HER ŞEY TABİİ MECRASINA DÖKÜLÜYOR

HER ŞEY TABİİ MECRASINA DÖKÜLÜYOR
Türkiye 1923 yılında batı blokuna teslim edilmiş, tüm devlet cihazı batılı misyonlar tarafından ve batılı anlayış çerçevesinde inşa edilmiş, bir milletin en mahrem mevzuu olan “hukuk” bile batıdan tercüme edilmişti. Batı Türkiye’ye o kadar derin şekilde nüfuz etmişti ki, talim ve terbiye esasları bile doğrudan (dolaylı bile değil) batılı uzmanlar tarafından tespit edilmişti. Lozan’da yüzyıllık anlaşmalarla bu milletin tüm tarihi iddiaları yok edilmiş, kurulan siyasi rejim, milleti içeriden zapt altına almak için batının yerel asayiş görev gücü olarak çalışmıştır. Seksen yıllık dönemde bir tane bile bu millete ait müessese kurulmamış, imam hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri bile dini içeriden yıkmak için planlanmıştı.
Halk, sahada bir şekilde mukavemet etti ama devletin yüksek irtifaındaki batının kolonyal organizasyonuna gücü yetmedi. İslami mukavemet ve mücadele sürekli devlet dışı sahalarda yaşandı, ismine devlet denilen siyasi rejim, halkın derin basireti ile yabancı misyonların yerli organizasyonu olarak görüldü. İçtimai mukavemet merkezleri olan cemaatler, ne kadar güçlenirse güçlensin, devlete nüfuz edemedi, zaman geçtikçe kendi dar sahalarını muhafaza kaygısına düştü.
İslami hareket ve hamle içtimai havzada büyüyor ve güçleniyordu ama devlet denilen kolonyal örgütün kapıları bir türlü zorlanamıyordu. Bazı İslami tefekkür şekillenmelerinin, Müslümanları devlet cihazının dışında tutmakta ısrar ettiği de görüldü, bunun doğru veya yanlışlığı bir tarafa, Müslümanların devlete yönelmesine mani olduğu aşikardı. İslami tefekkürün ve Müslümanların, siyaset yoluyla sistem içine girmeleri ve temel iddialarından vazgeçmeleri gibi bir tehlike olduğu doğruydu ama devlet dışında kalmakla bu tehlike zaten gerçekleşiyordu çünkü siyasi iddialara sahip olmayan bir mefkure özü itibariyle “laik”ti. Sistemin içine girerek laikleşme tehlikesi ile sistem (siyaset) dışı kalarak laikleşmek arasındaki fark, sadece derece farkıydı ve devletin dışında kalmak daha az tehlikeli değildi.
Öyle ya da böyle, doğru ya da yanlış Müslümanlar içtimai sahadaki varlık iddialarını siyasi sahaya taşımak için harekete geçtiler. Milli Selamet Partisi ile başlayan (bu konudaki tenkit haklarımız mahfuz, sadece tespit yapıyoruz) siyasileşme süreci, doksanlı yıllarda (koalisyon ortağı olsa da) iktidara kadar ulaştı. MSP yetmişli yıllarda da koalisyon ortağı olmuştu ama küçük ortaktı ve tehlike arzetmiyordu, doksanlı yıllarda ise seçimden birinci parti olarak çıktı ve koalisyonun büyük ortağı oldu, Erbakan’da başbakan…
Erbakan’ın, Avrupa’ya “Hıristiyan Kulübü” demesi ve benzer ifadeleri, batıya karşı cepheden bir hamleydi fakat bu hamlenin batıya kadar ulaşma imkanı yoktu, zira öncelikle batının Türkiye’deki “görev gücü”nü geçmesi gerekiyordu. Malum ve melun 28 Şubat süreci diye tarihe geçen darbeyle, batının, yerli görev gücü harekete geçirildi ve Refah Partisi durduruldu. Batı için ne kadar kolay ve ucuz bir operasyondu çünkü kendine ihtiyaç kalmamış, operasyon için kaynak bile ayırmamıştı.
Akparti’nin çekirdek kadrosu 28 Şubat darbesini iktidar partisinin içinde yaşadı. Meselenin derinlerdeki cereyan ediş şeklini gördü, tecrübesini üretti, müthiş bir manevrayla yeni bir parti kurdu. Erbakan, batının yerli görev gücünü umursamadan doğrudan batıyı hedef almıştı, Erdoğan buna mukabil batıyı değil, batının yerli görev gücünü hedef aldı, bunu yapmak için de batı ile yoğun münasebet içine girdi. Bu çok önemli bir strateji değişikliğiydi ve başarılması fevkalade zordu. Batı, kendisiyle kol kola girip, kendisinin Türkiye içindeki görev gücünü yok edecek bir Akparti’ye müsaade eder miydi, ederse bunu hangi sebeple yapardı? Bu noktadaki stratejik yol haritasının çok titiz hazırlanması gerektiği malumdu ve bunun, batıyı ikna edecek şekilde yapılması şarttı. Özü itibariyle zor olan bu konudaki stratejik yol haritasının hazırlanması, deha çapında kadrolara ihtiyaç duymayacak kadar orta yerdeydi, apaçık şekilde duruyordu. İşte Avrupa Birliği projeksiyonu böyle doğdu.
*
Türkiye’deki Kemalist, laik, ateist ve daha bilmem ne bela çeşitlerine sahip “batı görev gücü”, Müslümanlara o kadar düşmandı ki, İslam’ın herhangi bir alametine tahammül edemiyorlardı. Akparti’nin AB projeksiyonuna, sadece Akparti’nin yapmasından dolayı karşı çıktılar. Akparti AB projesinde mesafe aldıkça batının görev gücü batıdan ayrışmaya başladı, batı durumu gördü ve Kemalist güç merkezlerinden uzaklaşmaya ve Akparti’ye yaklaşmaya başladı. Akparti bu stratejisini o kadar kolay tatbik etti ki, şimdi geriye doğru bakınca herkes hayret içinde kalıyor. Her şeylerini batıya borçlu olan ülkedeki batıcılar (Kemalistler, laikler, ateistler, solcular vesaire) batıya düşman oldular. Bu durum tabii değildi, oturması, yemesi, içmesi vesselam her şeyi batıdan devşirme olanlar, batıdan uzaklaştılar ve batıya düşman oldular.
Akparti’nin batıcı olması ne kadar suni ise, Kemalistlerin batı karşıtı olması da o kadar suniydi. Ülke on yıldır suni bir yöneliş yaşadı, Akparti AB yönelişini, batının içerideki görev gücünü zayıflatmak için bir stratejik manevra olarak gördü ve bu istikamette fevkalade faydalar elde etti. Kemalist batıcılar ise batıya karşı cephe almakla dışarıdaki tüm kaynaklarını kaybetti. Batıcıların batıdaki müttefiklerini kaybetmesi halinde ayakta kalmaları mümkün değildi, çünkü bu millet batıcıları seksen yıldır “yabancı” olarak gördü. Böylece içeride yalnız bırakılan özde batıcılar, Akparti tarafından kuşatıldı ve zayıflatıldı.
Akparti AB projeksiyonundan elde edebileceği faydaları devşirdikten sonra yavaş yavaş kendi merkezine döndü. Arap halk isyanı ile İslam dünyasındaki devrimler, Akparti için zamanın geldiğini gösteriyordu, artık ülkeyi Ankara’dan idare etme vakti gelmişti.
Akparti Türkiye’yi Ankara’dan idare etmeye başladıktan sonra da, doğu blokuna karşı batı ile münasebetlerini (eskisi kadar olmasa da) devam ettirdi. Arap isyanının devrimleri gerçekleştirmesi için batının gücüne ihtiyacı vardı ve bunu kullandı. Ta ki Mısır’daki seçim neticeleri belli olana kadar…
Mısır (ve Tunus) seçimlerinde Müslümanlar iktidarı ezici çoğunlukla elde edince, batı, Arap baharının nereye doğru gittiğini, Türkiye’nin de kendilerini kullandığını gördü. Batının bu uyanışı tam da Suriye’deki devrimin son hamlelerini planladığı döneme denk geldi, batı Suriye muhalefetine desteğini bıçakla kesercesine çekti. Artık batının Arap baharından daha acil ve mühim bir meselesi vardı, Türkiye…
*
Akparti hükümetinin batı ile işi bitmemişti, hala onu kullanabileceğini düşünüyordu ama batının Akparti Türkiye’si ile işi bitti. Batı, Türkiye’deki batıcı güçlerle münasebetlerini geliştirmeye, buna mukabil Akparti’ye karşı mevzi kazmaya başladı. Akparti batı ile balayının sonuna geldiğini gördü ve kendi merkezine ve mevziine çekildi.
Şimdi Türkiye’de her şey tabii mecrasına dökülüyor, Batılılaşmış ve yabancılaşmış güçler batı kampına doğru hızla yol alıyor, Akparti ve Müslümanlar batı kampından hızla uzaklaşıyor. Kemalistler ideolojik olarak batıcı, stratejik olarak batı düşmanıydı, Müslümanlar ideolojik olarak batı düşmanı, stratejik olarak batı müttefikiydi. Bu hal tabii ki suniydi, ideolojik karargah, stratejik cephenin içinde olmalıydı. On yıllık parantez kapanıyor, ideolojik karargahlar kendi cephelerine taşınıyor.
Her şey kendi tabii mecrasına doğru akıyor, dengeler yeniden kuruluyor, mevziler yeniden kazılıyor. Artık eski hal muhaldir, yeni oluşan tabii hal daimidir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir