HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-23-HZ. ALİ(RA)-1-

HAZRETİ ALİ(RA)

Hz. Ali denilince insanın akla ne tür çağrışımlar geliyor Haki Bey

Hz. Ali (RA) ile ilgili tedaileri takip etmek gerekirse çocukluğa kadar gitmek gerekir. Biliyorsunuz biz çocukluğumuzdan beri Hz. Ali’nin kahramanlık hikâyelerini, cenklerini okuduk. O manada çocukluk arka planına kadar gittiğinizde Hz. Ali (RA) ile şecaat, kahramanlık, bahadırlık eş anlamlı olarak hissi derinliğimize, kalbi dünyamıza kadar inmiştir. Çocukluğumuzdan kalma öyle bir alt yapısı var tabii ama insan büyüyor mecburen. Çocuk kalmıyor, cenk kitaplarından başka kitap okuyunca Hz. Ali (RA), netice olarak, zihni ve kalbi evrenimde, keskin bir idrak, yüksek bir ufuk, hacimli bir akıl, zapt altına alınamayacak bir zekânın cem olmuş halidir. Sahabenin dâhilerindendir. Bu konu pek konuşulmaz, nedense gündeme gelmez. Sahabeye, sahabe olmasından dolayı hürmet ve muhabbetimiz, bu türden bazı teşhisleri yapmamızı engellemiştir. Hürmet ile idrak arasındaki münasebetin sıhhatli ve sıhhatsiz şekilleri var. Mesela aşırı hürmetin idrak faaliyetini engellediği zannedilir bu yaklaşım yanlıştır. Hürmet idrak faaliyetini engellemez, aşırı hürmet de engellemez. Bir konuda veya şahıs hakkında anlama (tefekkür) faaliyetini engelleyen, sadece hürmet etmek halidir. O zat veya konu ile münasebetin “sadece hürmet” üzerinden kurulması, anlama faaliyetini ortadan kaldırıyor. Bu hal, duygu ile tefekkür arasındaki girift münasebet ağında tetkik edilmelidir. Mesela bir şahıstan sadece nefret ettiğinizde de idrak faaliyeti engellenir.

Tam bu noktada araya gireyim. Zira mühim bir konu… Aslında biz sevdiklerimizin, büyük bildiklerimizin hepsiyle ilgili böyle sağlıksız bir davranış içindeyiz. “Aşk gözü kör” eder vecizesinde olduğu gibi, ya aşk ya da nefret halinde sallanıp duruyoruz. Bu sallanma bizdeki düşünceyi öldürüyor değil mi?

Evet… Aşk gözü kör, aklı imha eder, aynısı nefrette de mevcut. Bu durum sevdiklerimizi anlamamıza mani olduğu kadar düşmanlarımızı tanımamıza da mani oluyor. Her iki konu da marazidir ve zararı bizedir.

Hz. Ali (RA) bahsine dönecek olursak, O’na olan hürmet ve sevgimiz, O’nu anlamaya mani olmuştur. Oysa özünde sevgi anlamayı ilzam eder, anlamamayı değil. Hz. Ali ashab-ı kiramın dehalarındandır. Hz. Ali (RA) Efendimizin deha olduğunu kaç kitapta okudun, kaç insandan dinledin? Pek bahsi geçmez. Oysa bir zat ise, onu anlamanın ilk şartı, deha olduğunun bilinmesidir. Çünkü dehaların mizaç hususiyetleri farklıdır, idrak derinlikleri farklıdır, ufuk genişlikleri farklıdır, mesela hürriyetlerine misilsiz derecede bağlıdırlar ila ahir.

Hz. Ali (RA) Efendimiz, ilmin kapısıdır, ilim şehrinin kapısı… İlim şehri kim? Hz. Resulü Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizdir. Bu durumda ne demiş oluyoruz veya neyi anlamış oluyoruz? Hz. Ali (RA) Efendimiz, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize açılan kapıdır. Bu ne demek? Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ulaşmak için o kapıdan geçmemiz gerekiyor.

Haki bey, başka bir sahabe için böyle bir Hadis-i Şerif var mı?

Güzel bir soru aslında… Benin bilgim arasında yok ama bu olmadığı manasına gelmez. Ben Muhaddis değilim, böyle bir soruya verebileceğim cevap ancak şu olabilir, “ben bilmiyorum”. Fakat başka bir sahabe hakkında da böyle bir Hadis-i Şerif olsa bile sizin sorunuzda mahfuz olan mana yine de caridir. Nedir o mana? İlim şehrinin kapısı Hz. Ali (RA) Efendimiz olduğuna göre (başka kapılar olsa da) o şehre bu kapıdan girmek gerekir. Umumi manada zaten her sahabe Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize açılan kapıdır, her birinden girilebilir. Ne var ki, bizzat efendimizin mübarek beyanı ile Hz. Ali (RA), Efendimizin ilim şehrine açılan “bab’ül kebir”dir.

Burada biraz nefeslenip meselenin umumi çerçevesine temas edelim. Yanlış anlamalar mani olmak ihtiyacı bizi bu noktaya sevkediyor. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimiz sadece “ilim şehri” değil. O, kendilerine vahiy inmiş olan, yeryüzündeki tüm kıymetlerin cem olduğu, doğru, güzel, iyi ve faydalı olanın merkezi, din, hukuk (fıkıh), ahlak, edep, nezaket, nezahet, nesafet, asalet ila ahir tüm kıymetlerin kaynağıdır. Dikkat edin, yeryüzündeki tüm kıymetlerin kaynağıdır. Vahiy de kendilerine indirildiği için, Allah Azze ve Celle’nin katında bulunanlardan yeryüzüne indirilenlerin de merkezidir. Önce O’na inmiş, sonra O’ndan insanlığa dağılmıştır. Demek ki tüm “kıymetleri” O’ndan öğreniyoruz ve O’nda anlamalıyız.

Mevzua böyle bakınca, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizi, sadece ilmin şehri (ilim şehri, kaynağı) olarak görmek doğru olmaz. O, öyle bir şehirdir ki, insanlığa sunulan her mana ve kıymet orada cem olmuştur. Ve O şehrin tek kapısı yoktur, çok sayıda kapısı var. Bir kapısı ilim semtine çıkar, bir kapısı adalet semtine çıkar, bir kapısı edep ve haya semtine çıkar, bir kapısı sadakat semtine çıkar. Bunlardan da ibaret değil, sahabe sayısınca kapısı vardır ve her biri başka bir semte çıkar. Hangi kapıdan girerseniz, önce o kapının tabiatına uygun olan semte çıktığınız için, şehri o semtte tezahür eden manadan ibaret zannedersiniz. Fakat semtlerin hepsi bir şehirdir. Her semt, diğer semtlerin tamamına yol verir.

En önemlisi ilim semtidir değil mi? Çünkü ilim olmadan hiçbir şey olmaz, çünkü anlamak yoksa geriye ne kalır ki?

Güzel bir bakış açısı… Fakat biraz önceki tasvirimize uygun değil. İslam, ilimden ibaret değil, İslam adaletten ibaret değil, İslam sadakatten ibaret değil ila ahir… Bunların ve daha birçok kıymetin toplamından meydana gelir. Bu sebeple her kapının ayrı bir mana ve kıymeti vardır, birini diğerine tercih sözkonusu değil. Tercih başladığında ana mimari bozulmaya başlıyor.

Sorunuz şu noktada mühim. İlim olmadan ne olabilir ki? Böyle baktığınızda doğrudur, hiçbir şey olmaz. Fakat bir şeyler olmadığında ilim de olmaz. Mesela sadakat olmadığında ilim olmaz. İlmin nihai kaynağı, kitap ve sünnettir. Kitaba (Allah’a) ve sünnete (Resulullah’a) sadakat olmadan ilim olur mu? İlim olmadan sadakat olur mu sorusu kadar, sadakat olmadan ilim olur mu sorusu da caridir ve mühimdir. Allah ve Resulüne sadakat olmadan, onlardan ilim tahsili kabil midir? Allah ve Resulüne sadakat yoksa, nefse, şeytana ve başka şeylere sadakat başlar ki, kişi sadakatini kime sunmuşsa ona açık hale gelmiş, ondan bilgi tahsil etmeye başlamıştır. Keza adalet olmadan ilim olur mu? “Adalet, her varlığın kendi merkezinde bulunmasıdır” tarifini hatırlayın, bu tariften hareketle İslam şöyle anlaşılmalı değil midir; her mevzuu kendi merkezinde tutulmalıdır, merkezi bir milim bile kaydırılmamalı, bulunduğu merkezde hangi mevzularla hangi mahiyette münasebeti varsa muhafaza edilmeli, ehemmiyeti ne artırılmalı ne azaltılmalıdır. Dikkat edin, yanlış İslami anlayışların temel sebeplerinden birisi de tam bu noktadaki marazi yaklaşımlar. İslam bir mevzua ne kadar kıymet vermişse o kadar kıymet vermektir fikrin adaleti, bu sebepledir ki “ifrat ve tefritten sakının” düsturu mevcuttur. Fikri adalet, sahih anlayış için şarttır, fikri adalet tahakkuk etmemişse, ameli adalet zaten yoktur.

Keza haya ve ahlak yoksa ilim zuhur eder mi? Edep ve ahlak, ilim tahsilinin ilk şartlarından biridir. Ahlaksız ilim olmaz, en azından İslam’da olmaz. Allah ve Resulüne karşı haya sahibi olmayan, Onlardan ilim talep de edemez, tahsil de edemez. Aktüel bir tartışmayı hatırlayın, Kur’an-ı Kerim yatarak okunur mu okunmaz mı? Bu sorunun kendisi ahlaksızca, cevabını aramak ise akılsızlık… Kur’an-ı Kerim, yeryüzünde, yaratılmamış olan yani Allah’a ait olan (Kelamullah olan) tek kıymet ve tek hakikattir. Buna hürmet etmeyecekseniz, hürmet diye bir mefhum yok demektir. Hürmet, edep, ahlak, haya diye bir şey kalmaz geriye. Buna damı hürmet etmeyeceksiniz, ne kadar ahlaksız, edepsiz, hayasız bir profil çizdiğinizin farkında mısınız? Tamam, Kur’an-ı Kerim, “yatarak da okunur” ama yatarak okunmaz. Yani, uyumak için yattığında, hasta yatağında ve benzeri başka zaruret durumlarında okunur. Yattığınızda, uyuyana kadar Allah Kelamı ile meşgul olmak, hemhal olmak için okunur fakat kardeşim, Kur’an-ı Kerim, yan gelip yatarak okunmaz, ayak ayak üstüne atarak okunmaz. Fetva vermiyorum, ben hukukçu değilim, meselenin hukuki (fıkhi) cihetiyle ilgili değil söylediklerim, demek istediğim şu; yeryüzünde mahluk olmayan tek “kıymete” de hürmet etmeyecekseniz, hürmet, edep, haya, ahlak diye bir şey kalmaz geriye. Bunlar olmayan bir insanın İslam ile kurduğu münasebet, entelektüel gevezeliktir. İslam bizim entelektüel meşgalemiz değil, her şeyimizdir.

Dört halifenin sıralanışı, herhangi bir tarihi hadise değil. Orada mahfuz müthiş manalar var anlayana… Sadakat, adalet, edep (ve ahlak), ilim… Daha önce de bahsini ettiğimiz gibi bu sıralama, hem İslam’ın hem insanın hem de hayatın tabiat haritasıdır.

Bu sıralamadan anlaşılması gereken bir husus da, İslam tedrisat usulüdür. İslam tedrisat usulünde önce sadakat (iman muhtevalı sadakat), sonra adalet (yani muvazene), sonra ahlak ve edep (müderrise teslimiyet), sonra da ilim gelir. Tedrisatta bu usul bozulduğunda, ortaya şahsiyet terkibi çıkmaz, kaotik kişilik tipleri zuhur eder.

*

Haki bey burada anlaşılması zor bir durum var. İlim olmadan sadakat olmaz fakat sadakat olmadan da ilim olmaz. Adalet yani muvazene olmadan ilim olmaz fakat ilim olmadan muvazeneyi nasıl kuracaksınız? Ahlak olmadan ilim tahsilinin ölçüsü olmaz fakat ilim olmadan ahlakın ölçüsünü nasıl anlayacaksınız? Bu noktada nasıl bir yaklaşım gerekir?

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir