HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-10-HZ. ÖMER(RA)-2-

Bunu şu şekilde somutlaştırabilir miyiz? Bir topluluk düşünün o topluluğa Hz. Ömer uzaktan göründü, oradaki topluluk kendisine çeki düzen veriyor ama diğer taraftan aynı topluluk Hz. Osman kendilerine doğru geliyor, bu sefer hayâsından, gelen zatın olgun kişiliğinden dolayı kendisine çeki düzen veriyor.

Korktuğunuz insana da karşı gelmezsiniz sevdiğiniz insana da karşı gelmezsiniz. Sonuç aynı, sebepleriniz farklı, bu mümkün. Aynı sonucu farklı sebepler verebilir. Aynı sebep farklı sonuçlar verebilir. Hayat çok girift, insan da çok girifttir. Hz. Osman’da adalet nakıs değil böyle bir şey söylüyor değiliz. Ama zirveye Hz. Ömer adaletle, Hz. Osman edepl, Hz. Ali akılla, hikmetle, Hz. Ebu Bekir sadakatle çıkmıştır. Her bir vasfı sahibinde tahlil etmemiz gerekiyor, doğru usul budur, biz de bu çerçevede konuşuyoruz. Hz. Ömer’de adaletin tecellisi, celadet kaynağından yani celadet mizacından ciddi anlamda beslenmiştir. Bundan ibaret midir, hayır. Siz sadece celadeti koyarsanız olmaz. Hz. Osman’da olduğu kadar olmasa da Hz. Ömer’de olduğu kadar ahlakı ve hayâyı eklerseniz adalet çıkar. Hz. Ömer’de de ahlak ve hayâ tabii ki çok ileri noktadadır. Ama onun zirvesi Hz Osman’dır. Hz. Ömer biraz daha beridedir. Sadece celadeti koyarsanız ortaya adalet değil zulüm çıkar. Öfkesinden yerinde duramayan şiddet sahibi bir insan, buradan adalet çıkmaz. Onu, ahlakla kıvama getirmiş olmanız gerekiyor. Celadete niye ayarlı şiddet diyoruz, ölçülü şiddet diyoruz? Onun ölçüsü nedir? Nedir ölçüsünü temin eden, ya da ayarını temin eden ve ölçülü kılan? O ahlak, o edep, o hayâ, hadde riayet, hududu muhafaza hassası, o Hz. Osman’dan belki biraz az ise de Hz. Ömer’deki o ahlak celadetini adalet merkezinde dengeliyor. Onun kaynağı nedir? İmanından önceki hali saf celadettir. İslam’ın ahlakını kuşanmamış halindedir. Saf celadet, saf öfke parıl parıldır. Katışıksız, dengelenmemiş, korkusuzdur. Dolayısıyla da bulunduğu mecliste onunla beraber yaşamanın bir şartı var önceki hayatından bahsediyoruz. Tek şartı onun altında olmaktır. Ondan korkmaktır. Ona tabi olmaktır. Uymaktır. Hz. Ömer o haldedir. Önceki halinde celadetin tezahür etmiş hali öfkedir ve çakmak çakmaktır. Bir şey söylemesi gerekmez, bir şey yapması gerekmez hali kaskatı bir öfkedir. Yanınızda otururken size dönüp bakmasa bile kendinizi ona göre ayarlarsınız. Ona ayarlı yaşarsınız. Onun bulunduğu meclis böyle bir meclistir, öncesinde. Ama imandan sonra onun bulunduğu mecliste insanlar diğer sahabeler imtina eder, çekinir ama “ya Ömer hududu ihlal ediyorsun” der. “Yanlış yapıyorsun” der. Niye der, nasıl diyebilir, çünkü orada ahlaki kıvam, ahlaki çerçeve celadetini merkeze alıp onu tesviye etmiştir, tasfiye değildir, yok etmemiştir. Yontmuştur celadetini. Öfkeyi almıştır geriye celadet kalmıştır. Çıplak öfke kalkmıştır. O ahlaki çerçeve, o ölçüler, onu kıvamına getirmiştir. O kıvama geldiğinde ona adalet diyoruz zaten. Ahlaki ölçülülük hali ile onun merkezine yerleştirdiğiniz cesaret mizacen güçlü olmak, bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkanın adına adalet diyoruz. Mekke döneminde 40. Müslüman’dır. Orada Hz. Ömer ile ilgili benim en çok dikkatimi çeken Allah Resulü’nün şu duasıdır. Bunu çok tekrar ediyorum çünkü insan mizacı ile ilgili temel bir tespittir. Dua nedir? “Allah’ım iki Ömer’den birini İslam’la şereflendir”. “Daha önce Müslüman olan sahabelerden birini Ömer gibi yap” diye dua etmiyor. İnsanın mizacını ortadan kaldırıp yeni bir mizaç koyamıyorsunuz. Değiştirebileceğiniz şey insanda mizaç değil ahlaktır. Istılahta mizaca tabi ahlak, Vehbi ahlak yani doğuştan var olan ahlak anlamında, tabi ahlak denir. Ahlak dediğimiz şeye, disipline de kesbi ahlak denir yani kazanılmış ahlak denir. Dolayısıyla insanın bir mizacı var tabiatı var o ruhi özelliktir. Mizaç hususiyetleri dediğimiz ruhi özelliğidir. Risalet duası şunu gösteriyor, insanın mizacı değişmiyor. Dua nasıldı, hatırlayalım; “İki Ömer’den birini İslam’la şereflendir”. Diğeri kimdir, Ebu Cehildir. Ebu Cehil, İslam’ın dil inşasındaki harikulade kavrayışın isimlendirmesidir. Onun adı da Ömer’dir. İki Ömer’den birinin İslam’la şereflendirilmesi mealindeki duada insan mizacının değişmeyeceğini ama insan ahlakının değişeceğini görüyoruz. Bu temelde İslam’ın insan tezidir. Neyi anlıyoruz, insanın mizacı değişmez. İnsanın mizacı da tabii haliyle hayvani hususiyetler taşıyor. Yani insan mizacında katliam da vardır. Canlı katletmek de vardır. Şöyle söyleyelim özet olsun. İnsanlık tarihinde herhangi bir insanın yapmış olduğu tüm insanların yapmış olduğu her şey insan tabiatında vardır. Hiçbir varlık canlı ve cansız kendi tabiat ufkunu aşamaz. Tabiatında olanı yapıyor. Kendi tabiat ufkuna ulaşabilecek tek varlık insandır, o da imanla… Dikkat edin, hiçbir varlık tabiat ufkunu aşamadığı gibi, varlıkların kendi tabiat ufkuna ulaşması da fevkalade zordur. İnsanın mizacını aşması mümkündür ama umumi anlamda insan tabiat ufku içinde kalır, mizacını aşması da sadece iman yoluyladır. İman, insan tabiatı dediğimiz hususiyetlerin kaynağı olan ruhun temel aksiyonlarından, yönelişlerinden, hamlesinden biridir. Mizaç’ın merkezine yani ruha indiğimizde, ruhun da saf haliyle gerçekleştirdiği hamle olduğunu söylediğimizde, imanın onunla mizacı birazcık aşabildiğini söyleyebiliyoruz. Çokta uzaklaşamıyor başka bir mizaç haline gelemiyor insan. Peki, ne oluyor, bir ahlak koyuyoruz mizacın üstüne. İkisini bir araya getiriyoruz, mizaçla ahlakı harmanlıyoruz. Terkip ediyoruz. Şahsiyet dediğimiz şey de bu zaten.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir