çevrenin engelli bireye ne şekilde yaklaştığıdır. Toplumun yönetsel tutum ve tercihler sonucunda da insan engelli olabilmekte. Buna bağlı olarak bireyin iletişim açısından nasıl bir etkileşim içerisinde sosyal hayatta var olabildiği de çok önemli bir noktadır. Bizdeki toplumsal iletişimin, özellikle tek taraflı, bencil ve monolog olması, engelsiz bireyler için bile büyük engel oluştururken, engelli bireyler için daha vahim bir trajediye dönüşmekte. Bu sakat anlayış sonucunda hak ve hukuk aranmaz/aranamaz hale geliyor. Yasaların teoride ve uygulamada adalete dönüşebilmesi için ille de engelli olmak mı gerekiyor? Zaten en büyük engelli, engellileri engel gören, kulağı olsa bile dinlemesini; gözü olsa bile bakmasını, görmesini bilmeyen; dili olsa bile adam gibi konuşmaktan aciz; beyni biyolojik olarak sağlam olsa bile, kavrama ve idrakten yoksun bireylerdir.

Engelleri ve engellileri duygudaşlık kurarak anlamak gerekiyor. Bu anlama gayreti, sadece anlam gayreti düzeyinde kalmamalı, aynı zamanda engelli kişilerin yaşam kalitesini her alanda artırmayı amaçlamalı. Amerika’da 1970’lerde ortaya çıkıp başka ülkelere de yayılan Bağımsız Yaşam Hareketi ve bu yönde mücadele veren bazı kişiler, sağlıklı pek çok kişinin de hayatlarının bir noktasında kaza, hastalık veya geç gelişen kalıtsal bir durumdan dolayı engelli duruma düşebileceğini hatırlatmak için “geçici olarak gücü kuvveti yerinde” terimini kullanırlar. Kalkınmış ülkelerde engellilikle ilgili gündemde artık engellilerin bakımının mali boyutu değil, onların toplum hayatının her boyutuna katılıp katkıda bulunabilmesine olanak sağlama konusu vardır. Evet, aslında bizler de “geçici olarak gücü kuvveti yerinde” insanlarız. Ne zaman, ne ile karşılaşacağımızı, engelleneceğimizi bilemeyiz. 9 kişiden 1’inin başına gelen bir gün bizim de, yakınlarımızın da başına geleceğinin bilinciyle ve sorumluluğuyla hareket etmeliyiz dostlar. Bugün düşünsel, eylemsel ve duygusal olarak duygudaşlık kuramadığımız engelli insanların listesine “geçici olarak gücü kuvveti yerinde” olan bizler de eklenebileceğimizi çok iyi anlamalıyız.

Engelli bireylerin, toplum hayatının her alanına katkıda bulunabilmesine olanak sağlamak bizlerin, esasında da devletin planlı, amaçlı politikasına bağlıdır. Peki, bizim gündemimiz bu politikanın, bilincin ne kadarını oluşturuyor… Birkaç gün süren göstermelik, reklama dayalı, acıyan, küçük gören, aşağılayan, aslında toplumda yokmuş gibi algılayan, sözde birkaç bayağı, sıradan etkinliklerle veriyoruz engelli hakları kavramını, bilincini. 8 milyon engellinin en büyük engeli 64 milyon engelsiz desek hiç de mübalağa etmiş olmayız. Çünkü dört duvar arasında yaşamaya mahkûm edilen, işe yaramaz görülen engellileri, sadece yüksek kaldırımlar, dik rampalar, asansörsüz binalar gibi ‘fiziksel koşulların’ değil; bizzat bu toplumun engelsiz bireylerinin engellediğini söyleyebiliriz. Yaşam kalitesi konusunda ciddi problemleri olan Türkiye’de ‘engelli olmak’, ölmeden ‘hayattan ayrılmak’, yaşamdan soyutlanmak anlamına geliyor. Ve bu gerçek, hemen yanı başımızdayken, ‘yokmuş’ gibi davranmak, sorunu küçültmüyor, aksine daha da büyütüyor. Biz daha ölmeden birilerini diri diri mezara gömülmeye mecbur bırakırken, aslında yanı başına da kendi mezarımızı kazıyoruz.

Bir cüzamlı gibi görüp kaçtığımız, sadece acıyarak günah çıkardığımız, yardım ederken bile nerdeyse egolarımızı tatmin ettiğimiz, aşağıladığımız, vicdanlarımızın temizlenmesi için elimizi cebimize götürerek üç kuruş paramızla sadistleştiğimiz bu insanlar, bir gün yakamıza yapışacak ellerin sahipleri olan insanlardır. Engelli olmak sanki bir suçmuşçasına tecrit edilen, bir günahmışçasına sakınılan, bir kadermişçesine acıyan kafa yapısıyla bu toprakların en büyük engeli aslında, yine ‘biziz’.

Fabrikalarımız, şirketlerimiz, belediyemiz, devlet kurumlarımız, çalıştırmak zorunda olduğu engellileri işe aldığında, yolları onlara göre ayarladığında, kitapları, sinemaları, otobüsleri, ulaşım araçlarını, eğitim imkânları engellilere göre planladığında, sorunlu olarak gördüğümüz bütün engellilerin aslında engelsiz olduğunu göreceğiz. Galiba bu engellerin kalkması için öncelikle bizim, toplum olarak kafamızdaki engellerin kalkması gerekiyor. Çünkü fırından gelen ekmeğin, manolyaların, ıhlamur çiçeklerin kokusunu ancak ve ancak engelleri kaldıran fark edebilecektir.

Tıpkı Hz. Yakup gibi… Oğlu Yusuf’un kokusunu gözleri gördüğünde değil, ancak kör olduğunda alabilmişti. Bazen engel olarak gördüğünüz durum, size açılan yeni bir kapının anahtarı olabilmektedir.

Yokluk ya da varlık, kuvvetli ya da zayıf, engelli ya da engelsiz… Kime ve neye göre?

Ne mutlu gönüllerden ve zihinlerden engelleri kaldıranlara…

Ne mutlu “fırından gelen ekmeğin, manolyaların, ıhlamur çiçeklerin kokusunu alabilenlere…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir