H. HÜMEYRA ŞAHİN İSİMLİ BİRİSİ

H. HÜMEYRA ŞAHİN İSİMLİ BİRİSİ

Akşam gazetesinin yazarı H. Hümeyra Şahin, 14.02.2014 tarih ve “Hz. Peygamber neden tasvir edilemez?” başlıklı yazısında, Fethullah Gülen örgütünün televizyonunda yayınlanan o malum sahneyi tenkit etmeye çalışıyor. Yazısı yer yer doğru ifadeler ihtiva etse de, umumiyetle dil ve üsluptan kaynaklanan vahim hatalar var.
Türkiye’de “dil” ve “üslup” meselesi, Müslüman yazarlar, fikir ve ilim adamları, kanaat önderleri tarafından her nedense dikkate alınmaz, dilin sadece “araç” olduğu düşünülür ve maksadın ifadesinde fazla ehemmiyeti olmadığı iddia edilir. Dil ile ilgili hafifmeşrep yaklaşım, esasın elden ve gözden kaçırılmasına bazen de (ne kadar iyi niyetli olsa da) kovulmasına sebep olmaktadır.

“Araç” diye küçümsedikleri dil, bazen muhtevayı doğrudan tayin eden, bazen muhtevaya tesir eden, bazen de kendilerinin iddia ettikleri gibi fazla ehemmiyet arzetmeyen bir mahiyet taşıyor. Ehemmiyet arzetmeyen misaller üzerinden hareket ederek dil bahsini hafife alanlar, hafif ve sığ bir tefekküre sahip oluyor, seviyesizliklerini de asla farketmiyorlar. Düşünce ve yazıda kullandıkları dil, eksiklerini ve yanlışlarını göstermeye kafi olmadığı için, mahkum oldukları dil, kendilerinde, sürekli doğru istikamet üzere oldukları zannını uyandırıyor.

Meselenin, “mana ve suret”, “muhteva ve şekil”, “idrak ve tefekkür”, “tefekkür ve ifade” gibi ağır konu başlıkları var. Fakat Türkiye’de mesele hiç bu noktalara gelemediği için, bu derinliklerdeki girift güzergahlarda gezinmeden tenkitlerimizi ifade edelim.

*
“İslam geleneğinde, tasvirin putperestliğe giden yolları açabileceği kaygısıyla Hz. Peygamber’in ve diğer dini figürlerin resmedilmesi hoş karşılanmamıştır.”

Hümeyra Hanımın bu ifadesi, “resmedilmediğini” söylediği kısmı için doğrudur. Aynı cümledeki, “Hz. Peygamber’in ve diğer dini figürlerin…” ifadesi tam bir fecaattir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamı “figür” kelimesiyle ifade etmek, yazının muhtevasında bulunan, “resmedilme” tenkidinden daha ağır bir tenkide müstahaktır. Resmedildiğinde ortaya çıkacak “zarar” ile “figür” kelimesiyle ifade edildiğindeki zarar birbirinden az veya çok değildir.

“Figür” kelimesi, ne kadar zorlarsanız zorlayın, asla “hürmet” ifade etmez, ciddi bir “kıymet” de ifade etmez. Bu kelime, İslam ıstılah haritasında hiçbir “müspet” ifade mefhumuna denk gelmez, bu kelimeyi kullanan bir kişi, bahsini ettiği şahsiyete hürmet ettiğini iddia edemez. Bu kelimeyi kullanan, niyetinin hürmetsizlik olup olmamasından bağımsız olarak, kelimenin mana hacminde hiçbir hürmet kırıntısı olmadığı için, beyanının hürmet ihtiva ettiğini söyleyemez. Hümeyra Hanımın niyetinin hürmetsizlik olmadığı yazının toplam muhtevasından tabii ki anlaşılıyor. Ama kullandığı dil ve üslup, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamı, en hafif ifadesiyle tahfif etmektedir.

Hümeyra Hanımın yazısının mevzuu, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ın temsilidir. Temsilin doğru olmadığı, zira O’nu sınırlandıracağı ve bazı suretlere hapsedeceği bahsi üzerine kuruludur. Bu zaviyeden bakıldığında, “araç” meselesi, yazının temel bahislerinden birisidir. Efendimiz Aleyhisselatü Vesselam’ı, herhangi bir araç (suret) marifetiyle resmedemeyeceğimizden bahseden Hümeyra Hanım, bu manayı ifade etmek için O’nu, “figür” kelimesiyle (yani aracıyla) zikretmekten imtina etmiyor.

Türkiye’de bir de şöyle bir tefekkür marazı var; yoğun şekilde gündeme gelen bir mevzuu, dikkatleri kendinde topladığı için, hassasiyetleri de o mevzuda merkezleştiriyor. Bir konudaki hassasiyet yığınağı (veya keskinleşmesi) başka bir konuda (veya konularda) hassasiyet zafiyeti olarak tezahür ediyor. Hani başörtüsü meselesi yılların gündemi olduğu için, mütedeyyin kadınlar başörtüsü takmaya ama aynı zamanda streç kot pantolon giymeye başladılar ya, onun gibi… Başörtüsünün gündem yoğunluğundan kaynaklanan hassasiyet yığınağı, meselenin tesettür olduğunu unutturdu ve başörtüsü taktıktan sonra vücudunun geri kalanını teşhir etmek “normalleşti”.

Hümeyra Hanım, Fethullah Gülen örgütünün televizyonundaki o hezeyan görüntülerine karşı oluşan hassasiyet yığınağını farketmiş ama buna mukabil aynı hatayı kendi dil ve üslubunda yapmıştır. Ama ne gam, gündem ile ilgili tenkidini yapmış olmanın vicdani rahatlığı içinde keyif sürüyor.

*
Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin neden resmedilmeyeceği veya başka bir yolla tecessüm ettirilmeyeceği bahsi, İslam’ın, umumi manada “insan telakkisi”, hususi manada ise “Risalet telakkisi” ile doğrudan ilgilidir. İslam’ın insan telakkisi, herhangi bir insanın, onun yerine ikame edilecek şekilde temsilini mümkün görmez, bu sebeple bir insan ancak vekalet yoluyla temsil edilir. Hiçbir insan, bir başkası yerine ikame edilemez, bir başkası yerine karar veremez, bir başkasının şahsiyetini aynıyla temsil edemez. Bu sebepledir ki, bir insana başka bir insan muamelesi yapılamaz. Temsilin vekalet müessesesi yoluyla gerçekleştirilmesi, vekalet müessesesinin de, “vekilin hatalarından vekilin mesul olacağı” hükmüne bağlı olması, iki şahıs arasındaki ayniyeti ve aynıyla temsili men eder. Hal böyle olunca, bir kişinin sinemada bir aktör tarafından temsil edilmesi asla mümkün değildir. Bu sebeple, gerçek (yaşanmış veya tarihi) hadiselerin filmleri yapılırken, aktörlerin, gerçek şahsiyetleri temsil etmesi değil, mevzuu (tarihi hadiseyi) izleyiciye mümkün olduğunca doğru nakletmesi esas alınmalıdır. Herhangi bir aktörün, herhangi bir şahsiyeti, ikame yoluyla temsil edemeyeceği bilinmeli, bunun kültürel altyapısı oluşturulmalı, sinema sanayi bu esas üzerine oturtulmalıdır. Sinema, senaryo, aktör gibi temel mefhumları bile izah edilmemiş bir sahada, batı kültürünün meseleyle ilgili tüm tariflerini aynıyla naklederek İslami mahiyet taşıyan bir sinema sanatı icra edilemez.

Hümeyra Hanım, Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin neden temsil ve resmedilemeyeceğini izah ederken şöyle buyurmuş;
“Zira, tüm insanlığa örnek bir Peygamber’i bir bölgenin kültürüyle özdeşleştirmek, o kültürü benimsemeyenlerin Peygamber algısını olumsuz anlamda etkileyebilirdi. Bu nedenle Müslümanlar Peygamber’in fiziksel özelliklerini, sınırlandırılmış bir temsil yerine, zengin bir peygamber tasavvurunun şekillenmesine hizmet eden ‘şemail’ adlı metinden öğrenmişlerdir.”

Bu izah çok zayıftır ve meseleyi taşımaz. Bir bölgenin hususiyetlerine mahkum edilmemesi gerektiği doğru ama bu, “doğru”nun çok küçük bir kısmı. Fiziksel özelliklerini sınırlandırmak yerine zengin bir peygamber tasavvuruna imkan tanıma yaklaşımı ise özü itibariyle marazi bir düşüncedir. İslam, zengin bir peygamber tasavvuruna fırsat tanıyarak, her insanın kendine ait bir tasavvuruna geçit vermez, bunun için meseleyi müphem bırakmaz.

İslam’ın “Risalet telakkisi”, Risalet’in kesbi bir meslek veya kıymet değil, Allah’ın nasb ve tayini ölçüleri üzerine bina edilmiştir. Yeryüzünde hiçbir insanın çalışarak (kesbi yolla) peygamber olamayacağı ölçüsü, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin muhteşem ifadesiyle, peygamberliğin aklın verasında olduğunu gösterir. Aklın ötesinde (verasında) olan bir şahsiyet terkibinin, akıl ve sair insani kıymetlerle temsil edilmesi muhaldir. Meselenin esası, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin nasb ve tayinine muhatap olan bir makamın, sadece çaba ile elde edilemeyeceği, bu şekilde elde edilemeyenin ise asla temsil edilemeyeceğidir.

İslam’ın hem insan telakkisini hem de Risalet telakkisini anlamamış birini gazetede köşe yazarı yapmak, ona İslam’ın temel meseleleriyle ilgili yazı yazdırmak veya yazdıklarına göz yummak, meseleyi anlamış bir genel yayın yönetmeni olsa tam bir faciadır. Ne var ki, Akşam Gazetesi genel yayın yönetmeni olan Mehmet Ocaktan, zaten bu meselelerin fersahlarca uzağında biridir. Kendi anlamadığı meseleleri yazarlarından istemesi tabii ki beklenmez.

Büyük bir kavganın ortasındayken göze görünmeyen bu meseleler, kavganın selameti ve zaferi için gören gözler tarafından da perdeleniyor. Gazetelere, fikir, hikmet ve irfandan anlamayan, gazeteciliğin teknik konularını ancak bilen, bu donanımsızlıkla ancak “tetikçi” olan insanlar genel yayın yönetmeni yapıldığında, yazarların da aynı seviyede olması kaçınılmaz hale geliyor. Böyle seviyesiz bir paranteze sıkışan mesele, asla fikir mücadelesi haline gelmiyor, asla asil bir mücadele vasfı kazanamıyor, asla yüksek fikir imaline geçit vermiyor. Hal böyle olunca, cepheye çoğunlukla tetikçiler sürülüyor, cephedeki insan kaynaklarının çoğunluğu tetikçi olunca, vahşi bir kavga kaçınılmaz hale geliyor.

Fethullah Gülen örgütüyle yürüttüğümüz kavgada, hem karşı tarafa hem de kendi kafamıza sıkıyoruz. Mevzilerdeki seviyesiz tetikçiler, iki cepheye de ateş ediyor, sadece karşı tarafa ateş ettiğini görenler, görmeyi tercih edenler, kendi cephelerindeki zayiattan habersiz şekilde savaşa devam ediyor. Bu durumda kendi cephemizde “dost ateşi” ile vurulanların hesabı, ancak savaş bitip de zayiat tespiti yapılmaya başlandığında görülecek ve iş işten geçmiş olacaktır. Aynı cümle içinde tenkit ettiği hatayı sadece şekil farklılığıyla kendisi yapan fikirsizlerle cephe kurmak ve onlarla omuz omuza kavga vermek çok hazindir. İnsan bazen uykudan uyanır gibi sağına soluna bakınınca, “yanlış cephede miyim?” diye tereddüt ediyor. Tabii ki doğru cephede mevzilendik ama top bataryaları cahillerin elinde, bizim nasibimize ise ok ile yay düştü.

İyi ki Fethullah Gülen örgütünün elinde güçlü kalemler yok da, idare ediyoruz. Fethullah Gülen, elinde ortalamanın biraz üstünde yazar kadrosu olsaydı ülkenin fikir hayatını hallaç pamuğu gibi atmıştı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir