Haindir zevk alan Amerika’ya hizmetten veya vatan hainliğinin târifi-2-

HAİNLİĞİ SÖZDE EDEBİYAT YOLUYLA YAPANLAR

Hainliği sözde edebiyat yoluyla da yapanlar var. Roman yazarak Türkiye’yi, yâni Müslümanları Batı’ya kıyıcı ve adâletsiz olarak gösteren ve hainliğinin karşılığı olarak Nobel ödülü alan Orhanoviç Pamukyan da bir başka hain türüdür. Edebiyat ve düşünce yoluyla hainlik eden taifenin ilk numunesi olarak Tevfik Fikret ve oğlu Hâluk Fikret’i sayabiliriz. Baba Fikret, “Milletim nev’i beşer, vatanım rûy-i zemin, Kitabım sahn-ı tabiat kitabı, din-i hak, bence din-i hayat ” demekle, oğul Fikret ise mühendislik tahsili için gittiği Amerika’da Protestan papaz olmakla millet hüviyetine hainlik etmişlerdir.

Menderes’in Demokrat Parti devrinde “Vatana kazandırılması düşünülerek affedilen” komünist şair Nazım Hikmet, serbest kaldığında ilk işi kaçıp Sovyet Rusya’da, Avrupa’nın sosyalist ülkelerinde yazıları ve radyo konuşmalarıyla ölene kadar Türkiye’ye hainlik etmiş numune hainlerdir ki bu ülkede onun vatan hainliğini şiar edinenler çoktur.

KEMALİST DİKTANIN VATAN HAİNLİĞİ KAVRAMI İSLÂM KARŞITLIĞI ÜZERİNEDİR

Kemalist Cumhuriyetin, yâni resmî ideolojinin muhalifi olanların hain ilân edildikleri malûm. Meselâ; İskilip Âtıf Hoca, Said Nursi Hz.leri Kemalist rejime karşı İslâmca fikirleriyle açıktan muhalif oldukları için hain ilân edilmiştir. Oysa bu âlim ve fâzıl insanlar hain değildirler. Hainliğin şartlarını ve muhtevasını kendi devrimci ideolojileriyle çatışıp çatışmadığına bakarak belirleyen Kemalist sistemin sahibinin, “Nutuk” ta Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, A. Fuat Cebesoy gibi paşaları vatan hainliği ile suçlaması tamamen indî ve ideolojiktir, Dahası bu paşalar tavır ve düşünceleriyle tek adam otokrasisine dayanmayan bir Cumhuriyet taraftarı oldukları için hain sayılmışlardır.

Kemalist devlet, vatana ihânet kavramını “Cumhuriyet rejimini ve rejimin ortaya koyduğu temel yapıyı yıkmak için harekette bulunanların eylemi” şeklinde kanunlaştırmış ve ardından 15 Nisan 1923 tarihinde “Hıyânet-i Vataniye Kanunu” nun vatan hainini târif eden birinci maddesini, İslâmî müesseseleri düşünce ve eylem yoluyla talep edenleri ihtiva edecek şeklinde değiştirmiş ve “Saltanatın ilgasına ve hukuk-u hâkimiyet ve hükmüranîsinin (…) Büyük Millet Meclisi’nin şahsiyet-i mâneviyesinde mündemiç bulunduğuna dair (…) karar hilâfına (…) muhalefet veya ifsadat veya neşriyatta bulunan hain-i vatan addolunur” ifadesi ilâve edilerek saltanatı geri getirmeye çalışanların vatan haini sayılacakları hükme bağlanmıştır.

VATAN HAİNLİĞİNİN MUHTEVASI KEMALİST REJİME GÖRE HER DARBEDE DEĞİŞTİRİLMİŞTİR

“İslâmcı bir ayaklanma” olarak gösterilen “Şeyh Sait ayaklanması” üzerine 1925’de Hıyânet-i Vataniye Kanunu’na yeni bir ilâve daha yapılır ve “Dini veya mukaddesat-ı diniye’yi siyasî gayelere âlet ittihaz maksadiyle cemiyetler teşkili memnudur (yasaktır). Bu kabil cemiyetleri teşkil edenler veya bu cemiyetlere dahil olanlar hain-i vatan addolunur” şeklinde ifade edilir. Vatan hainliğinin muhtevası birkaç yıl sonra, hilâfeti ve Kur’ân harflerini talep edenleri ve inkılâplara karşı olanları içine alacak şekilde daha da genişletilerek Kemalist Cumhuriyet rejimine uygun olarak değiştirilir.

Vatan hainliği kavramı, Atatürkçü Cumhuriyetin laikçiliğinde “gevşeme görüldükçe” 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül darbe anayasalarında da “dinin politikaya âlet edilemeyeceği…” ve “Atatürk milliyetçiliğinin tayin ettiği cumhuriyet rejimini yıkmak ve ortadan kaldırmak…” şeklinde yeniden târif edilerek pekiştirilir.

Şüphesiz ki bu târifler, din ü millet ve din ü devlet anlayışına uygun vatan hainliğini ihtiva eden târifler olamaz. Çünkü kendi fikir ve gayesine veya bir oligarşik grubun zorbaca dikte ettiği siteme uygun tariflerdir.

Hülâsa bir ifadeyle, “Sıkışınca yabancıya sığınmanın” adıdır vatan hainliği.
—————————
İLÂVE YAZI:
YOLDAKİ KALEMLER DERGİSİNDE YÜREĞİMİN ÜSTÜNDEN GEÇEN BİR ŞİİR: “BABAMIN BAVULU”

Ey azizan! Bazı çevreler ve muarızlarım, fakîri “faşist ve işi gücü Cumhuriyeti yıkmakla uğraşan duygusuz bir muharrir” olarak tavsif ediyorlar. Oysa fakîrin yüreği hep yanındadır. Yolda bir kedi ölüsü görsem oturup başında ağlarım. Yüreğimin üstünden geçen bir şiir okusam hüzün ve gurbet duygularına gark olurum.

Hikâye yazarı Hasan Ejderha’nın emek verip, yayın müdürlüğünü yaptığı, birinci ve ikinci kuşak dildaş ve edebiyatseverleri bünyesinde toplayan, dergi boşluğunu bütünüyle tamamlayan ve bir hayli okuyucuya sahip olmaklığını sürekli artıran “Yoldaki Kalemler” (yoldakikalemler@hotmail.com) kültür, edebiyat ve sanat dergisi hüviyetini haiz bir adrestir. Hasan Keklikçi,
Musa Yıldız, Mehmet Muharremoğlu, Enver Çapar, Fazlı Bayram, Gün Sazak Göktürk, Mehmet Yaşar, H. Ahmet Eralp, Şeyhşamil Ejderha, Murat Türkmenoğlu, Bekir Büyükkurt, İsmail Sağır, Hilal Ejderha, Bilge Doğan Kepek, M. Memduh Göktürk, Mustafa Söyler, Sadık Önkala, Mustafa Alper, Ufuk Türk, Süleyman Kılıçbay, Mehmet Fatih Kıyak, Akın Burak Soylu, Akif Lütfi İnanç, Levent Nergiz, Burak Kırlangıç, Sibel Kök, Metin Acar, Emrah Karaca, Ayşe Özdemir, Merve Çayır, Can Mutlu, Ali Küçükkurtul, Süleyman Aydemir, Abdullah Kazak, Hüseyin Cenk Şavkılı, Meltem Kızmaz, Hidayet Bağcı, Güzelay Bekiroğlu, Fazlıalp Ejderha, Derviş Ömer, Melike Belkıs Kızmaz, Merve Söyler bu güzel dergide yazan bazı isimlerdir.

Sadede geliyorum. Bu dergide gönül dostlarımdan şair ve yazar Memduh Atalay’ın “Babamın Bavulu” adlı şirini okuyunca bilseniz nasıl hüzünledim. Bu şiirin dediklerini, yâni milletine ağyar devleti tarafından yoksul ve “kendi vatanında öksüz” bırakılmış babalarımızın hallerini ancak birinci kuşak anlar:

“Önce asker bavuluydu tahtadan küçük / On kuruşluk asker cıgarası ve palaska / Dışından yokluk okunurdu içinden başka / Sonra gurbetçi bavuluydu elinde sımsıkı / Yastık gibi başını koyup yaslandığı / Her istasyonda biraz ağırlaşan / Dünyadan taşıdığı tek varlığı / Ne klasik roman bildi ne yazı / Hep gerisinde durdu yaşamakların / Bir ölüm bekçisiydi tüm zamanlarda / Dağı okuyarak kazanmıştı dağ gibi duruşu / Eli ekmeğe yettiği günden beri / Teriyle suladı toprağın kıracını / Çiçeksiz sevgilerin tutuşan Keremiydi / Sürerdi kanayan yaralarına sabır ilacını / Ölüm bavulunda şimdi babamın / Gül suyuyla yıkanmış bir kefen çıktı / Eskimiş bir menakıb-ı on iki imam / Bir de siyah beyaz resmi yalnızlığın / Dağca yalnızlığı bir bavula doldurup / Koştu sır vermeyen pirlerin izinde / Tahta bavul hala gül kokusu üstünde / Der: her gün Kerbela her ay muharrem .”
————————–
FİKİR DÜKKÂNI DİLİNDEN NÜKTELİ BİR VAK’A DAHA

Ey azizan!
Bilirsiniz ki fakîrin hiçbir siyasî partiye kaydı ve müdavimliği yoktur.
Hal böyleyken, gönül dostlarımdan Türkçe muallimi Enver Çapar fakiri arayıp, “Başbakanın mitingine gitmek isterseniz götüreyim…” diyor. Lâ havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim. Herhalde, Dr. Mehmet Ceran’la karıştırdı fakiri. Şüphesiz ki vesayetçi Cumhuriyetin belinin iyice kırılması için Hükümet’in devamından yanayım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir